Ana içeriğe atla

Bölünen Türkmenlerin Kerkük için eli zayıflıyor

Irak’ın üçüncü büyük unsuru olan Türkmenler Araplar ve Kürtler gibi İslam Devleti ile savaşmak için silah istiyor ancak farklı gruplar aralarındaki toprak ihtilafları nedeniyle bir araya gelemiyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Smoke rises from the Khabbaz oilfield, behind Kurdish peshmerga forces, on the outskirts of Kirkuk, February 2, 2015. Production at the oilfield near the northern Iraq city of Kirkuk remained suspended on Monday after incurring severe damage during a weekend attack by Islamic State insurgents, Iraq's oil minister said.  REUTERS/Ako Rasheed (IRAQ - Tags - Tags: CIVIL UNREST CRIME LAW POLITICS ENERGY) - RTR4NWQ7

BAĞDAT — 2005 Irak Anayasası’nın kabulünden bu yana Kürtler petrol zengini Kerkük vilayetini “Kürdistan’ın Kudüs’ü” olarak görüyor. Türkmenler ise Kerkük için kentin etnik çoğulculuğunu koruyacak özel bir statü istiyor. Ne var ki Araplar ve Kürtlerden sonra Irak’ın üçüncü büyük grubu olan Türkmenlerin bölünmüşlüğü Kerkük konusundaki taleplerini de zayıflatıyor.

Türkmen toplumu Sünnilerden, Şiilerden ve az sayıda Katolik’ten oluşuyor. Bu ideolojik bölünme Türkmenlerin ayrı bir etnik grup olarak gücünü törpülüyor. İslam Devleti’nin (İD) Telafer gibi Türkmen ağırlıklı bölgeleri ele geçirmesinde de en çok bu bölünmüşlük etkili oldu.

Türkmen Cephesi’nin Telafer’deki liderlerinden Kasım Kara 17 Haziran 2014’te yaptığı açıklamada Türkmenlerin aralarındaki ayrışmayı aşıp İD’e karşı birleşemediğini ifade etmişti. Şii Türkmenler Peşmerge’nin kontrol ettiği bölgelere sığınırken Sünni Türkmenler yüzünü İD kontrolündeki Musul’a çevirdi. Böylece Telafer, Türkmenlerin mezheplerini milli kimliklerinden üstün tuttuğunu göstermiş oldu. Türkmenlerin merkezi Bağdat hükümeti ile Kürtler arasında bölünmesi de bunun bir başka göstergesi. Kara’ya göre bu durum neticede Türkmenlerin daha da zayıflamasına ve parçalanmasına yol açacak.

Kifri’deki Türkmen Cephesi liderlerinden Şahin Türkmenoğlu bu bağlamda Al-Monitor’a şöyle diyor: “Türkmenlerin Şii, Sünni ve Hristiyan olarak bölünmesi üzerine oynanması Türkmen milli kimliğini bitirir. Birincisi mezhepsel ayrışma toplumu zayıflatır ve Türkmen elitlerin bölünmesine yol açar. Türkmen toplumu daha sonra dağılır ve yok olur. Biz Türkmenlerin hikâyesi hep bir bölünme ve dağılma hikâyesi olmuştur.”

Bir diğer kesim ise Telafer ve başka Türkmen kentlerinin kaybını her şeyden önce Türkmenlerin silahsız oluşuna bağlıyor. Buna göre merkezi hükümetle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne silah sağlayan ABD, Almanya, Fransa gibi ülkeler İD’in eline geçen bölgelerin geri alınıp korunması için Türkmenlere de silah vermeli.

Al-Monitor’a konuşan Türkmen aktivist Mehdi Sadun Cafer bunu şöyle açıklıyor: “Irak’taki diğer gruplar ve siyasi partilerden farklı olarak Türkmenlerin kendi milis grupları yok. Kürtler ve Araplar ise sadece kendi bölgelerini savunmaya bakıyor. Oysa Türkmen bölgeleri 2003’ten beri terör eylemlerine, suikastlara, bombalı araç saldırılarına sahne oluyor.”

Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşat Salihi haziran 2014’te “Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi’nin Irak hükümeti için onayladığı askeri yardımdan Irak Türkmenlerinin de pay alması” gerektiğini söylemişti. Bunun bir “uzlaşı mekanizması” ile yapılması gerektiğini belirten Salihi, ABD Savunma Bakanlığı’nın bu konuda özel bir komisyon kurmasını ve bu komisyonun bir tahsis mekanizması oluşturmasını istemişti.

Diğer Türkmen gruplar da bu talebi destekliyor. Tükmeneli Partisi de yine haziran 2014’te Irak Savunma Bakanlığı’na şu çağrıda bulunmuştu: “Türkmenlerin kendi şehir ve bölgelerini terör saldırılarından koruyabilecek şekilde örgütlenmesi için ABD’nin Irak’a sağladığı askeri yardımlardan Türkmenlere de diğer unsurlara olduğu gibi bir uzlaşı mekanizması temelinde pay verilmeli.”

Türkmenlerin silahlanma taleplerini İD saldırılarıyla baş gösteren kaygılar tetikledi. Telafer’i alan İD, Tuzhurmatu gibi Türkmen ağırlıklı başka kentleri ve Kerkük’ü tehdit ederken Irak ordusu ve Peşmerge Türkmenleri korumasız bıraktı. Dahası merkezi hükümet ve Kürtler Türkmenlere güvenliklerini sağlamak için kendi birliklerini kurmasına müsaade etmedi.

Türkmen Kurtuluş Vakfı Başkanı Ali Ekrem El Bayati Al-Monitor’a şöyle konuşuyor: “Irak Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere üç bölgeye ayrılırsa azınlıklar dışlanacak. Bu azınlıkların başında da kendilerini Arapların ve Kürtlerin ardından üçüncü etnik grup olarak gören Türkmenler geliyor. Dolayısıyla Türkmenlerin diğer etnik gruplar gibi silahlanmasına ilişkin talebi meşrudur. Özellikle de İD’in Ninova vilayetini işgali ve petrol zengini Kerkük vilayetine yönelttiği tehdit üzerine Kerkük’ün tümden Kürtlerin kontrolüne geçtiği düşünülürse.”

Kerkük’ü Kürdistan Bölgesi’ne katmak isteyen Kürtler karşısında hak ve menfaatlerini korumaya çalışan Türkmenler, Kerkük’ün federal sistem çerçevesinde etnik çoğulculuğa dayalı özel statüsünün sürmesini talep ediyor.

Petrol ve diğer kaynaklar bakımından zengin bir bölge olan Kerkük, onu tek başına ele geçirecek her grup için muazzam bir kazanım olur. Türkmen gazeteci yazar Nermin El Müftü bunu Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “Kerkük Irak’taki petrolün yüzde 22’sine, önemli doğal gaz ve sülfür kaynaklarına, entegre bir petrol altyapısına sahip. Kerkük toprakları Irak’ın en verimli toprakları arasında yer alıyor. Pamuk, mısır, buğday, arpa gibi stratejik mahsullerin yetişmesine uygun. Kerkük ayrıca nehirler ve yer altı suları gibi doğal su kaynaklarına, 1950’ler ve 1960’larda yapılan ve 1980’lerin ortasında kullanıma giren büyük sulama ağlarına sahip. Dolayısıyla Kerkük üzerindeki kavga özünde bir kaynak kavgasıdır.”

Türkmenler bölünmüşlüklerini aşmaya, Araplar ve Kürtler karşısında birleşmeye çalışırken Kerkük’te Türkmen etkisinin zayıfladığı da oldukça yaygın bir kanı. Cafer bu karamsar hissiyatı şöyle özetliyor: “Türkmenler Kerkük’ün geleceği konusunda Kürt-Arap müzakerelerinde gerçek bir taraf olma şansına sahip değil. Türkmenlerin yaşadığı bölgelerle diğer bölgeler arasında imar ve yerel kamu hizmetleri arasındaki eşitsizlik ve ayrımcılık Türkmenlere güçlü olanın sözü geçtiği sürece ikinci sınıf vatandaş statüsüne mahkûm olduklarını düşündürüyor.”

More from Saad Salloum

Recommended Articles