Türkiye'nin Nabzı

Osman Kavala’nın bir yıldır süren esrarengiz hapisliği

By
p
Article Summary
Türkiye’nin önde gelen sivil toplum aktivisti ve iş adamı Osman Kavala, Silivri cezaevinde bir yılı geride bıraktı ama neden hapiste tutulduğuna dair sorular halâ cevapsız.

Osman Kavala’nın Türkiye açısından taşıdığı anlam ve önemi yeterince bilmeyenlere bunu anlatmak için bir gazetecinin yapabileceği en özlü niteleme kendisinin bir “sivil toplum lideri” olduğudur. Bunun bir adım sonrası Osman Kavala’nın Türkiye’deki sivil toplum ile dış dünya arasındaki en etkin ve en önemli bağ olduğunu belirtmeyi gerektirir. 61 yaşındaki Kavala aynı zamanda varlıklı bir iş adamıdır.

Osman Kavala İstanbul merkezli Anadolu Kültür Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı. Web sitesinde vakfın işlevi “kültür ve sanatın paylaşılmasıyla farklı etnik, dinsel ve bölgesel gruplar arasında köprüler kurmak” diye tarif ediliyor. Ancak Kavala bu işlevi bir yılı aşkın bir süredir yerine getiremiyor; çünkü kendisi İstanbul’daki yüksek güvenlikli Silivri cezaevinde tutuklu.

Osman Kavala 18 Ekim 2017’de Türkiye’nin Güneydoğu şehri Gaziantep’te Alman Goethe Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirmeyi planladığı bir projenin toplantısından İstanbul’a dönüşünde polis tarafından havaalanında uçağında iken gözaltına alındı. Kavala gözaltındayken Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin 24 Ekim tarihli Meclis grup toplantısında “Türkiye’nin kızıl Soros’u dedikleri kişinin bağlantıları çıkıyor ortaya. Taksim olaylarının (Gezi Direnişi) arkasında bakıyorsunuz aynı kişi var. Belli yerlere ciddi manada kaynak aktarımının arkasında bunları görüyorsunuz” diyerek Kavala’yı açıkça suçlamış ve yargıya hedef göstermişti.

Kavala, 14 gün gözaltında tutulduktan sonra 1 Kasım 2017’de karşısına çıkarıldığı sulh ceza hâkimi tarafından tutuklandı ve cezaevine konuldu. O tarihten bu yana “Kavala dosyası”nın üzeri bir muamma perdesi ile örtülü bulunuyor.

Kavala’nın Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları ve kurumlarının sanat ve kültür alanında Türkiye’de en çok iş yaptığı insanlardan biri olduğu biliniyor. Ama Kavala’nın 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra “tutuklama müessesesi”nin bir dış politika aracı olarak da kullanılmaya başlanması bağlamında bir “rehine” olup olmadığı bilinmiyor. “Rehine”yse karşılığında kimden neyin istendiği de belirsiz.

Diğer taraftan Kavala’nın bir yılı geride bırakan bir tutuklulukla etkisizleştirilmesi Anadolu Kültür’ün Türkiye’nin Kürt ve Ermeni sorunlarına duyarlı tutumu göz önüne alındığında, ülkenin sivil toplumuna yönelik bir sindirme girişimi olarak da görülebilir.

Kaçma, delilleri karartma ve ağır suç şüphesi ile tutuklanmasının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen Kavala’nın neyle suçlanabileceği hakkında sadece iki ipucu var. Bunlar, hakkındaki tutuklama müzekkeresinde gerekçe olarak kullanılan, Türk Ceza Kanunu’nun iki maddesi: Madde 309, “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” ile madde 312, yani “cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs.” İki suçun da cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis.

Gözaltında iken kendisine yöneltilen sorulardan ve iktidar yanlısı medyaya servis edilen bazı içeriklerden anlaşıldığına göre Kavala’nın “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği” gerekçesiyle tutuklanmasının nedeni, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin organizasyonunda rol oynadığı iddia edilen kişilerle irtibatlı olduğu iddiası.

15 Kasım 2017’de iktidara yakın medya organlarında “başsavcılık” kaynak gösterilerek yayımlanan bir haber öyküsünde Kavala’nın darbe girişimiyle ilişkili olduğu ileri sürülen Amerikalı Türkiye uzmanı öğretim görevlisi Henri Barkey ile telefonda 93,5 saat görüştüğü yolunda bir iddia yer almıştı. Öyküye göre Kavala, Barkey ile konuşmak için kendisinin, eşinin, şirket çalışanlarının ve kuzeninin telefonlarını kullanmıştı.

Bu arada Barkey’nin iktidara yakın medya tarafından 15-16 Temmuz 2016 tarihlerinde İstanbul’un sayfiye merkezlerinden Büyükada’da yerli ve yabancı düşünce kuruluşu mensuplarının katıldığı İran konulu bir toplantıda bulunduğu sırada 15 Temmuz darbesinin organizasyonu ve koordinasyonunu yapmakla itham edildiğini bir dipnot olarak düşelim.

Kavala ve Barkey arasında var olduğu öne sürülen telefon irtibatı ise gerçekte bir baz istasyonu çakışmasından başka bir şey değil. İletişim iddiasını destekleyen herhangi bir HTS kaydı bulunmuyor. Tek mantıklı açıklama İstanbul’da bulunduğu sıralarda Barkey’nin, Kavala ve Anadolu Kültür Vakfı’yla aynı baz istasyonunu kullanmış olması ve bunun “irtibat” olarak değerlendirilmesi.

Kavala’nın avukatları 31 Ekim 2018’de İstanbul’da düzenledikleri medya brifinginde savcılıktan bu “93,5 saatlik telefon görüşmesi” iddiası hakkında bilgi istediklerini, ancak bu talebin “soruşturmanın gizliliği” nedeniyle geri çevrildiğini aktardılar.

Toplantıda konuşan Kavala’nın avukatlarından İlkan Koyuncu, müvekkiline yönelik ikinci suçlamanın 2013’teki Gezi direnişini “finanse ve organize etmek” olduğunun anlaşıldığını belirtti. “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs”ü cezalandıran 312 numaralı Türk Ceza Kanunu maddesinin bir tutuklama gerekçesi olarak kullanılması da bu suçlamaya dayandırılıyor. Lakin Kavala’nın avukatlarından Deniz Tolga Aytöre sorgu sırasında müvekkillerine “Gezi’yi ne kadar finanse ettiği ve hangi hesaba ne kadar para aktardığına” dair herhangi bir soru yöneltilmediğini söyledi.

Kavala’nın tutuklu kaldığı son bir yıl zarfında gördüğü tek hâkim, kendisini tutuklayan sulh ceza hâkimi oldu. Kavala gerçekte neyle suçlandığını, ya da suçlanıp suçlanmayacağını bilmiyor. Çünkü Kavala’nın aleyhinde henüz bir iddianame yok. İddianame olmadığı için de yargılama süreci başlamadı. Savunma dosyada varsa hangi delillerin olduğunu da bilmiyor; çünkü soruşturmanın gizliliği nedeniyle dosyaya erişim yasak.

Kavala'nın üç avukatı müvekkillerinin tutukluluğunun son bulması için 10 ayrı tarihte toplam 30 dilekçe sunduklarını ve hepsinin reddedildiğini söylediler. Avukatlar sanıkla ilgili kuvvetli bir delilin bulunmadığı, delilleri karartma imkânı ve kaçma şüphesinin olamayacağı, tutuklamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğu gerekçeleriyle 29 Aralık 2017’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdular. Avukatlara göre aradan geçen süre zarfında Anayasa Mahkemesi bu başvuruyla ilgili herhangi bir işlem de yapmadı.

Kavala FETÖ’cü polis müdürleri askerler ve savcılarla irtibatlı olmakla suçlanarak 25 Eylül 2017’de gözaltına alındıktan 10 gün sonra tutuklanan ABD İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz’la birlikte soruşturuluyor. Lakin Avukat Koyuncu, “Kavala’nın sorgusunda Metin Topuz adının hiç geçmediğini, Kavala ve Topuz’un arasında bağlantı kurulamadığını, bu nedenle dosyalarının ayrılmasını talep ettiklerini” söyledi.

Kavala tutukluluğunun bir yılı geride bırakması münasebetiyle yayımladığı mesajda, “Beni anayasal düzeni ve hükümeti devirmeye teşebbüsle suçlayanların her geçen gün bu suçlarla alâkam olmadığını daha iyi fark ettiklerine inanıyorum” dedi ve ardından bir temennide bulundu: “Benim durumumun, bu sakat tutuklama rejiminin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ve yargısına verdiği zararın daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağını ümit ediyorum.”

Avukat Koyuncu, Kavala’nın durumunun Türkiye’de tam olarak anlaşılamadığını düşünüyor: “Kavala varlıklı bir aileden. Ermeni değil, Ermeni meselesiyle ilgili, Kürt değil, Kürt meselesiyle ilgili. Yaza veda partileri vermek, servetine servet katmak varken ne işi var Gaziantep’e kültür götürmekle, demek ki gizli bir ajandası var diye düşünüyorlar. Kavala’yı anlayamıyorlar, anlayamadıkları için de suçluyorlar.”

Kavala’nın avukatı Profesör Köksal Bayraktar suçlama çabalarını şöyle eleştiriyor: “Osman Kavala olayında henüz belirli bir delil ortaya konulamadığı için kanunsuz suç olmaz ilkesi ihlal edilmiştir. Bir yıl bir soruşturma sürmez, demek ki savcının elinde delil yok. Failden fiile gidildiği için etkin bir soruşturma olamıyor. Soruşturma hukuka aykırı şekilde devam edip gitmektedir.”

Avukat Bayraktar, Kavala dosyasının bir “duman perdesi”nin ardına gizlenmiş olmasının kendilerinde yarattığı duygu halini tarif ediyor: “Bizler adeta Don Kişot’un yel değirmelerine karşı verdiği mücadele gibi mücadele ediyoruz. Neye karşı mücadele ettiğimizi bilmiyoruz.”

Bu bölümlerde bulundu: insan hakları

Kadri Gürsel, Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. 2016'dan 2018'in eylül ayına kadar Cumhuriyet gazetesinde, daha önce de 2007-2015 yılları arasında Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Gürsel, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler, Türkiye’de Kürt sorunu ve siyasal İslam’ın gelişimi gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Gazeteciliğe 1986'da başlayan Gürsel 1997’de Milliyet yayın grubuna katılmış, 1999-2008 döneminde de Milliyet’in dış haberler müdürü olarak çalışmıştır. 1993’ten 1997’ye kadar Fransız Haber Ajansı AFP’de muhabirlik yapan Gürsel, 1995 yılında PKK tarafından kaçırılmış ve bu tecrübesini 1996’da çıkan “Dağdakiler” isimli kitabında anlatmıştır. Gürsel, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu üyesidir. Twitter: @KadriGursel

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept