Ana içeriğe atla

Nasrallah Esad’a koyduğu kırmızı çizgiyi yumuşattı mı?

Beşar Esad’sız da olabileceğini söylerken Kerry, Rusya ve BM’nin diplomatik çabalarını destekliyor. İsrail Suriye’de kimi destekliyor? Türkiye Nusra Cephesi’ne silah yolladı mı? İran’ın Yemen’deki etkisi fazla değil. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Nasrallah-Jan-15-Mayadeen-YouTube-grab.jpg

Nasrallah’ın Suriye konusundaki “satır araları”

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın 15 Ocak’ta El Mayadin televizyonuna verdiği mülakatta söyledikleri Ali Hashem’in Al-Monitor için bildirdiği gibi “hakaretamiz, sert ve tehditkâr görünse de satır aralarındaki kimi mesajlar bilhassa Suriye konusunda yeni ve umut verici olarak yorumlanabilir.”

Nasrallah, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Suriye’de varılacak herhangi bir siyasi çözümde yer alması gerektiğini söylerken sözlerine şunu da ekledi: “Siyasi çözüm, Esad’ın görev süresi sona erince gitmesini gerektirecek olsa dahi bu onunla eş güdüm hâlinde yapılmalı.”

Nasrallah şöyle devam etti: “Anayasa ve reformları gözden geçirmek için bir komite oluşturulmalı ve diyalog kurulmalı. Kimileri parlamento seçimlerinin erkene alınmasını ya da devlet başkanının yetkilerinin bir kısmını – tümünü değil -- bakanlar kuruluna devretmesini önerebilir ki öneriyorlar da.”

Nasrallah ayrıca İran, Suriye ve Hizbullah’tan oluşan “direniş bloku” ile Hamas arasındaki ilişkilerin iyileşebileceğini, ancak tam anlamıyla normalleşmenin biraz daha zaman alabileceğini kaydetti.

İsrail konusuna gelince Hizbullah lideri, örgütün gelişkin füze kabiliyetiyle övündü ama aynı zamanda iki taraf arasındaki “caydırıcı” ilişkinin istikrarlı şekilde sürdüğünü belirtti: “Sınırın iki tarafında da caydırıcılık söz konusu. Direniş bir çatışmayı zorlayacak olursa İsrail’in güçlü bir düşman olduğunu bilmeli. İsrail de aynı şekilde direnişin güçlü ve kabiliyetli olduğunu biliyor.”

De Mistura’ya göre Suriye savaşı “utanç verici”

BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, 15 Ocak’ta Suriye’de şiddetin sürmesini “utanç verici” diye nitelerken Suriye savaşının “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük insani kriz” olduğunu belirtti. Suriyeliler, Afganlıları geçerek dünyanın en büyük mülteci nüfusu oldu. Yaklaşık 200 bin olarak tahmin edilen ölü sayısına ek olarak yerinden edilen 7 milyon 600 bin kişi ve 3 milyon 300 bin sığınmacı var. Tifo, kızamık ve çocuk felci gibi hastalıklar da ülkede hortlamış durumda.

De Mistura’ya 14 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den destek geldi. BM ve Rusya’nın Suriye’deki çözüm çabalarından övgüyle söz eden Kerry, De Mistura ile yaptığı görüşmenin ardından şöyle konuştu: “Rusya’nın sarf ettiği gayretlerin faydalı olmasını umuyoruz. Özel Temsilci De Mistura’nın başını çektiği BM çabalarının da etkili olmasını umuyoruz. Bu konuları görüşmek için bugün bir araya gelmek istedik ve ben de kendisine başarılar diliyorum. Kendisi önümüzdeki hafta Şam’a gidiyor. Bu konu bizim için öncelikli önemini koruyor ve birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”

Bu sütunda daha önce belirtildiği gibi ABD’nin Suriye’de İslam Devleti, El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi ve Şam hükümetine karşı ayakta durabilecek ılımlı bir muhalif güç oluşturmayı amaçlayan, ama neticede Donkişotça bir çabaya dönüşme ihtimali olan “eğit donat” projesinin yanında Rusya ve BM’nin diplomatik gayreti en sade deyimiyle tamamlayıcı bir unsurdur.

Böyle bir gücün kurulması aylar hatta yıllar sürebilir ve bu arada Suriye’deki savaş tabii ki durmuyor. De Mistura’nın Halep’teki çatışmayı “dondurma” çağrısına şehrin kuşatılmış halkı sıcak bakıyor olsa gerek. Öyle ki sonu gelmeyen katliam ve çileden bezen halkın bazı kesimleri, Nusra Cephesi hâkimiyetinde gelen nispi düzeni dahi olumlu karşılıyor. Halep’ten bildiren Shelly Kittleson şu tespiti yapıyor: “Al-Monitor’un konuştuğu Suriyelilerin genel kanısına göre muhalefet bölgelerindeki insanlar, örgütün ideolojisini kabul etmese de yıllardır onları katliam ve açlığa mahkûm eden bir iktidara karşı El Kaide’nin kolunu başlıca koruma kalkanı olarak görmekten başka seçeneğe sahip değil.”

İsrail’in Suriye savaşı

Khaled Atallah ise bu haftaki haberinde Golan Tepeleri sınırında Suriye ordusuyla savaşan muhalif grupların İsrail’den destek gördüğü iddialarını konu alıyor ve şunları aktarıyor: “Mart-mayıs 2014 dönemini kapsayan BM raporu BM Ateşkes Gözlem Misyonu’nun (UNDOF), Golan’daki ateşkes hattında isyancılar ile İsrail ordusu arasında temaslar tespit ettiğini, temasların bilhassa Suriye ordusu ve isyancılar arasında şiddetli çarpışmaların yaşandığı günlerde gerçekleştiğini belirtiyor.”

Raporda ayrıca yaralı savaşçıların İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından taşındığı belirtiliyor ve şu bilgiye yer veriliyor: “UNDOF’un tespit ettiği bir olayda Alfa tarafındaki IDF askerleri, Bravo tarafındaki silahlı muhalefet mensuplarına iki adet koli teslim etti.”

Türkiye savunmada

Türkiye’de ise Suriye’ye silah taşıyan üç TIR’ın ocak 2014’te durdurulmasına ilişkin belgeler sızdırıldı. Sızan belgeler, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Suriye’deki cihatçı gruplara aktif destek sağlamış olabileceğini ve muhtemelen Nusra Cephesi’ne silah gönderdiğini gösteriyor.

Fehim Taştekin konuya ilişkin şunları aktarıyor: “Belgeleri düzenleyen Jandarma Genel Komutanlığı, TIR’ların El Kaide terör örgütüne silah ve malzeme taşıdığını öne sürüyor. Ne var ki Türkler belgeleri haber bültenlerinde ve gazetelerde göremedi. Çünkü hükümet, hemen bir mahkeme kararı çıkartarak konuya ilişkin tüm yayınlara yasak getirdi.”

Belgelerin sızmasından önce de Türkiye’nin Suriye politikasına yönelik eleştiriler yükseliyordu.

ABD Temsilciler Meclisi Daimi İstihbarat Komitesi’nin eski başkanı Cumhuriyetçi üye Mike Rogers, Andrew Parasiliti’ye verdiği mülakatta Türkiye’nin NATO ittifakına bağlılığını sorgularken şöyle diyor: “Türkiye’nin NATO’daki rolünü açıkça tartışmalıyız diye düşünüyorum. Belli ki NATO’nun tüm imkânlarından yararlanmak istiyorlar ama sorumlulukların hiçbirini yerine getirmek istemiyorlar. Aynı anda iki zıt şeyi yapmaya çalıştıklarına dair çok çok kaygılıyım.”

Semih İdiz ise Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’nin politikalarını güçlü şekilde savunduğunu, teröristleri durdurmak için diğer ülkelerden daha fazla istihbarat istediğini ve Suriye sınırında güvenliği sağlamanın zorluklarına dikkat çektiğini aktarıyor. “Türkiye'nin tek suçu Suriye'ye sınırı olması mı?” diye tepki gösteren Davutoğlu, Türkiye’ye her yıl 35 milyon turistin geldiğini anımsatarak şöyle diyor: “Hepsinin isimlerinin terörist diye takibini tutamayız. Bize istihbarat gelecek ki takip edebilelim.”

Ancak gelen haberler, Ankara’nın sonuçlarını pek dikkate almadan ne pahasına olursa olsun Esad’ın devrilmesini destekleyerek tehlikeli bir oyun oynadığını gösteriyor. Geçen sene ocakta bu sütunda bunun ters tepebileceği uyarısı yer almış ve “Suriye’de faal olan El Kaide bağlantılı teröristler Türkiye’yi hiç olmadığı kadar tehdit eder hâle geldi.” denmişti.

BM Güvenlik Konseyi de geçen eylülde ABD Başkanı Barack Obama başkanlığında yaptığı toplantıda Suriye’de yabancı savaşçılara yardım eden ülkelere yaptırım öngören 2178 sayılı kararı kabul etmişti.

Yemen’de "devlet yok”

Maysaa Shuja al-Deen ise Yemen’deki Şii Husilerin eylülde başkent Sana’yı almasını İran’ın zaferi sayan yaygın kanıyı daha geniş bir bağlamda ele almak gerektiğini, çünkü Yemen’in düşkün devlet hâline geldiğini savunuyor. Makalede şu değerlendirme yer alıyor: “İranlılar, Yemen’deki hassas durumun Husilerin başkenti almasıyla son erdiğine inanıyorsa fena hâlde yanılıyor. İran, Beyrut’ta Hizbullah üzerinden güçlü bir nüfuza sahip. Hizbullah, farklı partiler arasında açıkça yürütülen net bir sürecin parçası olarak siyasi rolünü oynuyor. Suriye’de ise rejimin mezhepsel boyutu yeni yeni ortaya çıkıyor. Bu boyut geçmişte marjinal düzeydeydi. Çünkü rejim daha çok Irak’taki Baas Partisi tarzında milliyetçi diktatörlüklere meylediyordu. Irak’ta da şimdi farklı bir durum var. 2003’teki ABD işgalinin ardından Irak’ta Şiileri kayıran mezhepçi bir rejim kuruldu. Ancak Yemen’deki durum bambaşka. Yemen’de devlet yok. Devlet başkanı ve hükümet gerçek iktidardan tamamen yoksun sayılır.”

More from Week in Review

Recommended Articles