Ana içeriğe atla

Erdoğan, Erdoğan’a karşı

Erdoğan, kendisini dar siyasi alana sıkıştırarak en güçlü hasmını kendisinde yarattı. Önünde iki seçenek var: İnat veya kıvraklık.
Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan addresses members of parliament from his ruling AK Party (AKP) during a meeting at the Turkish parliament in Ankara June 25, 2013. Turkish anti-terrorism police detained 20 people in raids in the capital Ankara on Tuesday in connection with weeks of anti-government protests across the country, media reports said. The unrest began at the end of May when police used force against campaigners opposed to plans to redevelop a central Istanbul park. The protest spiralled int

Herkes Recep Tayyip Erdoğan’ı merak ediyor. Buna son dönemde ziyaret ettiğim Avrupa şehirlerinde tanık oldum, analizlere en uzun zamanı ayırdım. Türkiye içinde ve dışarda merakla endişenin kıvamlı bir karışımı söz konusu. 

Erdoğan ne yapmak istiyor? 11 küsur yıl önce yeni bir siyasi sınıfı parlamentoya taşıyan, asker güdümlü vesayetin kafesini kırarak anti-demokratik zihniyeti hayli gerileten, reform vizyonunu yıllarca canlı tutmayı başaran istikrarlı bir partinin popüler lideri olarak ulusal bir yenilenme projesinden kişisel bir iktidar ve ikbal projesine geçiş mi yaptı? 

Yoksa, dışardan açıkça farkedilmeyen bir korku bulutu içinde, küreği hasarlı bir gemi gibi, muğlak bir geleceğe mi ilerlemekte? 

Pek çok kişiye göre Gezi Parkı’ndan yayılan şehir protestosu dalgasından en büyük zararı Erdoğan aldı. Bu gözleme göre, Başbakan’ın meydanlardaki orantısız şiddeti, siyaset alanına aynı orantısızlıkla taşıyıp, sırtını ısrarla ‘millet iradesi’e yaslamasının uzun vadede bir anlamı olmayabilir. Erdoğan, kendi çevresince üretilen dokunulmaz kişilik tabusunun ve kült oluşturma çabalarının beklenmedik bir anda yıkılışına tanık oldu. Yıkma hareketini sayısal olarak küçümsemeye çabalasa da, kapıldığı öfke dili bunu kolayca ifşa etti. 

Türlü çeşitli – çoğu nazik – sinyallere ve uyarılara rağmen son günlere kadar aynı dil ve tavırda inat etmesi, ülkenin geleceğiyle ilgili soru işaretlerini beslemekten başka hiçbir işe yaramıyor. En son, sokak protestolarının sivil muhatapları arasında yer alan Taksim Platformu’nu ‘ayak ne zaman baş oldu?’ sözleriyle aşağılaması, öfkeyi ve endişeyi dindirmek yerine kabartıyor. 

Sorulara geçerli cevaplardan biri, siyaset tarihinde gizli. Uzun süre ülke yönetimi ve parti örgütleri üzerinde köklü egemenlik kuran liderlerin önünde iki tercih belirir: Siyasi istikrarı desteklemek için kendi varislerini hazırlayarak ve mutabakatı güçlendirerek bir saygın devlet adamı olmaya doğru evrilmek veya kendi kendisinin en büyük hasmı haline gelmek. 

Son performansı ardından, Erdoğan ve Thatcher’ın arasında kurulan benzerliğin bu yüzden önemsenmesi gerekli. Sadece ’10 yıl yorgunluğu’ değil bu. Muhalefetin iyice cılızlaştığı ve skolastik düşünceyle periferide kaldığı bir ortamda rakipsiz olmanın yarattığı kolaycılık iyice su yüzüne vurmuş durumda. 

Kitleler nezdinde hala kuvvetli görünmeye büyük enerji sarfetse de de, Erdoğan, ülkesinin hızla acilleşen reform takvimi ile görevi arasına kendisini koyma tercihinde inat ediyor. Ettiği ölçüde sabırlar ve toplumsal doku zorlanıyor. PKK’nın siyasi kanadı olan BDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, Kürt Barış Süreci’yle ilgili olarak ‘çok sıkıntılı 10-15 gün geçirdik. Kopabilirdi’ şeklinde konuşması, yine doğrudan Erdoğan’ın yönetme tarzını hedef alıyor. 

Ülkenin müttefikleri arasına yayılan endişelerden çok daha önemlisi. AKP’nin kendi içine yayılmaya başlayan kuşkular. Partinin ileri gelenleri, içerde filizlenen ve geri dönüşü pek de mümkün görünmeyen huzursuzluğu şimdiye kadar saklamayı başardı. Ama, Erdoğan’ın iyice su yüzüne vuran ‘herşeye karar veren tek adam’ halinin, aldığı kararlardaki yüksek risk boyutunun ve acil gündemin farkında olan bazı kilit bakanlar arasında tepkilere yol açtığı, bazı itirazların alışılmamış bir açıklıkla başbakana iletildiği de biliniyor. 

Askeri vesayetin hayli zayıfladığı bu dönemde, müdahaleci dış etkenlerden bağımsız olarak, Erdoğan’ın baskın tarzının ortaya çıkardığı bu yeni durum, zaten sırtı yüklü olan AKP’nin üst noktalarında stresi iyice artırmış durumda. Bu hal, Istanbul için açık bir referanduma dönüşecek olan Mart 2014 yerel seçimlerine kadar örgüt içinde negatif enerji üretmeye mahkum. 

İyice netleşen görüntü şu: Oranı hala yüzde 65’lerde duran büyük bir seçmen kitlesinin yeni bir anayasa, demokratik hak ve özgürlüklerin teslimi ve adalet üretecek denge - denetim sisteminin kurulmasıyla ilgili AKP’den beklentileri ile Erdoğan’ın mevcut siyasi belirsizlikleri hafife alırcasına kurguladığı kişisel siyasi projesi arasında problemli bir senkronizasyon bozukluğu, tehlikeli bir makas açıklığı var. 

Semih İdiz’in Al-Monitor’deki son analizinde isabetle vurgu yaptığı gibi, AKP’nin yönetimde güçlü bir oyla tutulduğu Türkiye muazzam bir sosyal laboratuar görünümünde, ve buradaki deneyler büyük incelik ve ustalık istiyor. Sorunlar buharlaşmayacak ve talep sahipleri sesini kısmayacak. 

Oysa son üç yıldır Erdoğan masası üzerindeki büyük medyadn okumalara (Kürtler, Aleviler, laikler, Halki Ruhban Okulu’nun açılması, Suriye, Kıbrıs, İsrail, Ermenistan…) sistematik ve stratejik bakışlar üreten, sorumlulukları ehillere dağıtan bir liderlik yerine, çözümde çelişkili, yetersiz veya gecikmeli, dilde abartılı, uygulamada tekilci davranan bir liderlik sergiliyor. 

Taksim olayları, Pandora’nın Kutusu’ndan yeni hayaletleri çıkardı. Şehirler artık farklı olacak. Sosyal basıncın arttığı bu dönemde, reform aşamasına gelen Kürt Barış Süreci’nin Erdoğan’ı daha dar bir alana sıkıştıracağı kesin. Ancak, görevde iyice pişen bu siyasetçinin ne kadar kıvrak olduğu da unutulmamalı. 

Erdoğan’ın güveni sarstığı doğru. Ama şapkasında hala bazı tavşanları sakladığını düşünenler, Barış Süreci’nde şaşırtma ihtimaline dikkat çekiyorlar. Karamsarlara göre, ‘bu yaz da böyle geçecek ve herşey Mart 2014 yerel seçimlerine kadar oyalanacak, zira Erdoğan hiçbir şeyi kaybetmek istemiyor.’

Kesin olan şu: Erdoğan’ın işi çok daha zor, çünkü çıtayı kendisi yükseltti, başkası değil.