Ana içeriğe atla

Obama-Erdoğan: Suriye’de gaza basmak

Obama-Erdoğan: Suriye’de gaza basmak
U.S. President Barack Obama (R) shakes hands with Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan after a bilateral meeting in Seoul March 25, 2012. Both leaders will attend the 2012 Nuclear Security Summit in Seoul on Monday. REUTERS/Larry Downing  (SOUTH KOREA - Tags: POLITICS MILITARY) - RTR2ZUE9

Çok değil, iki hafta kadar önce, bir AB ülkesinin Ortadoğu’nun sosyal dokusunu çok yakından bilen, kitaplar yazmış, ‘derin’ Suriye uzmanı diplomatıyla yemek yemiştim. Vahşetin insani boyutlarıyl mülteci trajedisiyle ilgili konu açılınca acı acı güldü. ‘Daha kıyıma başlamadı bile, başlayınca neler olacak görürsünüz’ dedi.

Banias’ta yaşanan Sünni tehcirini ve El-Bayda’daki katliamı duyunca bu konuşmayı hatırladım. Şurası açık ki, Beşar Esad şimdiye kadar elindeki dehşet menüsünün sadece ilk sayfasını gösterdi. Şimdi yavaş yavaş elini açıyor.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Banyas ve El Bayda olaylarını bilinen öfkesine öfke katarak karşıladı hafta sonu. Sesini daha da yükselterek Esad’ın bunların bedelini ödeyeceğini söyledi. Hemen ardından da, güvenlik güçlerine Türkiye sınırı yakınındaki Suriye saldırılarında kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığını araştırma talimatını verdi.

Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Washington DC’de ABD Başkanı Barack Obama ile yapacağı görüşmeye, elinde kimyasal silah kullanımı konusunda olmasını umduğu kanıtlarla gitmek istediği kesin. Bu ziyaret, giderek uluslararası denetimden çıkarak, karmakarışık bir çatışmalar tiyatrosuna dönüşen bölgenin geleceğiyle ilgili yeni bir dönemece işaret edebilir.

Washington buluşması, öfkeli olduğu kadar sabırsız Erdoğan’la, iki arada bir derede, kararsız kalmış Obama’yı dinamit lokumu gibi bir gündemde karşı karşıya getirecek. Sabırsızlanan sadece Türkiye değil, aynı zamanda Suudi Arabistan; bunlara Ürdün ve Lübnan’ı da eklemek gerekir.

Obama kırmızı çizgilerinin üzerinde duruyor. Gerek dışarıda gerekse içerde, sürdürdüğü mütereddit tavır nedeniyle artan baskılara uzun bir süre daha direnemeyecek. John McCain gibi ‘kırmızı çizgiler eridi’ diyenlere, ‘başında uçuşa yasak bölge oluşturma konusunda kararlı olsaydı bu noktaya gelinmezdi’ diyenler de eklendi şimdi.

Esad, kararsızlığın en kötü karar olduğunun bilincinde, manevra kabiliyetini geliştiriyor. Washington’da iki uzmanın New Yorker’dan Dexter Filkins’e anlattığı gibi, önce topçu bataryası ateşiyle başladı, ardından helikopterleri havalandırdı, uçaklar uçtu, ve orada burada kimyasal silahlar kullanmaya başladı. Askeri istihbarat uzmanı Joseph Holliday ve Obama'nın kitlesel imha silahları konusundaki eski başdanışmanı Gary Samore, katledilenlerin sayısındaki sayısal artışa dikkat çekerken, Esad'ın kimyasal silahların hem taktik hem de siyasi değerlerini test aşamasına geçtiğini söylüyorlar.

Şam’ın en büyük avantajı, vahşeti sona erdirmede Washington’un kilit kurumlarında yaşanan tarihsel fikir ayrılığı, bölünme.

Zaman kimseyi beklemiyor. Erdoğan ziyaretine hazırlanırken, İsrail meşru sayılabilecek nedenlerle Suriye’yi doğrudan hedef alan bir dizi askeri operasyon gerçekleştirdi. Kimse, ABD’nin bilgisi dahilinde gerçekleşen bu operasyonların kendi çaplarıyla sınırlı kalacağını düşünemezdi, öyle de oldu. Şurası bir gerçek ki, Suriye krizi olanca riskleriyle bölgeye halka halka yayılıyor. Tetikleyebileceği negatif dinamik kapsamı öyle geniş ki, herhangi bir süper gücün buna sessiz kalması bir lüks olur. Bu aşamada bilinmeyen nokta, İsrail’in askeri ve istihbari açılardan devreye girmesinin ABD nezdinde risk artırıcı mı, oyun-değiştirici olarak mı görüldüğü. Bunun cevabı çok önemli.

Suriye bütün bölgeye kriz ve felaket radyasyonları yayıyor. Yerlerinden edilen sayısı 4 milyona yakın. Ülke dışın akaçanların sayısı 1.2 milyonu geçti. Bunların yaklaşık 300 bin kadarı Türkiye sınırları içindeki kamplarda barınıyor. Bu sayı kısa sürede üç misline katlanabilir.

Türkiye, Arap Uyanışı’nı izleyen Suriye krizinde başından bu yana ahlaki açıdan doğru yerde durdu. Bu temel  noktada köklü ve sert eleştirilerin haksızlığı şu argümanda eriyordu: ‘Bir komşunuzla sıfır problem düzeyine erişmeniz için komşunuzun da benzer hedefi gütmesi gerekir.’

Ankara’nın siyasetini baştan sona mahkum eden görüş, gerçekçiliğe dayanmamakta. Ancak, Türkiye’nin doğru ahlaki duruşunu, naiv umutları gölgeledi. Önce Esad’ın değişeceği, ardından da muhalefetin kısa sürede onu devireceği yanılsaması ağır bastı. Kendi ekonomik gücüne aşırı güven ile Esad’a duyulan duygusal tepki, mültecilerin dış dünyayla koordinesiz barınımı ve muhalefetin selektif desteklenmesi hatalarını beraberinde getirdi. Çok aşırı ve yüksek sesle konuşuldu.

Bununla birlikte, hatalar ne olursa olsun, Ankara bugün Beyrut, Amman ve Kudüs’le ile aynı teknede; aynı sorunlarla yüz yüze. Sorunun büyüyerek yayılmasında sorumluluğun kime ait olduğu belli, ve çözümün küresel istikrar açısından hayatiyeti de ortada.

Böyle bir vahşet-kararsızlık konjonktüründe İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi, Obama’nın son bölge ziyaretinden hatırlanan en somut, olumlu adım. Önemi, İran’dan gelen sert tepkilerden zaten belli olmuştu. Şu net ki, iki ülke arasında buzların erimesiyle – her ne kadar bu erime uzun vakit alacak gibi görünse de- yeni bir oyun-değiştirici ortaya çıkabilir.

Bu gelişmeye rağmen Ankara ile Washington arasında hem Irak hem de Suriye nedeniyle yaşanan görüş ayrılıklarını sağduyulu bir çerçeveye oturtmak zor.

Çünkü her iki ülkedeki kargaşa birbirine sıkı sıkıya bağlı: Şii-Sünni husumeti, artan El Kaide varlığı, İran bağlantısı, öteki uçta Hizbullah üzerinden Akdeniz’le buluşan tehdit kuşağı. Kendi iç kamuoyu araştırmalarda (HuffPost/YouGov, Times/CBS News) her ne kadar ‘çizmeyi çekme’ aleyhtarlığı yüzde 60’lar civarında olsa da, ABD yönetiminin her çekingen günü bölgedeki istikrarlı demokratik güçler üzerindeki baskıyı artırıyor.

The National Interest’te Dov Friedman’ın yazdığı gibi ABD, Erbil yerine Bağdat’ı tercih etmekten vazgeçmelidir. Bunun sebebi açıktır: ABD’nin tercihi olan Maliki’nin tercihi, bölgedeki kilit ülkelerin hiçbirinin çıkarına değildir: İran ve Suriye hariç. Kaldı ki, Türkiye’nin Kürt reformu için son siyasi tercihi ile Suriye’deki durum sonunda oradaki Kürt varlığının yakaladığı dinamik, Irak Kürdistan’ı içindeki siyasal enerji boşalması ile buluştuğunda, ortaya asla gözardı edilmemesi gereken bir oyun-değiştirici olgu ortaya çıkmıştır.

Erdoğan, şayet Friedman gibi gerçekçi analistlerin argümanlarıyla Ankara’nınkileri sağlam ve sakin bir dille harmanlayıp Obama’yı ortak, yeni bir Irak politikasında ikna ederse, İsrail ile yakınlaşma kadar önemli bir adım daha bölgenin kaderini İran ve Suriye aleyhinde etkileyecektir.

Ama esas meydan okuma Suriye konusunda. The New Yorker’dan Filkins’in özetine göre Obama bu aşamada üç askeri opsiyona sahip: Uçuşa yasak bölge ilan etmek, muhalefeti silahlandırmak ve Esad’ın elindeki kimyasal silahları etkisiz kılmak. Bunlar tam da Erdoğan’ın beklentileri. Başbakan geçenlerde önceliğin Suriye hava güçlerinin muhalefete üstünlüğünü kırmak olduğunu söyledi. Açıkça ilan edilmese de Türkiye’nin kabusu, Esad’ın kimyasal silahlarını yoğun nüfusun yaşadığı sınır bölgelerine yöneltme ihtimali. Ama her iki konuda da son derece düşündürücü gerçekler var. Suriye, İsrail’le savaş hali nedeniyle dünyanın en kesif hava savunma sistemlerinden birine sahip. Esad’ın 60’tan fazla depoda, kimyasal silahları nerede sakladığı, nereye kaydırdığı bilinmiyor. Bunlar karmaşık konular. Obama görüşmenin bir aşamsında Erdoğan’a ‘peki sizin somut bir çareniz var mı?’ diye kestirip atabilir.

Daha da karmaşık olan konu, muhalefetin nasıl, hangi sürat ve formatta silahlandırılacağı. Bölgede, özellikle Irak’ta El-Anbar üzerinden El Kaide ve Çeçen savaşçıları mıknatıs gibi savaşın içine çektiği, önceden verilmiş bazı silahların akıbetinin bilinmediği ve muhalif silahlı birimlerin paramparça manzarasın da düşünülürse, burada da karmaşık tartışmalar yaşanacağı kesindir.

Geriye, derinleştirilecek ve uluslararsı güçleri de içine çekecek bir Libya tipi savaş hali yerine, değişen parametrelerin de devreye girmesiyle şekillenmeye başlayan esnek bir konfigürasyon kalıyor.

Acaba, son zamanlarda sağda solda dile getirilmeye başlandığı gibi, Şam’da bir kapalı operasyona, ‘saray darbesi’ne, mevcut hakim Baas gücü içerisinden bir ekiple uzlaşmaya dayalı ‘merkeziyetçi’ (recentralized) bir çözüm modeli arayışına odaklanmak daha doğru olmaz mı? Şu açık ki, en kabul edilebilir çıkış bu olacaktır.

Ortaya çıkardığı tüm risklere rağmen İsrail’in aktif hali, yeni soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Son haberlerde İsrail’in ‘bazı bölgesel güçlerle’ (Suudi Arabistan, Ürdün, Türkiye?) istihbari işbirliğini artırdığı bilgisini de saydığımızda, öncelikler netleşiyor: Suriye’nin daha etkin biçimde tecridi, İran’la kara ve hava bağının kesilmesi, muhalefet için hedef seçiminin kolaylaşması.

Değişen konjonktür iki liderin gündemine nasıl etki eder? 

Tahmin etmek güç. Ama şurası kesin: Dünya eğer Suriye kabusundan bir an önce kurtulmak istiyorsa, bunun yolu ABD’nin Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Lübnan ile koordineli yeni, sonuç odaklı bir yol haritası kurmasından geçiyor.

Çok zor, ama imkansız değil. Obama karar verirse, tabii. 

More from Yavuz Baydar