Ana içeriğe atla

Türkiye'de Kadın Olarak Direnmek

Türkiye'de Kadın Olarak Direnmek
A woman is attacked by water cannon during protests in Kizilay square in central Ankara, June 16, 2013. The unrest, in which police fired teargas and water cannon at stone-throwing protesters night after night in cities including Istanbul and Ankara, left four people dead and about 5,000 injured, according to the Turkish Medical Association.  REUTERS/Dado Ruvic (TURKEY - Tags: POLITICS CIVIL UNREST TPX IMAGES OF THE DAY) - RTX10PPE

11 Eylül'de Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) gözaltına alınan bir kadın öğrenciyle ilgili bir haber duyuldu. Ezgi Özen ve arkadaşları, belediyenin hazırladığı, ODTÜ kampüsünde ve civar mahallelerde 3000 ağacın sökülmesine neden olacak olan yol projesini protesto ediyorlardı. Özen kelepçelenip polis aracına doğru götürülürken yakınındaki bir protestocu onu videoya kaydedebilmişti. Videoda bir polis memuru “Direnirse kolu kırılır. Bu kadar basit” diyordu. Silahsız ve nispeten ufak tefek olan Özen gerçekten polise “direnebilir” miydi?

Özen serbest bırakıldıktan sonra, 200 polis memurunun gözaltındayken kendisine sözlü ve cinsel tacizde bulunduğunu anlattı. “Polisler sıra eşliğinde vücuma dokundu” diyordu. Gezi protestoları boyunca, kadınların cinsel, sözlü ve fiziksel tacize uğradığı birçok haber okuduk, o kadar ki Gezi'deki kadınlar “Direnişte Polis Tacizine Hayır” pankartı altında örgütlenmek zorunda kaldı. Türk kültüründe cinsel taciz mağdurlarının dışlandığı ve Türklerin bu istismarlar karşısında polisten herhangi bir tazminat alma konusunda umutsuz olduğu düşünülürse, vaka sayısının bildirilenden çok daha fazla olduğunu varsaymak yerinde olacaktır.

Diğer Al Monitor yazarlarının da belirttiği gibi, Türkiye'de ikinci bir Gezi protestoları dalgası yaşanıyor. ODTÜ bu protestoların en hararetli noktalarından biri. Buradaki öğrenciler geçen yıl Aralık ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ziyareti sırasında ona sevgi dolu bir karşılama hazırlamamıştı. Aslına bakılırsa ODTÜ, Erdoğan karşıtı, hoşa gitmeyen ilk protestolardan birine sahne olmuştu. Bugün 45 öğrenci hakkında soruşturma başlatılmış durumda ve savcılar bu öğrenciler için altı yıla kadar hapis cezası istiyor. Dahası, dokuz öğrenci de terör örgütüne üyelik suçlamasıyla karşı karşıya. Ana akım medyanın bazı yayın organları ODTÜ'den “sol örgütlerin yuvası” diye bahsediyor ve Türkiye'de bu bir iltifat değil.

Bu ikinci protesto dalgasıyla birlikte birçok uzmanın gözlemlerine göre, polis şiddetinin niteliği ve ölçüsünün mahalleler arasında farklılık gösterse de, Mayıs'tan bu yana şiddet daha da arttı. İlginç bir şekilde, protestoların ilk günlerinde Erdoğan polisin aşırı güç kullandığını kabul etmiş, söz konusu olaylar hakkında soruşturma başlatılabileceğinden bahsetmişti ancak şiddet o zamandan beri tırmanmaya devam etti. 2013 Mayıs'ının son günlerinden bu yana biri polis altı ölüm yaşanmışken, Türk hükümetinin perspektifini çözmek hayli zor. Örneğin 13 Eylül'de AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Gezi'deki ölümler için “Suriye'de 100 bin kişinin hayatını kaybettiği olaylarla kıyaslarsanız devede kulak” yorumunu yaptı. Haziran ayı sonunda Erdoğan da, “Polisimiz çok önemli demokrasi testinden başarıyla geçmiştir. Polisimiz adeta bir kahramanlık destanı yazmıştır” demişti. Ne var ki, polis şiddetini gösteren videoların ve gözaltındayken istismar edildiğini iddia edenlerin artması, bizi Erdoğan'ın sözlerini sorgulamaya zorluyor.

İstanbul'da yaşayan bir mühendis ve işadamı olan ve Gezi protestolarını ilk günlerinden beri izleyen Tayfun Erkeskin, Al Monitor'e, Gezi protestolarının doğasının “bir dişi hareket” olduğunu söyledi. Erkeskin, “Hareketteki kadınlar güçlü, cesur, şefkatli ve iyi örgütlenmişti, kararlı ve çalışkandılar. Sosyal medyada aktiftiler, yaptıkları açıklamalar manşet oldu” dedi.

Gerçekten de, Türk kadınlarının devlete karşı protestolara pek de yabancı olmadığını hatırlamak gerek. 1990'larda ve 2000'lerin başında kadınlar başörtüsü yasağını özellikle üniversitelerde protesto ediyordu. Bu amaçla bir oturma eylemine katılmış biri olarak, o zamanlar Türk polisinin genel olarak öfkeli ama kadınlara kibar ve nazik davrandığını hatırlıyorum. 1990'ların sonunda ODTÜ'deki bir oturma eylemi sırasında astımım tutunca bir polis memurunun bana kahve getirmesini de asla unutamıyorum.

Gezi protestoları sırasında, yiyecek, içecek, eğlence ve ilaçlar hep kadınlar tarafından organize edildi. Hükümet, anne-babalara “yavrularını sokaklardan alma” çağrısı yaptığında, anneler çocuklarının yanına koştu. Kadınlar kitapları, gitarları, topuklu ayakkabıları, başörtüleri ve bazen çocuklarıyla Gezi'deydi. En önemlisi de, çok sayıda kadın ülkenin dört bir yanındaki protestolara yüksek sayıda katıldı. Kadinlar oradaydi. Gezi Parkı hareketine baktığınızda, öne çıkan simgelerin çoğunun kadın olduğunu fark ediyorsunuz. Ancak polis kuvvetlerine baktığınızda, çoğunluğunun erkek olduğunu görüyorsunuz. Aralarında kadın polis sayısı ise çok az.

Haziran'dan bu yana Türkiye'nin farklı bölgelerinde Gezi Parkı hareketinden bazı kadınlarla konuşma fırsatım oldu. Hepsi de polis şiddetini yaşamış ve çoğunluğu gözaltı öncesinde veya sırasında bir şekilde cinsel ve sözlü tacize uğramış. Türkiye'de kadınların her zaman “asıl yerleri” olan evlerinde kalmalarının istendiği düşünülürse, sokakta kadınların varlığı başlı başına çok önemli. 2010 yılında, Türkiye'de kadınlar arasında istihdam oranı yaklaşık %25'yi. Bu, dünyadaki en düşük oranlardan biri. Bu kadınların çoğunluğu için, Gezi protestoları ilk siyasi eylemleriydi ve çoğu gözaltına alınma ve bir polis memuruyla doğrudan karşı karşıya kalma deneyimini ilk kez yaşadılar.

Taksim Dayanışması Platformu (Gezi protestolarını desteklemek üzere bazı sivil toplum örgütlerini bir araya getiren bir şemsiye örgüt) ile bağlantılı olarak gözaltına alınan genç ve cesur bir mühendis olan Beyza Metin, Al Monitor'e, “Gezi’de kadınlar en öndeydi ve toplumun her kesiminden kadın her zamankinden daha fazla ve daha kitlesel olarak eylemlere katıldı” diye konuştu. Metin önemli bir gözleminin de altını çizdi: Kadın protestocular, kadın polisler tarafından da taciz edilmişti.

Polis neden gözaltında kadınları sistematik olarak taciz ediyor? Polis neden barışçıl protesto gösterisi düzenleyenlere çıplak arama yapıyor ve hatta ince arama uyguluyor? Neden gözaltındaki birçok kadını tecavüzle tehdit ediyor? Bazı yorumculara göre bu uygulamalar sistematik bir biçimde ceza olarak kullanılıyor. Ancak, bu sözlü, fiziksel ve cinsel istismarın sistematik niteliği ve ölçüsü “protestoculara yaptıklarına karşılık bir ders vermenin” ötesine geçiyor, bu yüzden aynı zamanda kadınları protestolara katılmaktan büsbütün caydırmaya mı çalıştıklarını sorgulamamız gerekiyor.

Polis şiddeti ile Erdoğan'ın harekete karşı söyleminde tırmanan öfkesi arasında bir nedensellik olmasa da korelasyon gözlemleniyor. Erdoğan protestolar hakkında ne kadar sert konuşursa, polis şiddeti de o kadar kötüleşiyor. Hepimiz defalarca protestocuların isyancı, çapulcu ve kemirgen olduğunu duymadık mı? Ama kucağında çocuğu veya bebeğiyle, sandviç dağıtan, barış ve uzlaşma şarkıları söyleyen kadınları gördüğünüzde toplumu çapulcu olduklarina ikna etmeniz hayli zor. Çocuklar, kadınlar ve toplumun saygın isimleri bir arada durduğunda, bunun marjinal bir hareket olmadığı mesajı veriliyor. Daha fazla insan sokağa çıkıp barışçıl protestolara katılma konusunda kendine güveniyor. Onların varlığı, hareketi meşrulaştırıyor.

İnsan, Erdoğan'ın “Kadın kadındır, erkek erkektir, bunların eşit olması mümkün mü?” sözünü düşünmeden edemiyor. Cinsiyet eşitliği, ataerkil Türk devletinin sevdiği bir kavram değil. Bu yüzden, her zamanki gibi, kadınlar protestolara katılmak için daha fazla bedel ödedi. Ama bu kez, hareketin meşruluğunu koruması için kadınlara ihtiyacı var.

More from Pinar Tremblay

Recommended Articles