Türkiye’de 12 Ekim’de dışarıda fazla ilgi görmeyen ama Ankara’da heyecanla beklenen yeni bir seçim gerçekleşecek. Sandık başına bu kez sıradan vatandaşlar değil ülkenin dört bir yanındaki hakim ve savcılar giderek, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yarıya yakın üyesini seçimle belirleyecek.
Yarışa katılan adayların temsil ettiği üç farklı kutup ülkedeki keskin siyasi bölünmüşlüğün de bir yansıması: Hükümete yakın hakimler ve savcılar, Gülen hareketine yakın hakimler ve savcılar ve laik kanadı temsil eden hakimler ve savcılar.
Bu tuhaf yarış Türkiye’nin “demokratikleşmesinin” bir sonucu, ya da en azından 2010’daki Anayasa referandumunu destekleyenler bunu öyle görmüştü. Referandum öncesinde HSYK üyeleri Danıştay ve Yargıtay gibi diğer yüksek yargı kurumlarından yapılan atamalarla belirlenirdi ve bu kurumlara tek bir başat görüş yani Kemalizm hakimdi. Dolayısıyla yüksek yargı benzer görüşlere sahip insanların birbirini önemli mevkilere atadığı bir “kast” sistemiyle işlerdi.
Bu sistemi eleştirenler arasında seküler liberaller de vardı, ama değişimin asıl öncüsü dindar muhafazakarlar oldu; yani dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti ile yargının alt kademelerinde pek çok üyesi bulunduğu söylenen Fethullah Gülen hareketi. O zaman yakın müttefik olan iki cenahın yüzde 58’lik bir oy oranıyla kabul edilen referandum için birlikte kampanya yapmaları da şaşırtıcı değildi.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.