Ana içeriğe atla

Yeni Türk dış politikası krizde

Türkiye, son dört yıldır izlenen İslamcı ve mezhepçi dış politika nedeniyle bugün Ortadoğu’nun yalnız adamıdır.
Turkey's Foreign Minister Ahmet Davutoglu (R) speaks with Turkish Prime Minister Tayyip Erdogan during a meeting at the government palace in Tunis September 15, 2011. Tunisia's new political order will show that Islam and democracy can co-exist just as they have in Turkey, Turkish Prime Minister Tayyip Erdogan said on Thursday. Erdogan, in Tunis on the second stop of a North African tour aimed at asserting Ankara's growing regional influence, said secularity should guarantee that people of all beliefs, as w

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun “Dışişleri Bakanı” olarak atanmasının üzerinden geçen yaklaşık 4 yıl 3 aylık süreden sonra Türk dış politikasında karşı karşıya olunan, endemik bir kriz tablosudur.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin idaresindeki “Yeni Türk dış politikası”nın sorunu, sadece kötü yönetim, beceriksizlik ve yanlış taktikler değildir. Öyle olsaydı “endemik kriz” demezdik. Bu dış politikanın sorunu ya da krizin “endemik” olarak nitelenmesini gerektiren özelliği, ideolojisidir.

Krize yol açan ideolojiyi sınıflandırmadan önce, kriz tablosunu, en yeni unsurlarından en eskiye doğru giderek kısaca yansıtmak gerekli.

Şu bir gerçektir: Ülkelerin dış politikaları, müdahil olmadıkları dış gelişmelerden, aldıkları pozisyonlar nispetinde olumlu ya da olumsuz etkilenirler.

Türk dış politikasındaki en yeni stratejik kaybı oluşturan Mısır’daki darbenin Türkiye üzerindeki sonuçları da bu yönde tezahür etmiş, Türkiye “Arap Baharı” denilen fenomen karşısında aldığı ideolojik/politik pozisyon nedeniyle bu gelişmeden en olumsuz etkilenen ülke olmuştur.

Türkiye “Arap Baharı”ndan sonra Doğu Akdeniz havzasındaki politikasını, hayalci bir “İhvan enternasyonalizmi” temelinde Sünni İslamcı aktörlerle el ele verip yeni bir bölgesel düzen kurma stratejisine dayandırdı. Türkiye’ye “düzen kuruculuk ve değişimin sahibi olmak” gibi diğer ortaklarına tepeden bakan roller atfeden bu stratejik yaklaşım, Türk dış politikasının yapıcıları tarafından farklı biçimlerde defalarca dile getirilmiştir.

Türkiye, İhvan’ın Mısır’ıyla ortaklık ve işbirliğinin ahlaki zeminini demokrasi, insan hakları, eşitlik, katılımcılık ve özgürlükçülük ekseninde oluşturmadı. Böyle yapsaydı, İhvan’a değil, Mısır’a angaje olacak ve darbe öncesi ve sonrasında da “ortak çıkarlar”a dayalı bir ilişki, bu değerler ekseninin gerektirdiği eleştirellik muhafaza edilerek sürdürülebilecekti.

AKP Türkiye’si İhvan’ın demokrasiden açıkça sapma teşkil eden otoriter uygulamalarını dolaylı yollardan bile olsa hiç ama hiç eleştirmedi. Zaten alınmış olan ideolojik pozisyon nedeniyle bu mümkün görünmüyordu.

Eleştirmiş olsaydı, darbe sonrasının Kahire’si, darbeye “darbe” diyen bir Ankara’yı taraf tutmakla suçlayamazdı.

Şimdi Ankara’nın bu koyu İhvan taraftarlığı, darbe sonrasında Mısır gibi önemli bir ülkeyle olan değerli ilişkilerini, araya kriteri demokrasi olan eleştirel bir mesafe koyarak dahi yürütmesini zorlaştıran bir engeldir.

Ankara bölgede laik bir dış politika yürütüp, dindaşlığı bunu sadece kolaylaştıran tali bir yakınlaştırıcı unsur olarak kullana gelmiş olsa idi, kuşkusuz çalkantılardan daha az etkilenecekti.

Mısır’daki darbe, Davutoğlu-Erdoğan ikilisinin Suriye krizinde yine benzer biçimde tercih ettiği İslamcı, Sünnici ve Osmanlıcı politikanın tatbiki çerçevesinde kurmuş olduğu bölgesel ittifakı da zehirlemiştir.

2011’in yazında Suriye krizine Baas rejimini devirmek ve yerine Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir rejim kurmak amacıyla müdahil olan Ankara, bölgedeki diğer iki Sünni aktör olan Suudi Arabistan ve Katar’la Baas karşıtı bir ittifaka gitmiş idi...

Suudi Arabistan’ın Mısır’daki İhvan karşıtı darbenin politik ve mali yönlerden açık bir destekçisi olarak ortaya çıkmasının, Ankara-Riyad ikili ilişkilerinde bir güven bunalımına yol açmaması kaçınılmazdır. Mısır odaklı bu son gelişmeler, Türkiye-Suud-Katar “kutsal ittifak”ını sarsmış olmalıdır.

AKP iktidarı ve başta Erdoğan, Türkiye’deki Gezi protestoları ile uğraşırken Katar’da bir “saray darbesi” ile Emir Hamad bin Khalifa Al Thani’nin yerini 33 yaşındaki oğlu Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani’ye bırakması bu ittifakın geleceği açısından büyük bir soru işareti teşkil ediyor.

Eski Katar Emiri, Suriye’deki Müslüman Kardeşler tandanslı olanlar başta olmak üzere, İslamcı muhalif silahlı grupların bir numaralı silah tedarikçisi ve finansörüydü.

Şimdi ise yeni Emir’in Katar’ı dış politikada nispeten konvansiyonel bir çizgiye çekeceği yönünde işaretler alınıyor.

Zengin Körfez ülkelerinin Mısır’da darbeyle iş başına gelen yeni yönetime maddi ve manevi yönden destek vermeleri, AKP’nin dış politikası için ağır bir psikolojik darbe oldu. 

Mısır’daki darbenin yol açtığı kayıplardan önce, Türkiye’nin bölgede yalnızlığa itilmesindeki ilk kırılma, Ankara’nın mezhepçi Suriye politikası nedeniyle yaşandı. Bu politika, İran başta olmak üzere Ankara’nın bölgedeki Şii aktörlerle ilişkilerinde “soğuk savaş”ı andıran gerilimlere neden olmuştur.

Ankara’nın Bağdat’la ilişkileri ise 2009’da bu ülkedeki seçimlerde Sünnileri desteklemesinden bu yana artan ölçüde bozularak seyrediyordu.

Ankara’nın İsrail’le 31 Mayıs 2010’daki filotilla olayı nedeniyle kopan ilişkilerini vurgulamak gerekir. İsrail’in 22 Mart’taki özründen sonra ilişkilerin normalleşmesinde beklenen somut adımlar henüz atılamamıştır.

Önemli politik aktörlerle ilişkiler söz konusu olduğunda Ankara’nın bugün Doğu Akdeniz havzasındaki tek dostu Hamas’tır.

Mezopotamya’daki tek yakın dost ise Kürdistan Bölgesel Hükümeti’dir.

Türkiye bugün Ortadoğu’nun yalnız adamıdır.

Türkiye’nin Ortadoğu’da politika yürütme zemini Soğuk Savaş sonrasında hiç bu kadar daralmamıştı.

Davutoğlu’nun İslamcı ve Sünnici politikalarının Türkiye’yi 4 küsur yılda getirdiği nokta maalesef budur.

Davutoğlu, telif hakkı kendisine ait olan “komşularla sıfır sorun”, “entegre dış politika” ya da “çok boyutlu dış politika” gibi kavramlarla düşünerek herhangi bir dış politikayı kurgulayacak zemin, araç ve imkanlardan bugün yoksun bulunmaktadır ve bu dramatik tablonun sorumlusu da en başta kendisidir.

Aradan geçen dört yıllık süre zarfında Avrupa Birliği’yle siyasi ilişkiler erozyona uğramış, Türkiye’nin AB perspektifi, Ortadoğu’ya yumuşak güç yansıtmaktaki inandırıcılığını kaybetmiştir. AKP hükümetinin Gezi protestolarına verdiği baskıcı ve otoriter reaksiyon AB ile ilişkileri daha da geriye götürmüştür.

Gezi protestolarının baş tetikleyicisi ise yine dışta olduğu gibi içeride de AKP iktidarının izlediği İslamcı politikalardır.

ABD’yle ilişkilere gelince...

İkili ilişkiler her zamanki gibi önemini koruyor ama bu ilişkilerin dayandığı çok taraflı bölgesel işbirliği konularında sıkıntılar yaşanıyor.

İsrail’le normalleşme sürecinin durağanlığından yukarıda bahsettik.

Erdoğan, Beyaz Saray’da gönülsüz biçimde 2’nci Cenevre Süreci’ne angaje olmuşsa da bu süreç de ilerlemediğinden Türkiye, Suriye’de izlediği yanlış politikanın kendisini mahkum ettiği kısır döngüden kurtulamıyor.

Türkiye’nin İslamcı, Sünnici olmanın da ötesinde yer yer Osmanlıcı söylemlerle desteklenen bir hegemonya arayışındaki yanlış dış politikasının, maharetle yürütülmesi halinde bile dibe vurması, her koşulda sadece bir zaman sorunuydu.

Çıkışın ön koşulu bu politikanın en kısa sürede terk edilerek Avrupa’yla entegrasyon sürecinin canlandırılması, Ortadoğu’da ise demokrasi, özgürlükçülük, çoğulculuk, laiklik ve eşitlik temelinde yeni bir ahlaki üstünlüğün inşa edilmesidir.

Mamafih, mevcut iktidar kadrolarıyla bunun yapılması imkansızdır. Onlar endemik krizin sorumlusudurlar.

More from Kadri Gürsel

Recommended Articles