Ana içeriğe atla

Erdoğan Suriye’de hem müttefiklere hem rakiplere cephe alıyor

Dış politika uzmanlarına göre Erdoğan Sünni dünyasına liderlik etme hayalleri kursa da Ankara yanlış politikalar yüzünden köşeye sıkıştı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Turkey's President Recep Tayyip Erdogan listens during a news conference in Riga October 23, 2014. REUTERS/Ints Kalnins (LATVIA - Tags: POLITICS HEADSHOT) - RTR4BAGC

Bugün Türkiye’de kararları Başbakan Ahmet Davutoğlu değil Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan alıyor. Erdoğan, ABD ile İslam Devleti tehlikesinin boyutlarına ilişkin anlaşmazlık yaşasa da elinden Washington’un kendi istekleriyle örtüşmeyen Suriye siyasetine tepki göstermekten başka pek bir şey gelmiyor.

Rusya ve İran ise -ki iki önemli ülkenin de Orta Doğu’daki etkinliği Türkiye’den daha fazla- Ankara’nın önündeki zorlukları artırıyor. Zira her ikisi de Türkiye’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirme politikasına karşı çıkıyor. Türkiye uzmanlarına göre tüm bunlar Erdoğan’ın Sünni dünyasına öncülük etme hayallerinin önündeki engellere işaret ediyor.

Moskova ve Tahran’ın Esad rejimine ilişkin tutumları Washington’dan farklı olsa da her üç başkent de Erdoğan’ın Suriye’de önceliği İD’le mücadeleye vermemesini eleştiriyor. Dolayısıyla, Erdoğan’ın bu ilişkilerden duyduğu hüsranın su yüzüne çıkması pek de şaşırtıcı değil.

Erdoğan Letonya’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret sonrası 26 Ekim’de Türkiye’ye dönerken beraberindeki gazetecilere Washington’un Esad rejiminin tasfiyesi konusunda halen çok kararlı olmadığını söyledi: “Esed’in gidip gitmeyeceği konusunda da kafalarından şu düşünceyi silmeleri lazım; hâlâ Batı’da şu mantık var: ‘Esed giderse yerine kim gelecek?’ Bir defa şuna kafayı yormuyorlar: Halkın iradesi ile kim seçildi ise o gelecek”.

Bu açıklama, Erdoğan’ın Suriye konusundaki beklentilerinin değişmediğini gösteriyor. Ayrıca açıklamadaki “halkın iradesi” ifadesi, Erdoğan’ın çoğunlukçuluğa dayanan demokrasi anlayışıyla birlikte okunduğunda, Cumhurbaşkanının, Suriye’deki Sünni çoğunluğun ülkenin Alevi ve Hristiyan azınlıklarına rağmen yönetime gelmesini beklediğini gösteriyor.

Erdoğan’ın davasını halen savunduğu Müslüman Kardeşler’e yakınlığı düşünüldüğünde -ki pek çok Arap devleti bu durumdan hoşnut değil- Suriye’de nasıl bir yönetim görmek istediğini tahmin etmek zor değil.

Emekli Büyükelçi Temel İskit de Esad’ın iktidarda kalmasının Erdoğan için büyük bir sorun teşkil edeceğini belirterek, Al-Monitor’a şu değerlendirmeyi yapıyor: “Erdoğan’ın Sünni merkezli ideolojik bir bakış açısı var ve Sünni dünyasının liderliğine oynuyor. Esad devrilirse Sünnilerin iktidara geleceğini biliyor.”

Ancak Erdoğan’ın bu yaklaşımı son derece önemli olan şu soruyu yok sayıyor: Mevcut rejimden bazı unsurları da içeren düzenli bir geçiş süreci olmadan Esad rejiminin yerini kim alacak? Suriye’de bugün yaşananlara bakıldığında, Erdoğan’ın Suriye halkının Esad’ın ardından kendi liderini barışçıl bir şekilde seçeceği varsayımı naif duruyor.

Diplomatlar Batı’nın Esad’ın uygun bir geçiş stratejisi olmaksızın devrilmesinin ülkede bir iktidar boşluğu yaratmasından ve bu boşluğu İD gibi örgütlerin doldurmasından giderek daha çok korkuyor. Nitekim, ABD ve Rusya, İD gündemi işgal etmeden önce Esad’ın kendisi olmasa bile rejimin bir dönüşümden geçmesi gerektiği konusunda fiilen zaten anlaşmışlardı

Letonya dönüşünde konuşan Erdoğan, Ankara’nın Moskova’yı etkilemeyi başaramadığını kabul ederek, Türkiye’nin Suriye konusunda Rusya’yla yaşadığı anlaşmazlığı şöyle anlattı: “Rusya ile biz Suriye konusunda karşı karşıyayız. Aynı istikamete bakmıyoruz. Bunu çok konuştuk, bu konuşmalarımıza rağmen zaman kaybettik. Rusya’nın Suriye’ye olan desteği sürmektedir.”

Erdoğan Moskova’ya, Suriye’de tampon bölge - Ankara’nın deyimiyle güvenli bölge- ve uçuşa yasak bölgeye karşı çıktığı için de tepkili. Rusya, Türkiye’nin görünürde Suriyeli mülteciler için talep ettiği tampon bölgenin BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan kurulamasına izin vermeyeceğini açıkça ilan etti, ki konsey üyelerinden biri de Rusya olduğu için onayın alınması zor görünüyor. Nitekim, Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alexander Lukashevich de Haziran’da “Sanırım, temelde bu senaryoya izin vermeyeceğiz” demişti.

Erdoğan Irak ve Suriye konusunda samimiyetsizlikle suçladığı İran’a da sert çıkarak şöyle dedi: “Kendileri ile ikili görüştüğümüz zaman ‘Bunu beraber çözelim’ diyorlar. Adım atmaya gelince ne yazık ki, kendilerine has çalışma usulleri vardır, bu usullerle işi götürüyorlar. Çok üzücü tabii bu. Bundan dolayı İran’la rahat bir çalışma zeminini bulamıyoruz. Mezhebi yaklaşımı çok öne çıkartıyorlar”.

Erdoğan’ın bu sözleri Ankara ile Tahran arasında diyaloğun sınırlı olduğunu gösteriyor. Zira İran da aynı şekilde Türkiye’yi, Müslüman Kardeşler’i ve İD, El Nusra gibi radikal örgütler de dahil Sünni grupları destekleyerek bölgede mezhepsel bir ajanda izlemekle suçluyor.

Rusya gibi Esad’ın arkasında duran İran da Türkiye’nin Suriye içinde tampon bölge ve uçuşa yasak bölge oluşturma fikirlerine karşı çıkıyor. Joanna Paraszczuk Radio Free Europe / Radio Liberty’deki 15 Ekim tarihli makalesinde Moskova ve Tahran’ın bu fikre neden karşı çıktıklarını şöyle açıklıyor: “Birincisi, bu kesin olarak yabancı güçlerin Suriye topraklarında konuşlanmasını da kapsayacak. İkincisi de uçuşa yasak bölge Suriye ordusunun askeri yeteneklerine ket vuracak benzer bölgeler için emsal teşkil edebilir, ki Suriye ordusunun, ABD destekli Özgür Suriye Ordusu da dahil isyancılarla mücadelesi ağırlıklı olarak hava gücüne dayanıyor”.

Bu genel tablo Türkiye’nin Suriye konusunda sadece bölgesel rakipleriyle değil; yakın müttefikleriyle de ters düştüğünü gösteriyor. Bu durumda ortaya çıkan soru şu: Ankara neredeyse bölgede nüfuz sahibi bütün güçlerle böylesi anlaşmazlıklar yaşarken, Erdoğan bölgesel gelişmeler üzerinde nasıl etkinlik sahibi olmayı planlıyor?

Uzmanlar ve diplomatlar, Türkiye’nin etkinliği ve uluslararası toplumun Ankara’ya duyduğu öfke arasındaki ters orantıya dikkat çekiyor.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) Orta Doğu uzmanı Mehmet Yeğin Türkiye’nin bölgede etkin bir oyuncu olabilmek için “istekleriyle başarabilecekleri arasında doğru bir denge tutturması” gerektiği görüşünde: “Türkiye’nin bütün isteklerini gerçekleştirmesi mümkün değil. Ancak önemli aktörlerle yakın bir çalışma yürüterek bunların bir kısmını sağlayabilir. Bu da esnek bir yaklaşım ve müttefiklere daha yakın durmayı gerektiren yeni bir ajanda anlamına geliyor”. Yeğin hiçbir sonuç üretmeyen politikalar üzerinde ısrarcı olmanın anlamlı olmadığını da ekliyor.

Türkiye’nin kendisini kaçışı zor bir köşeye sıkıştırdığını söyleyen Temel İskit ise bilhassa uluslararası toplumdaki Ankara’nın Suriyeli Kürtlere karşı İD ve benzeri Sünni örgütlere yumuşak davrandığı algısna işaret ediyor: “Iraklı Kürt peşmergelerin İD’le savaşmak için Suriye’ye geçişine izin vererek itibarını biraz düzeltebilir, ancak Batı’da ve bilhassa da Kürtler nezdindeki genel Türkiye imajını düzeltmek vakit alacak”.

Erdoğan’ın yalnızca Sünni mezhepçiliğe değil Kürtlere karşı da husumete dayanan bir ideolojiyle hareket ettiğini belirten İskit Cumhurbaşkanının, Kobani’deki Kürtleri Esad rejimiyle ittifak yapan teröristler olarak gördüğü için onlara yardım etmek istemediğini söylüyor. İskit Erdoğan’ın içinde bulunduğu açmaza işaret ederek, sözlerini şöyle tamamlıyor:“Erdoğan, Irak ve Suriye’de Kürtlere karşı kininin ve Esad’a duyduğu takıntılı nefretin ceremesini çekiyor.”