Ana içeriğe atla

Çin ile Türkiye yeni stratejik ortak mı hasım mı?

Oruç tutan Uygurların katledildiğine dair manipülatif bir haber iki ülke ilişkilerini tepetaklak etmeye yetti.
Demonstrators set fire to a Chinese flag during a protest against China near the Chinese Consulate in Istanbul, Turkey, July 5, 2015. China warned its citizens travelling in Turkey to be careful of anti-Beijing protests, warning them that some Chinese tourists have recently been "attacked and disturbed". The notice, posted on the Ministry of Foreign Affairs website on Sunday, said that there have recently been "multiple" demonstrations in Turkey targeting the Chinese government. The notice gave no details r

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin üyelik sürecinin kayaya çarptığı AB’ye bozuk çalarken sıklıkla “Gideriz” diye rest çektiği bir adres var: “Şanghay Beşlisi”. O beşlide Rusya ile birlikte başı çeken Çin’le dostluğu ilerletmek için 2016’da vizeleri kaldırmaya hazırlanan bir ülke ırmakları aşıp derede boğuluyor. Şöyle: ‘Çin’in Şincan Özerk Bölgesi’ yani Türkistan sevdalılarının isimlendirmesiyle ‘Doğu Türkistan’, Türkiye kamuoyunun kolayca tahrik edilebildiği çekici bir dava. Bu topraklarda onlarca yıldır Çin’in asimilasyon politikalarına maruz kalan Uygurların dramı yalan-yanlış haberlerle Türkiye’nin yüreğini ateşliyor. Son ateşi Akşam ve Sabah gibi hükümete yakın gazeteler “Çin polisi oruç tutan 18 Uygur’u katletti”, “Neden oruç tutuyorsunuz katliamı: 18 ölü” ve “Uygurlara Ramazanda zorla içki içirildi” başlıklı haberler yaktı. İnternet siteleri ve sosyal medya Ramazan ayının özel ikliminde Doğu Türkistan hassasiyetini kamçılayıp durdu. Çin’in Ramazan boyunca Doğu Türkistan’ında memur, öğretmen ve öğrencilere oruç tutma yasağı, lokantaları açık tutma ve bakkallarda alkol satma zorunluluğu getirmesi kamuoyunu hayli meşgul etti.

Ayrıca bu haberler Ankara ile Pekin arasında sorun yaratan Tayland’daki 173 Uygur sığınmacının Çin’e iade edilmeyip Türkiye’ye teslim edilmesinin yol açtığı duygusal ortamda geldi.

Başta Ülkü Ocakları ve Kamu-Sen olmak üzere milliyetçi kesimler Türkiye genelinde birçok yerde Çin’i protesto gösterileri düzenledi. İstanbul’un turistik mekânı Sultanahmet’te bir grup Çinli sandıkları Korelilere saldırırken Tophane’de Uygurların da çalıştığı bir Çin yemekleri lokantasının camları taş ve sopalarla indirildi. Çin bayrakları yakıldı ve Mao Zedong’un kuklası darağacına asıldı. İş öyle bir noktaya vardı ki Çin Dışişleri Bakanlığı vatandaşlarına Türkiye için seyahat uyarısı yapma gereği duydu. Çin Dışişleri ayrıca Uygurların anayasal çerçevede dini özgürlüklerden yararlandığını ve barış içinde çalışıp yaşadığını kaydetti.

Oruçla alakası yok

Bir kere dış politika iç siyasete malzeme yapıldığında ne medya ne de kamuoyu doğru düzgün olayların gerçeğine bakma gereği de duymuyor. Çin’le gerilimi yol açan son katliam iddiasında da madalyonun öteki yüzü Türklerin inandığından epey farklı.

Radio Free Asia’nın haberine göre 22 Haziran’da Kaşgar kentine bağlı Tahtakoruk'ta bir grup bıçak ve patlayıcılarla polis noktasına saldırdıktan sonra çatışma çıktı. Altısı saldırgan, üçü polis 28 kişi öldü. Polisin iddiası ölenlerden 16’sı terörist. Ortada bir saldırı, ardından çıkan çatışma, Çin polisinin masum insanların da canına mal olan orantısız refleksi ve infaz siyaseti var. Saldırganların arka planı oruçtan ziyade Uygurlarda örgütlü ya da bireysel şiddet eğilimini arttıran nedenlere ışık tutuyor. Saldırganlar aynı aileden geliyor. 10 yıl önce ailenin toprakları bir Han Çinlisine verilmiş. Ekonomik zorluk çeken aile zamanla dindarlaşmış. Bu yüzden polisin takibine uğramış. Polis ailedeki kadınların başlarını zorla açtırıp erkeklerin sakalını kestirmiş. Yani Çin polisinin radikal İslamcıları önleme adına terörize ettiği ailelerden biri.

İki gerçek bir arada: Zulüm ve terör

Çin’in Doğu Türkistan’daki sorunu iki boyutlu. Biri bağımsızlık arayışlarını yok etmek için 1949’dan beri uygulanan asimilasyon politikası diğeri 1990’larda Afganistan’da Kaide ile tanışan Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin ana vatana taşıdığı terör.

Türkiye, Doğu Türkistan’da baskıların beslediği şiddetli trenle kendisinin ilişkilendirilmesine zemin hazırlayan bir takım dikkatsiz çıkışlara imza attı.

Bunlardan biri 2009’da Han Çinlileri ile Uygurlar arasında çıkan çatışmalarla ilgili Erdoğan’ın verdiği tepkiydi. Erdoğan açıkça Çin’i soykırım yapmakla suçladı.

Üstelik kendisinin sözlerini yumuşatmaya çalışan Dışişleri’ni de azarladı. Sonradan ortaya çıkan gözaltı ve yargısız infaz bilançosu bir yana Erdoğan’ın sıcağı sıcağına tepki verdiği çatışmada ölen 197 kişinin çoğu Han idi. Sözlerinden geri adım atan Erdoğan, ertesi yıl Ankara’da ağırladığı Çin Başbakanı Wen Ciabao ile 8 iş birliğini geliştirmeye dönük 8 anlaşma imzaladı.

Çin, iki yıl sonra Erdoğan’ın Çin’e yaptığı iadeyi ziyarete Urumçi’den başlamasını sorun etmedi. Türkiye, ‘NATO’dan uzaklaşıyor’ suçlamalarına aldırmadan 2013’te füze kalkanını Çin’den alacağını deklare ederek Pekin’e hiç ummadığı savunma alanında müttefiklik şansı sundu.

İlişkilerin karakterini sert inişler ve çıkışlar şekillendiriyor. Pekin yönetimi nasıl ki Uygur meselesini basitçe terör sorununa indirgiyorsa Türkiye de Doğu Türkistan davasına sahipleniyormuş gibi yaparken şiddet olgusunu biraz göz ardı ediyor. Bu yaklaşım iki açıdan tehlikeli: Eskiden milliyetçi Uygur hareketi Türkiye’den beklediği oranda himaye görmese de Çinliler Doğu Türkistan’daki bağımsızlık arayışlarının arkasında hep Türkiye parmağı aradı. Şimdilerde şiddete bulaşan kişilerle Türkiye bağlantısı kurma eğilimi artıyor. Mart 2014’te Kunming’te bıçaklarla 35 kişiyi öldürüp 141 kişiyi yaralayan saldırganlardan Endonezya’da Türkiye pasaportuyla yakalanması Ankara’yı nazik bir duruma soktu. Tayland’a kaçan 173 Uygur’un Türkiye pasaportu verilerek Çin’e iadelerinin önlenmesi de Pekin’i ziyadesiyle rahatsız etti. Yine Türkiye üzerinden Suriye ve Irak’ta İslam Devleti’nin saflarına katılan Uygurlar da Pekin-Ankara arasındaki güvensizliği arttıran yeni bir unsur. Onlarca ülke gibi Çin de Suriye’de Türkiye’nin doğru şeyler yapmadığını düşünüyor.

Şimdi 2009’un tekrarı sayılan yeni gerilim ortamında Erdoğan sürpriz bir kararla 28 Temmuz’da Pekin’e gitmeyi planlıyor. Bu sefer oluşan güvensizliği bertaraf etmek 2010’daki kadar kolay olmayabilir. Çünkü 2009’daki öfkeli çıkıştan sonra araya daha ciddi meseleler girdi.

Özetle hükümet bir taraftan 2000’de imzalanan güvenlik anlaşması çerçevesinde Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir’e vize vermeme kararında ısrar ederken diğer tarafta kör terörün haklı davaları kirlettiği süreçlerde kafa karıştırıcı tepkiler veriyor. Bu tutum Uygurların yaşadığı kültürel asimilasyon, ayrımcılık ve dışlanmışlık gibi sorunların çözümü için katkı sunma imkânlarını daraltıyor. Çoğu zaman da Türkiye fazla dahli olmadığı sorunların parçası haline geliyor.

Dış politikayı iç siyasete çekmek ikili ilişkileri geliştirmek için gösterilen çabaları bir çırpıda heba edebiliyor. Son yıllarda Türkiye’nin ilişkiler ağındaki sorunlu alanlar giderek genişlemesinde iç kamuoyunu tatmin etmeye yönelik söylemlerin de payı büyük

More from Fehim Tastekin