Ana içeriğe atla

Amerikan bombasının koruması altında Ortadoğu politikası

Amerikan bombasının koruması altında Ortadoğu politikası
Patriot missile installation is pictured at a positions near the city of Kahramanmaras, February 23, 2013. Germany's defence minister inspected Patriot missile batteries close to the Syria-Turkey border on Saturday and said they delivered a "clear warning" to Damascus that NATO would not tolerate missiles being fired into Turkey. Thomas de Maiziere and his Dutch counterpart Jeanine Hennis-Plasschaert travelled to the Turkish cities of Adana and Kahramanmaras to inspect the batteries provided by their countr

AKP hükümetinin Baas rejimi ile stratejik işbirliğini geliştirmeye öncelik verdiği geçmiş yıllarda Suriye ordusunun envanterindeki kimyasal silahlar ve balistik füzeler, Türkiye’yi yöneten yeni-İslamcı siyaset sınıfı tarafından ülkeye yönelik bir stratejik tehdit unsuru olarak görülmezlerdi.

Çünkü Türkiye’nin o dönemde yumuşak gücünü kullanarak Suriye’yi dönüştürdüğü ve hatta entegre etmeye başladığı varsayılırdı. İki ülke arasında vizeler kaldırılmış, temaslar görülmedik ölçüde artırılmıştı.

Misal, 22-23 Aralık 2009’da Şam’da düzenlenen “Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyde Stratejik İşbirliği Konseyi Birinci Toplantısı”nda iki ülke arasında eğitim, kültür, ticaret, güvenlik, sağlık, sulama, tarım, toplu konut ve diğer alanlarda 50 adet anlaşma, mutabakat muhtırası ve işbirliği protokolü imzalanmıştı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu patentli “Komşularla Sıfır Sorun” adlı politik stratejinin pek çokları tarafından taçlandırıldığı yakın zamanlardan bahsediyoruz...

Toplantının ortak bildirisinde, ilginç bir paradoksu ifade eden şu paragraf vardı:

“Taraflar, Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılması gerektiği konusunda görüş birliğine sahip olarak, İran’ın nükleer programı bağlamında devam eden diyalog ile ilgili son gelişmeleri gözden geçirmişler ve tüm ülkelerin nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla kullanma hakkına sahip olduğu anlayışıyla, bu soruna diplomatik bir çözüm bulunmasının önemini vurgulamışlardır.”

Burada açıklanması gereken bir çelişki gibi duran, NATO üyesi Türkiye’nin Barı karşıtı Suriye ile birlikte, “nükleer silahlardan arındırılmış bir Ortadoğu’yu arzuladığını” ilan etmesi idi.

“Nükleer silahsız Ortadoğu” Türkiye’nin 2009’un Ocak ayındaki Davos ile 2010’un mayısındaki Mavi Marmara olayları arasında zirve yapan İsrail karşıtlığı politikasının unsuru olmuş tematiklerden biriydi. 

Temenninin kendisinde bir tuhaflık yoktu aslında. Herkes, ya da herkes değilse büyük bir çoğunluk, Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılmasını ister. Ama bunu isteyen Türkiye olunca orada durup düşünmek lazım.

Çünkü Türkiye, İsrail’le birlikte topraklarında nükleer silah bulunduran iki Ortadoğu ülkesinden biri.

İsrail’in bir nükleer güç olduğu da dünyada herkesin bildiği bir sır.

Türkiye’nin topraklarında Amerikan B61 taktik nükleer bombalarının konuşlandırıldığı da herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir durum.

Türkiye’nin İsrail’den farkı, güneydeki kent Adana yakınlarında bulunan İncirlik Üssü’nde konuşlu bu nükleer bombaların kendisinin değil, ABD’nin mülkiyetinde oluşu. Bunlar, uçaktan atılan yerçekimi bombaları ve sayıları “ihtiyaca göre” değişiyor. B61’ler ABD’nin NATO müttefiklerine sağladığı nükleer şemsiyenin ileri cephede konuşlu unsurları.

B61’ler Soğuk Savaş yıllarında, Sovyet taktik nükleer silahlarını dengelemek için İncirlik’e yerleştirilmişlerdi ve halen oradalar. Bu arada güvenilir kaynaklara göre Türk pilotlarına B61 eğitimi verilmiyor; Türk F-16’larının da B61 atma kabiliyeti yok.

Bu bombalar Ortadoğu ülkesi Türkiye’nin yanı sıra ABD’nin dört Avrupalı müttefikinde de konuşlu: Belçika, Hollanda, Almanya ve İtalya. İtalya hariç hepsi artık bu silahları topraklarında istemiyor.

Ancak Türkiye’nin B61’lerin çekilmesini istemek gibi bir tutumu söz konusu değil.

Bilakis...

Bir zamanlar olduğu gibi halen Rus taktik nükleer silahlarını dengelemeye devam eden B61’lerin yeni Ortadoğu jeopolitiğinde Türkiye açısından artan oranda önemli bir rolü var artık: Suriye ve İran’ı caydırmak...

Suriye konusu malum. Türkiye yakın bir zamana kadar “stratejik işbirliği” ve yumuşak gücüyle dönüştürmeye çalıştığı Suriye’de patlak veren isyan ve iç savaştan sonra, artık açıktan savaş ilan etmek dışında her yola başvurarak bu ülkedeki rejimi devirmek ve yerine arzu ettiği Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir kardeş rejimi getirmek istiyor. Türkiye, düşmanca olduğunu kendisi de bildiği bu tutumu karşısında şimdi Suriye’nin kimyasal silahlar ve balistik füzelerinden çekiniyor. Ankara bu tehdide karşı NATO’dan koruma istedi ve bunun sonucunda Batı İttifakı Suriye yakınındaki üç Türk kentinin çevresine Patriot füze bataryaları yerleştirdi.

Diğer taraftan İran da Ortadoğu’nun yeni nükleer silahlı gücü olma yolunda her şeye rağmen ilerliyor. Nükleer silahlı bir İran’ın Ortadoğu jeopolitiğinde Türkiye aleyhinde bir stratejik dengesizlik yaratacağı da malum.

Ankara uzun bir süre “sıfır sorun”dan yana bir siyasi tercih olarak bu tehdidi görmezden gelmeyi yeğledi.

Türkiye’nin İran’a yönelik olarak geliştirdiği “sıfır sorun” yaklaşımının ana motoru, İran’ın nükleer programı etrafında oluşan uluslararası krizin, küresel nükleer düzenin kendisi gibi yükselen güçler lehine değişmesi sonucunu vererek çözülmesi idi...

Üç yıl önce 17 Mayıs 2010’da, o zamanlar küresel nükleer düzene meydan okuyan Türkiye’nin Brezilya ve İran’la birlikte Tahran’dan dünyaya ilan ettiği “deklarasyon”,  işte bu stratejinin bir unsuruydu. Türkiye yine aynı mantıkla 9 Haziran 2010’da şüpheli nükleer programı nedeniyle İran’a karşı ağırlaştırılmış yaptırımları öngören karar tasarısına Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) “Hayır” oyu verdi.

Tahran Deklarasyonu ve BMGK’daki “Hayır” oyundan üç yıl sonra Türkiye, İran’la birlikte küresel nükleer düzene meydan okumak şöyle dursun, bu düzenin koruyucu kanatları altında kendisini İran’dan gelen tehdide karşı daha güvenli hissediyor.

Bu duruma yol açan ise Türkiye’nin Suriye politikasıdır.

19 Mart tarihinde Brezilya’nın başkenti Brasilia’da Washington merkezli Carnegie Endowment for International Peace (CEIP) ile Brasilia Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen “Yükselen Güçler ve Küresel Nükleer Düzen” konulu çalıştayda bu konu da ele alındı.

Türkiye topraklarında konuşlu nükleer silahlar AKP’nin izlediği iddialı Ortadoğu politikası bağlamında da tartışıldı.

Çalıştaya bir tebliğ sunan İstanbul’daki Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi (EDAM) Direktörü Sinan Ülgen şu görüşleri dile getirdi:

“Ankara NATO nükleer silahlarının devam ede gelen, mevcudiyetinin kimyasal silahlı Suriye’yi ve potansiyel olarak, gelecekteki nükleer silahlı İran’ı caydırdığına inanmaktadır. Türk yetkilileri nükleer silahlara olan sessiz desteklerini sürdürmektedirler. Ankara kamuoyu önünde bu silahları tartışmakta isteksiz davranırken, eylemleriyle Amerikan taktik nükleer silahlarını konuşlandırma ve hedefe ulaştırma kabiliyetine öngörülebilir bir gelecekte de sahip olmayı güvenceye alma yönünde adım attıklarını göstermektedirler. (Türkiye) Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana nükleer silahlar konusunda daha pasif bir tutum almakla birlikte, Ortadoğu’daki mevcut sorunlar Türkiye’nin nükleer silahlar hakkındaki düşüncesini muhtemelen etkileyecektir. Suriye’deki iç savaş tırmanır ve Ankara bir Suriye kimyasal silah saldırısını nasıl caydıracağı sorusuyla baş ederken, Avrupa’da ön cephede konuşlu nükleer silahlara olan desteğini artırmayı seçebilir.”

Ülgen, Türkiye ve İran’ın, Bahreyn ve Suriye’ye dair farklı çözümleri savunmalarının aralarında gerilime yol açtığını ve bunun da Türkiye’nin İran nükleer programına kamuoyu önünde verdiği desteği çekmesine neden olduğunu kaydetti.

Türkiye, 2009-10’da şamar oğlanı muamelesi yaparken “nükleer silahlardan arınmış Ortadoğu” söylemiyle de hedef aldığı İsrail ile “özür”den sonra şimdi artık değişik düzeyde de olsa yeni bir “ortak tehdit” paylaşıyor: İran ve nükleer programı...

Bu tarihin garip bir cilvesidir.

Tekrar edelim; bunun nedeni Türkiye’nin Suriye politikasıdır.

Doğrudur, Türk Hariciyesi’nin kıdemli ve emekli mensubu Özdem Sanberk’in sıklıkla tekrarladığı gibi dış politika çelişkileri yönetme sanatıdır.

Türkiye yeni ve iddialı Ortadoğu politikası ile askeri kapasite açığını dengelemek için mecbur olduğu NATO üyeliği arasındaki muazzam çelişkiyi yönetmekte aşırı biçimde zorlanmaktadır.

 

More from Kadri Gürsel

Recommended Articles