Ana içeriğe atla

Suudi Arabistan’da Hizmetçi Olmak

Suudi Arabistan’da, ev işlerinde çalışanlara kötü muamele sorunu devam etmektedir.
Indonesian workers ready to fly to Saudi Arabia to work as maids wait at a shelter during a police inspection in Bekasi, Indonesia's West Java province, June 22, 2011.  Indonesian President Susilo Bambang Yudhoyono decide to apply a moratorium on sending Indonesian workers to Saudi Arabia be effect on August 1 after a 54-year-old Indonesian maid was beheaded on Saturday, convicted of murdering her Saudi employer, Yudhoyono said on Thursday on a live TV broadcast. Picture taken June 22, 2011.   REUTERS/Sulth

Suudi Arabistan’da, ev işlerinde çalışanların uğradığı kötü muamele, tekrar gündemde. Bu defa haberlere konu olan kişi, temmuzda Orange County’de çalıştığı malikâneden kaçan ve hikâyesi çok tanıdık olan 30 yaşında Kenyalı bir kadın.

Olayla ilgili, bir Suudi prensin eşi olan Mişal El Ayban insan kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklandı, ancak 5 milyon dolarlık kefalet karşılığında sonradan serbest bırakıldı. İddialara göre pasaportu elinden alınan Kenyalı hizmetçi, malikânede zorla tutuldu, uzun saatler çalıştırıldı ve kendisine söz verilen ücreti alamadı.

2006’da bir diğer olayda, Hümaydan El Türki isimli kişi, hizmetçisine kötü muamele ve cinsel saldırı suçlarından 28 yıllık cezaya çarptırılmış ve Colorado’da hapishaneye konmuştu. Londra’da beş yıldızlı bir otelde meydana gelen olaydaysa bir Suudi prens, erkek hizmetçisini öldürmüştü. Prense ömür boyu hapis cezası veren İngiltere, Suudi Arabistan’la tutuklu mübadele anlaşması imzalayınca 2012’de prensi Riyad’a iade etmişti.

Bir milyonu aşkın Afrikalı ve Asyalı hizmetçinin istihdam edildiği Suudi Arabistan’da, çaresizlikten intihar eden hizmetçilerin haberleri düzenli olarak basında yer alır. Hizmetçiler, bakmakta oldukları çocuklara ve yaşlılara kötü muamele etmekle, hatta işverenlerine büyü yapmakla suçlanır. Bu olaylar, münferit vakalar olmaktan çıkmıştır. Öyle ki Suudi Arabistan’da kadın aydınlar ve yazarlar, ev işçilerinin ve onların öncülü olan köle ve cariyelerin dramına odaklanmaktadır. Örneğin, romancı Omayma El Kamis, bu insanların hayatlarını muazzam bir romanda hikâyeleştirdi ve sosyal medyada da mağduriyetlerine dikkat çekmeye devam etmektedir.

Kötü muamele vakalarının sayısına bakılınca bunun artık durdurulması zor bir gidişat olduğu anlaşılıyor. Geçmişte yaşanan olaylar üzerine Bakanlar Kurulu, bu işçilerin yasal statüsünü düzenlemeye çalışmış olsa da gönülsüzce atılan bu adımlar işe yaramamıştır.

En son 17 Temmuz’da, ev işçilerini korumaya dönük yeni bir yasa daha kabul edildi. Çalışma Bakanı Adil El Fakıh’ın dediğine göre yasanın amacı, işverenle çalışan arasındaki ilişkileri düzenlemek, her iki tarafın da haklarını korumak ve çalışanların çalışma koşullarını belirlemek. Basının övgüyle karşıladığı yasa, ev işçilerinin durumunu iyileştirecek, tarihi bir adım olarak takdim ediliyor.

Ancak yasanın, savunmasız kadın işçilerin durumunu nasıl iyileştireceğini anlamak zor. Zira bu insanlar, özel mülklerin duvarları ardında cereyan eden kötü muameleye en fazla açık olan kesimdir. Kötü muameleye maruz kalan Suudi kadınlar bile, şikâyetlerini polise ve adli mercilere bildirirken bir dizi engelle karşılaşmaktadır. Yabancı ev işçilerinin Suudi kadınlardan daha etkin bir şekilde yargıya erişebileceğini düşünmek, en hafif deyimiyle aşırı iyimserlik olur. Soruşturmaları yürüten güvenlik kolları ve mahkemeler, bariz bir şekilde ataerkil ve önyargılı davranmaktadır. Suudi toplumunun kendisi bile, ev içerisinde nelerin şiddet ve kötü muamele teşkil ettiği konusunda hâlâ net bir fikir sahibi değildir. Üstelik yeni yasa, çalışanın işverene itaat etmesini şart koşuyor. Tıpkı hükümdara itaat etmesi beklenen Suudi yurttaşları gibi.

Suudi Arabistan’ın ev işçisi ithal etmesi, 1962’de ABD Başkanı John Kennedy’nin baskısıyla köleliği kaldırmasından sonra başladı. Bu, ABD’nin Suudi iç işlerine karıştığı nadir olaylardan biriydi. ABD, o dönemde Yemen’de cumhuriyetçilerle monarşi yandaşları arasında süren kanlı çatışmalar yüzünden Mısır’la karşı karşıya gelen Suudi Arabistan’a arka çıkıyordu. ABD, Mısır lideri Nasır’ın Yemen’deki etkinliğini kırmaya çalışan Suudilere destek amacıyla savaş uçaklarını kaldırmaya hazırlanıyordu. O yıllarda Mekke ve Riyad’da hâlâ harıl harıl çalışan köle pazarları vardı. Böyle bir ülkenin yanında saf tutmak, ABD’nin Amerikan kamuoyunda kolayca savunabileceği bir şey değildi.

Köleliğin kaldırılmasından sonra, ilk olarak zenginler dışarıdan hizmetçi getirmeye başladı, önce Arap ülkelerinden, sonra da Afrika ve Asya’dan. Petrol üretiminde 1973’te yaşanan ilk patlamayla birlikte yabancı hizmetçiler, yeni oluşan orta sınıfın evlerinde de olağan hale geldi. Fakir ülkelerden hizmetçi getirmenin maliyeti oldukça düşmüştü.

Çoğu öğretmenlik yapan az sayıdaki çalışan kadın, geniş ailelerden oluşan ve misafir ağırlamayı seven bu toplumda, hizmetçileri olmadan yapamazdı. İddialı ev hanımları için ise, evin içinde birkaç tane hizmetçiyi yönetmek, saygınlık ve sosyal statü haline geldi. Hizmetçiler, milliyetlerine göre sınıflandırılır, İngilizce konuşan Asyalılar Afrikalılara göre daha fazla prestij kazandırırdı.

Dini ve sosyal uyum arayan aileler ise, Endonezya ve Bangladeş’ten gelen Müslüman hizmetçileri tercih etti. Buna rağmen bekâr Müslüman hizmetçiler de gayri Müslim meslektaşlarının yaşadığı travmalardan muaf olamadı. Suudilerin gözünde Müslüman hizmetçi, tek başına seyahat eden, yabancı bir aileyle yaşayabilen, güvenilmez bir insan olarak görülmeye devam etmektedir. Göçmen işçi olarak gelen Müslüman kadınların durumu, işverenle daha rahat ilişki kurmaları sayesinde bir nebze de olsa hafifliyordu. Bu kadınların yaşadığı mağduriyetler, Hindistan ve Endonezya’da kadın grupları tarafından etraflıca belgelenmiştir. Zira bu gruplar, Suudi Arabistan gibi ülkelerde çalışan soydaşları hakkında kamuoyu oluşturmuş, işçi göçüne el atması için hükümetlerine baskı yapmıştır.

Suudi cephesinde ise hükümet, ödül olarak prenslere hizmetçi ithal etme belgesi dağıtmaya devam etmektedir. Prensler de, ya saraylarını ucuz emek gücüyle doldurmakta ya da izin belgelerini sıradan vatandaşlara satmaktadır. Kimi Suudiler ise, izin belgesi almak için kendileri başvurmakta, hizmetçi ithalinden sorumlu devlet dairelerinde torpili olanlar da bu belgeleri almaktadır.

Yasal olarak istihdam edilen hizmetçilerin yan ısıra, sınır dışı edilme tehdidi altında olan, sayısı meçhul kaçak ev işçileri de Suudi Arabistan’da çalışmaktadır.

Ne Suudi yetkililer ne de işçilerin ana vatanları, bu petrol zengini ülkede süregelen esaret dramını çözmek niyetindedir. Uluslararası çalışma örgütleriyle küresel insan hakları kuruluşları, uzun yıllardır denetim ve soruşturmadan uzak tutulan bu trajediyi ifşa eden yıllık raporlar yayınlamaktadır. Yabancı hükümetler, göçmen işçilerin ülkelerine para göndermeye devam etmesi için can atmaktadır. Zira bu sayede yoksul aileler hayatta kalabilmektedir. Dolayısıyla bu konuyu mesele etmeleri beklenmez. Böylece bu hükümetler, yurt dışında ev işçisi olarak çalışan kendi kadınlarının mağduriyetinde suç ortağı olmaktadır.

Suudi Arabistan’ın da yakın zamanda harekete geçmesi beklenmez, ne yabancı ev işçilerinin sayısını kısıtlama konusunda, ne de bu kişilerin yasal hakları ve korunması konusunda.

Ev işçileri, Suudi Arabistan’ın toplumsal ve siyasi yaşamında bir dizi işlev görüyor. Orange County’de nezarethaneye düşen prensesin imgesi sadece bir mahcubiyet sebebi olurken, ülke içinde hizmetçilerin varlığı, yerel halka ayrıcalıklı vatandaş olduklarını, evde bile bedensel işlerden muaf olduklarını hissettirmektedir. Ev işçileri aynı zamanda, Suudilerin tembel bir halk olduğunu, bedensel iş yapmaktansa işsiz kalmayı tercih ettiğini de çarpıcı bir şekilde anımsatmaktadır.

Hizmetçiler, toplumsal ve siyasi haklardan mahrum Suudi kadınının sosyal hiyerarşinin en dibinde hissetmemesi açısından da önemlidir. Zira her zaman kendisinden daha kötü halde olan bir hemcinsi vardır. Suudi kadını, aşçı ve temizlikçi rolünden çıkıp, içinde birkaç hizmetçinin çalıştığı bir evin yöneticisi olmaya başladıkça halk arasındaki imgesi de korunan ve özen gösterilen bir “cevhere” dönüşmektedir.

Birçok fakir Suudi ailesi, bırakın hizmetçi tutmayı, ev sahibi bile olamazken, varlıklı kesimler birden fazla hizmetçi tutarak ayrıcalık ve prestij gösterisi yapabilmektedir. Kadınların iş hayatına katılımının yüzde 15-20 gibi düşük bir düzeyde seyrettiği göz önüne alınırsa yabancı hizmetçiler, çalışmayan kadınlar için bir ihtiyaç değil, bir lükstür.

Ulusa aidiyetle kazanılan haklardan mahrum, büyük bir yabancı işçiler kitlesinin oluşturduğu tezat, milliyet ve vatandaşlığı tanımlamanın tek yolu haline gelmektedir. Yabancı işçiler ordusu, bugün tam anlamıyla Suudilerin karşısında kendini tanımladığı “öteki” haline gelmiştir.

Kalabalık uluslararası havalimanları gibi mekânlarda giyimlerinden ayırt edilen Suudiler- erkekler uzun beyaz entari, kadınlar siyah çarşaf giyer- aidiyetlerine dair gözle görülür tek imgeye sahip çıkmaktadır. Suudilerin insan hakları ve siyasi özgürlükleri sürekli ertelenirken, onların milliyetten anladığı şey, kolayca hizmetçi tutabilen bir tüketim toplumuna ait olmaktan ibarettir. Dev petrol geliriyle ihya olan hükümet, yurttaşlığın tüketim hakkı olarak anlaşılması için ne gerekiyorsa yaptı. Yabancı hizmetçi,  Suudilerin kendini tüketime- ve sıkça da kötü muameleye- kaptırmasının sadece bir yönüdür.

O sessiz, itaatkâr, çelimsiz hizmetçi, varlığı görülen, ama sesi duyulmayan, fakir ve güçsüz “öteki”dir. Hizmetçinin mağduriyeti, ancak Suudiler kendi hakları ve kendilerinden daha az zengin ve imtiyazlı olanların hakları arasında bir denge kurunca sona erebilecek.

Bu da ancak yurttaş olanla olmayanın, fakirle zenginin eşit şekilde hukukun üstünlüğüne tabi olduğu zaman mümkün olacaktır. Böyle bir ilerleme için kritik olan nokta, Suudilerin muğlak kollektif hakları bırakıp kendileri ve başkaları için bireysel hakları benimsemesidir. Yabancı hizmetçilere hem kraliyet mensuplarının hem sıradan kişilerin kötü muamele etmesi, derinlere kök salmış bir siyasi hastalığın belirtisidir. Bu hastalık, Suudilerin kendileri ve başkaları hakkında beslediği mitler temelden sarsılmadıkça düzelemez.

Madawi Al-Rasheed, Londra King College’de sosyal antropoloji profesörüdür ve “En Eril Devlet: Suudi Arabistan’da Toplumsal Cinsiyet, Din ve Siyaset” isimli kitabın yazarıdır. Çalışmalarından başka örnekleri şu adreste bulabilirsiniz: http://www.madawialrasheed.org; Twitter hesabı: @MadawiDr