Ana içeriğe atla

‘Yeni Türkiye’ gazetelere el koymaya da başladı

İpek Medya Grubu’na ait iki gazete ve iki televizyona el koyulması Türkiye’de halihazırda utanç verici bir durumda olan basın özgürlüğüne bir darbe daha indirdi. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTX1TMGL.jpg

Türkiye’deki genel seçimlerden sadece dört gün önce, 28 Ekim’de İstanbul’un göbeğinde dünya basın tarihine geçecek nitelikte dramatik sahneler yaşandı. Bünyesinde iki gazete ve iki televizyon kanalı bulunduran İpek Medya Grubu’nun merkezleri polis eşliğinde binalara gelen bir bürokrat heyeti tarafından basıldı. Baskını protesto etmek için binaların önünde toplanan ve bazıları polisin olası biber gazı müdahalesinden korunmak için şemsiye taşıyan gazeteciler ve destekçiler heyetin içeri girmesini bir süre engellemeye çalıştı. Ancak polisin gruba müdahale edip, protestocuları darp etmesi ve bazılarını kelepçelemesinin ardından blokaj aşıldı. Ardından haber merkezine giren heyet çalışanların protestoları eşliğinde kanalların yayınlarını durdurdu.

Birkaç saat sonra dört basın kuruluşunun da -Bugün gazetesi, Millet gazetesi, Kanaltürk televizyonu ve Bugün TV’nin- genel yayın yönetmenleri işten çıkarıldı. Yaygın kanı, hepsi de hükümete muhalif yayınlar yapan bu basın kuruluşlarının çok yakında hükümetin propaganda aracına dönüştürüleceği yönünde.

Peki, böyle bir şey nasıl olabilir ve niçin oldu? Ve bu olanlar bize Türkiye’deki siyasi rejime ilişkin ne söylüyor?

İnceleyelim. İpek Medya’nın susturulması Yargıç Yunus Süer’in konuya ilişkin verdiği tartışmalı bir kararın iki gün sonrasında geldi. 2014’te Türkiye’de Twitter’a erişimin yasaklanmasına hükmeden Süer bu sefer de İpek Medya Grubu ve diğer bazı şirketlerin de bağlı olduğu Koza İpek Holding’in hükümet tarafından atanan bir "kayyuma" devredilmesine karar verdi.

Bu karar Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 133. Maddesi’ne dayanıyordu: “Suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde; soruşturma ve kovuşturma sürecinde, hâkim veya mahkeme, şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyum atayabilir”.

Ne var ki, Koza İpek Holding halihazırda aylardır inceleme altındaydı. Grubun yöneticileri “soruşturma aşamasında maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi”ne yönelik hiçbir engel çıkarmadan şirketin tüm mali kayıtlarını müfettişlere açmışlardı. Dahası, müfettişler holdingin kayıtlarında suç teşkil eden hiçbir kanıt da bulamamışlardı. Fakat gerçekleri akıl almaz bir şekilde yorumlayan bir “bilir kişi raporu”nu dayanak alan yargıç bu ‘şüpheli mükemmellik’ halinin holdingin aslında çok ciddi suçlar işlediğine dair bir delil olduğuna hükmetti.

Hakim, Koza İpek Holding’e “kayyum” atanmasına ilişkin hazırladığı iki sayfalık kararında bu ciddi suçun niteliğini de şöyle açıkladı: “Terörizme destek”. Ancak buradaki “terörizm”in bombalar ve silahlarla hiçbir alakasının olmadığını belirtmek lazım. Zira mesele, Koza İpek Holding’in Gülen hareketinin destekçilerinden ve patronu Akın İpek’in de Fethullah Gülen’in sevenlerinden biri olmasından ibaret. Bundan hareketle, Koza İpek grubu polis ve yargı içindeki Cemaat mensuplarıyla iş birliği içinde hasımlara karşı cadı avı yürütmekle suçlanıyor. Tabii 2007-2012 yılları arasındaki bu cadı avına Cumhurbaşkanı (o zamanki başbakan) Recep Tayyip Erdoğan’ın da tam destek vermiş olması, işin başka bir yönü. Erdoğan ve destekçilerinin gruba isnat ettikleri en büyük suç olan “darbe girişimi” ise Aralık 2013’teki iki büyük yolsuzluk soruşturmasından ibaret.

Buradaki sorun şu: Gülen hareketinin polis ve yargı içindeki bazı mensupları görevlerini kötüye kullanmaktan elbette yargılanabilir. Ancak Erdoğan rejimi, bugün Gülen hareketinin tümünü -ki bu harekete bağlı okullar, kreşler, hayır kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve basın kuruluşları da var- “terör örgütü” diye yaftalıyor. Oysa eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da güncel bir röportajında belirttiği gibi bu hareketi bir “terör örgütü” olarak tanımlamanın yasal dayanağı yok.

Kaldı ki, Koza İpek Holding gerçekten bir suç işlediyse bu durumda yargılanması gereken de holdingin kendisi. Yani gruba bağlı gazetelere ve televizyonlara “kayyum” atamamanın da hiçbir yasal bir dayanağı yok. Dolayısıyla, holdinge el konulması mülkiyet hakkının ihlaliyken, medya kuruluşlarına el konulması ise basın özgürlüğüne karşı yapılan pervasız bir saldırıdır.

Aslında sistemsel sorun, iktidarın itinayla seçip yargıdaki belirli pozisyonlara atadığı kimi yargı unsurlarının, iktidarın siyasi söylemleri doğrultusunda hareket etmesi. Örneğin, Erdoğan’ın Gezi parkı göstericilerini (ki aralarında Beşiktaş taraftarlarından oluşan Çarşı grubu bile var) “darbeci” olarak yaftalaması, hemen bu yönde bir soruşturma ve dava açılmasıyla sonuçlanıyor. Bu davalar cezai müeyyidelerle sonuçlanmasa da, hedef alınan kimselerin bir süre de olsa hapsedilmesine, topluma suçlu olarak lanse edilmesine, ve hem onların hem de başkalarının yıldırılmasına yarıyor.

Daha da derinde yatan sorun ise, iktidarın toplumun bazı kesimlerini birinci sınıf vatandaşlar olarak değil “iç düşmanlar” olarak görmesi: Bu “iç düşmanlar” Erdoğan’ın “yeni Türkiye”sine karşı küresel karanlık odaklarla iş birliği yapan vatan hainleri sayılıyor.

Gülen hareketi bu “iç düşman” listesinin en tepesinde yer alsa da liste sadece onunla sınırlı değil. Cumhurbaşkanı yanlısı basın, Hürriyet ve CNNTürk’ü de bünyesinde bulunduran Doğan Grubu için icat ettiği “terör medyası” tanımıyla bu grubu da her gün hedef alıyor. Hürriyet’e halihazırda “terörizme destek” gerekçesiyle davalar açılmış durumda. Ve sırf bir terör saldırısının fotoğrafını basmak (hem de onu tel’in ederek!) veya bir Kürt siyasiyle röportaj yapmak gibi gülünç gerekçelerle...

Peki, “kayyumlar” bir gün Hürriyet’in, CNNTürk’ün ve geri kalan az sayıdaki bağımsız medya kuruluşunun da kapısını çalar mı? İnanması çok güç, ama imkansız değil. Nitekim, Erdoğan’ın eski metin yazarlarından bir Ak Partili vekil, seçimlerden sonra bazı basın kuruluşlarından Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri gerekçesiyle “hesap sorulacağını” ilan etti bile.

Kısacası, Türkiye’de halihazırda utanç verici bir durumda olan basın özgürlüğü tablosu bu hafta daha da korkunç bir darbe daha aldı ve bu darbelerin pekala devamı gelebilir. Ve bu gidişle Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sini bir “demokrasi” olarak tanımlamak imkansız hale gelebilir; eğer bu kavram sık sık seçim yapmaktan başka bir anlam da içeriyorsa...

Start your PRO membership today.

Join the Middle East's top business and policy professionals to access exclusive PRO insights today.

Join Al-Monitor PRO Start with 1-week free trial