Ana içeriğe atla

Türkiye'nin sınır güvenliği sorunu

Türkiye’nin kara sınırlarında yaşanan sınır güvenliği probleminde sınır güvenliğinden sorumlu tek bir birimin olmaması ve hükümetin sınır güvenliği konusunda istihbarat birimlerine tanıdığı “denetimsiz” yetkiler büyük rol oynuyor.
Syrians wait to cross back into Syria at the Turkish Cilvegozu border, opposite the Syrian commercial crossing point Bab al-Hawa, in Reyhanli, Hatay province, May 14, 2013. REUTERS/Umit Bektas (TURKEY - Tags: POLITICS CIVIL UNREST) - RTXZLW2

Son dönemde, Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak sınırlarındaki güvenlik zafiyetine ilişkin haber ve yorum sayısı artıyor. Bu haberlerde, isteyen herkesin Türkiye’den Suriye’ye elini kolunu sallaya sallaya geçebileceği, istediği araç ve malzemeyi geçirebileceği şeklindeki iddialar dikkat çekiyor.

Bazılarına göre Türkiye’nin özellikle Suriye sınırında yaşanan bu gevşeklik AKP hükümetinin Suriye’deki muhalifleri desteklemek maksadıyla yürüttüğü bilinçli bir politikanın sonucu. Yani tamamen siyasi hesaplara dayanıyor. Bu teze göre Türkiye’nin “bilerek” gevşek tuttuğu sınır güvenliği sayesinde Suriyeli muhalifler hem Türkiye ile Suriye arasında geçiş yapabiliyor, hem de ihtiyaçları olan lojistik desteği bu sayede sağlıyorlar.

Ancak, Türkiye’nin özellikle Suriye, Irak ve İran sınırlarında yaşadığı bu sınır güvenliği zafiyetini sadece siyasi nedenlerle açıklamak pek de gerçekçi değil. Bu makale, Türkiye’nin kara sınır güvenliği konusunda yaşadığı kapasite eksikliğinin nedenlerine dikkat çekmek amacını taşıyor.

Türkiye’nin toplam kara sınır uzunluğu toplam 2.753 kilometre. Bunun 560 kilometresini İran, 384 kilometresini Irak ve 911 kilometresini Suriye ile paylaşıyor. Özellikle Irak ve İran sınırlarında ortalama rakım 1800 metre civarında, zor arazi ve hava şartları sınır güvenliğini ve denetimini önemli oranda sınırlıyor. Suriye sınırındaki arazi ise nispeten düz ve rakım da düşük.

Türkiye’de kara sınırı güvenliğinden sorumlu kurumlar şöyle:

  • Sınırların hemen ötesinde operasyon yapma, istihbarat toplama ve koordineden Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT),
  • Sınır kapılarındaki insan giriş çıkışından Emniyet Genel Müdürlüğü,
  • Sınır kapılarında eşya ve araç girişlerinden Gümrük Bakanlığı,
  • Kara sınırlarının güvenliğinden Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı (ancak Kara Sınırları Kanunu’na göre Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın sadece “1.Derece Askeri Yasak Bölge” olarak adlandırılan 600 metrelik sınır şeridinden sorumlu olduğunun ve bu şeridin dışında bir yetkisinin olmadığının bilinmesinde fayda var)
  • Sınır kapılarındaki veterinerlik, bitki sağlığı ve gıda güvenliğinden de Tarım Bakanlığı sorumlu.

Sınır idaresinden sorumlu “koordinatör” makam ise, İçişleri Bakanlığı’na bağlı sınır illerindeki kaymakamlar ve valiler. Yani Türkiye’de sınır güvenliği Türk devlet bürokrasisinde yaklaşık 28 farklı kamu kurum ve kuruluşunun “ortak” sorumluluğunda.

“Hükümet sınırları bilerek gevşek tutuyor” iddialarını bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin sınır güvenliği konusunda zaafiyete yol açan ilk husus işte bu yetki ve sorumluluk karmaşası. Kamu bürokrasisi içindeki 28 farklı kurum ve kuruluşa verilen sınır güvenliği sistemi her kurumun “asli” değil de “ikincil” görevi olunca haliyle bir koordine ve yetki karmaşası başlıyor. Bir de bu yetki karmaşasına 1991 yılında çıkartılan ve halen güncellenememiş “karmaşık” sınır güvenliği mevzuatı eklenince ilgili kurumlar arasındaki yetki ve sorumluluk karmaşası iyice artıyor. Sonuçta herkesin sorumluluğu ve suçu birbirine atmaya çalıştığı bir yapı karşımıza çıkıyor.

Sınır güvenliği konusunda uzun yıllar hem saha hem de karargah ortamında çalışmış Ankara’daki üst düzey bir güvenlik yetkilisinin şu açıklamaları bu karmaşayı özetliyor: “Türkiye’de Kara Kuvvetleri, milli güvenliğe öncelik vermiştir. Bunun için sınır aşan kaçakçılık ve sınır ihlalleri ile çok fazla ilgilenmek istemez. Gümrük Bakanlığı’nın görevi ihracat ve ithalatla meşgul olmaktır. Ancak ona da ikinci görev olarak sınır kapısı güvenliği verilmiştir. Polis şehirde asayişi sağlamakla görevlidir. Ancak ikincil görev olarak sınır kapılarında da görev yapmaktadır. Kısaca, Avrupa’da sınırlar tek bir kurumun çatısı altında korunurken bizde bunun tam tersi bir durum yaşanıyor. 2013 yılındaki Reyhanlı saldırısının nasıl gerçekleşebildiği incelenirse sınır güvenliği konusunda Türk güvenlik bürokrasisinin nasıl sınıfta kaldığı görülecektir.”

Aslında ilginç şekilde AB adaylık sürecindeki Türkiye’nin kara sınırlarının güvenliği Avrupa Birliği’nin (AB) birinci derecede ilgi alanı içinde. Türk kamu bürokrasisinde sınır güvenliği konusunda halen devam eden bu yetki karmaşası Avrupa Birliği’nin 2013 yılı İlerleme Raporu’na da yansımıştı. Raporun “Dış sınırlar ve Schengen alanı” bölümünde Türkiye’de “henüz ayrı bir sınır yasası ile entegre sınır yönetimini uygulayacak bir sınır güvenlik teşkilatı kurulmadığı” belirtilerek, kamu kurumları arasındaki yetki karmaşası ve koordine eksikliği sert şekilde eleştirilmişti.

Peki neden AB Türkiye’nin sınır güvenliğini bu kadar önemsiyor? Bunun cevabı Türkiye’nin coğrafi konumu. Türkiye Asya-Afrika-Avrupa kıtaları arasındaki hem insan hem de mal trafiğinde önemli bir kavşak. Türkiye Avrupa Birliği (AB) üyesi olduğu zaman ülke sınırları, AB’nin dış sınırları olacak. Kısacası, Türkiye’nin sınır güvenliği aslında AB’nin sınır güvenliği demek. Olayın önemini göstermek açısından şu örnek yeterli: Türkiye’de güvenlik güçlerince son 15 yılda, Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmek isterken toplam 800.000 kaçak göçmen yakalandı.

Bu sayı “yakalananlar” ve tabii bir de “gidebilenler” var. Ankara’daki aynı güvenlik yetkilisine göre; son 15 yılda gidebilenler yakalananların en az yarısı, yani 400 bin. Yani Avrupa’ya ulaşma hayali ile Türkiye’ye gelen her üç yasa dışı göçmenden biri şu veya bu şekilde Türk sınır güvenliğine takılmadan kaçak yollarla Avrupa’ya geçebiliyor.

İşte bu nedenle, Türkiye ve AB sınır güvenliği konusunda sıkı bir iş birliği içinde. Özellikle, 2013 yılından bu yana, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile iş birliğini hızlandırdı. Ortak kara sınırlarında göçmenler tarafından düzensiz geçişlerin önlenmesi için önemli adımlar atıldı ki bunların en önemlisi Entegre Sınır Yönetim Sistemi’dir.

Türk güvenlik bürokrasisinin elinde “yılan hikayesine” dönen ESYS, aslında 2003’te Türkiye sınırlarının Schengen Müktesabı ile uyumlulaştırılması amacıyla 3.7 milyar euro tahmini maliyetle başlamıştı. Türkiye’de yapılan çalışmalar sonrasında “Dış Sınırların Korunmasına Yönelik Strateji Belgesi” Türk ve AB’li yetkililerce imzalanmıştı. Bu belgeye göre; Türkiye’de tüm sınır hizmetlerinin askeri olmayan ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı özel eğitimli ve profesyonel bir kolluk gücü ile yerine getirilmesi amaçlanmıştı. AB fonları ile desteklenen ve 2018 yılında tamamlanması planlanan bu projenin maliyeti 2012 yılında 8 milyar euro olarak revize edilmiş durumda. ESYS projesi ile İçişleri Bakanlığı’na bağlı, başında sivil bir valinin görev yapacağı, 70 bin personelli “Sınır Muhafaza Genel Müdürlüğü” kurulacak ve bu müdürlük 4 yıla yayılan kademeli bir geçişle sınır güvenliği hizmetlerinin tamamının sorumluluğunu devralacaktı.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Başta Suriye’de yaşanan iç çatışmalar ve Irak’ta baş gösteren istikrarsızlık bu projenin yürürlüğe girmesini geciktirdi. Şu anda sınır güvenliği konusunda eski prosedürlerini bırakmış ancak ESYS’e de tam olarak geçememiş olan Türkiye güvenlik bürokrasisi için sınır güvenliği konusunda “köprüyü geçerken doluya tutuldu” benzetmesini yapsak pek de abartılı olmaz.

Sınır güvenliği konusunda “çok başlılık” ve kurumlar arası koordine eksikliği yanında bir diğer zafiyet alanı ise yeterli eğitimli personel ve teknolojik ekipman eksikliği. Özellikle Suriye sınırındaki kapılar kritik önemde olmasına rağmen buralarda bile yeterli eğitimli personel ve teknik ekipman yok. Örneğin, Suriye sınırındaki muhaliflerin kontrolünde bulunan sınır kapılarında ciddi anlamda fiziki ve teknik arama yapılamıyor. 11 Şubat 2014’de 13 kişinin öldüğü Cilvegözü Sınır Kapısı’nda yaşanan patlamanın ardından bombalı aracın geldiği muhaliflerin kontrolündeki Bab El Hava Kapısı’nda “patlayıcı dedektörlerinin” bulunmadığı ortaya çıkmıştı. Suriye’li yetkililer, olayın ardından Türk yetkililerden defalarca istemelerine rağmen halen bomba dedektörü alamadıklarını belirtiyor. Uzmanlar, Türkiye’nin kendi güvenliği için muhaliflere başta dedektörler olmak üzere bomba tespitine yönelik çeşitli eğitimleri vermesi gerektiğini ifade ediyor.

Dahası, Türkiye sınırın kendi tarafını ne kadar güçlü tutarsa tutsun, şu anda karşısında muhatap göreceği bir devlet olmadığı için tek taraflı olarak sınır hattının güvenliğinin sağlanması çok zor görünüyor.

Bir de tabii ki Türkiye’nin Irak ve İran sınırında Osmanlı dönemine kadar giden tarihi kaçakçılık yolları, Türkiye-Suriye sınırındaki tarihi tünelleri ve kaçakçıları buluşturan gizli yer altı çarşılarını düşündüğünüzde kaçakçılığı yüzlerce yıldır meslek edinmiş ailelerin bu konudaki tecrübe birikimi ve maharetlerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Ankara’daki güvenlik yetkilisi sadece Türkiye’de Urfa ile Halep arasında en az 40 tane kaçakçı yer altı çarşısı olduğunu bildiğini, ancak bunların çok azını bulabildiklerini ifade ediyor.

Türkiye’nin sınır güvenliğini sekteye uğratan bir başka faktör ise hükümetin sınır güvenliği alanında yaşanan boşluğu Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) sınır ötesinde yetki vererek çözmeye çalışması. Ankara’daki güvenlik yetkilisine göre sınırda “MİT elemanlarının” kontrolündeki insan, araç ve malzeme geçişlerine hiç kimse karışamıyor, bu geçişleri kimse sorgulayamıyor, bu da aslında büyük bir güvenlik açığı çünkü sahada bu durumu istismar eden pek çok kişi var. Kısaca “MİT zırhına” bürünmüş tüm geçişlerin sınırdaki güvenlik güçlerinin denetimi dışında olması sahada bir başka güvenlik sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Sonuç olarak; Türkiye’nin özellikle Suriye sınırında halen yaşadığı sınır güvenliği alanındaki boşluğu sadece siyasi nedenlerde aramak doğru değil. Bu zafiyette, coğrafi faktörler, sınır güvenliği konusundaki çok başlılık, kurumlar arası koordinasyon eksikliği, sınır güvenliğinden sorumlu tek bir birimin olmaması, Suriye krizinin tam da Türkiye’nin sınır güvenliği reformu sürecine denk gelmesi ve hükümetin sınır güvenliği konusunda MİT’e tanıdığı görülen “denetimsiz” yetkiler rol oynuyor.

More from A correspondent in Turkey