Suudi Arabistan Gazze’deki olayları ne kadar görmezden gelebilir?

By
p
Article Summary
Suudi Kralı Kudüs konusundaki tavrına açıklık getirdi ama Arap Birliği açıklamasında Gazze Şeridi es geçildi. Macron ve Merkel, ABD-Kuzey Kore sürecini İran için model olarak kullanacak mı? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Netanyahu’nun Suudi Arabistan beklentisi

Kral Selman Bin Abdülaziz El Suud geçen haftaki Arap Birliği zirvesinde Suudi Arabistan’ın Kudüs konusundaki tutumuna açıklık getirdi ama sonuç bildirgesinde Gazze Şeridi es geçildi. Oysa son haftalarda Gazze-İsrail sınırında düzenlenen gösterilerde 15 yaşındaki bir erkek çocuğu dâhil 32 Filistinli İsrail askerlerince öldürüldü, yaralı sayısı ise 1600’ü aştı.

Kral Selman, ABD’nin yardım kesintilerini telafi edecek şekilde Kudüs’teki İslami vakıflara 150 milyon dolar, BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı’na da 50 milyon dolar katkı yapacaklarını açıkladı. Kral toplantıyı “Kudüs zirvesi” olarak adlandırırken sonuç bildirgesinde “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının gayri meşru olduğu” vurgulandı ve şu ifadeler yer aldı: “Bizler Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımayı kesinlikle reddediyoruz. Doğu Kudüs Filistin Devleti’nin başkenti olarak kalacaktır.” Bildiride ayrıca “Kudüs’ün mevcut yasal ve siyasi statüsünü değiştirecek adımların atılmaması” için uyarıda bulunuldu.

Bruce Riedel konuyla ilgili şöyle yazıyor: “Kral’ın keskin sözleri, ABD büyükelçiliğinin gelecek ay Kudüs’e taşınmasıyla Gazze ve Kudüs’teki olayların çok daha vahim bir noktaya varacağı konusunda Suudi sarayının artan tedirginliğini yansıtıyor. Arap dünyasındaki yaygın algıya göre Suudiler Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile el altından iş birliği yaparak Filistinlilerin Kudüs üzerindeki iddiasını baltalıyor. Bu algı, kraliyet ailesinin meşruiyeti için kritik bir unsur olan kutsal camilerin hamisi olma iddiasına zarar veriyor ve bu nedenle Suudi yönetimini rahatsız ediyor. Nitekim Suudi bayraklarını, Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın resimlerini yakan Gazzeli göstericilerin görüntüleri Suudi Arabistan’da engellendi. Bu arada İran da yoğun şekilde Suudileri İsrail’le gizli planlar yapmakla suçluyor.”

Daoud Kuttab ise veliaht prensin geçen ayki ABD gezisine dikkat çekerek şöyle yazıyor: “Suudi Kralı’nı Kudüs’ü ön plana çıkarmaya iten tam olarak neydi belli değil. Kral’ın oğlu ve aynı zamanda savunma bakanı olan Veliaht Prens Muhammed Bin Salman 19-22 Mart tarihlerinde Beyaz Saray’ı da içeren geniş kapsamlı bir ABD gezisi yapmıştı. (...) Muhammed gezi sırasında Kudüs’ten pek bahsetmedi. Aksine The Atlantic dergisine verdiği mülakatta İsrail Devleti’ni tek taraflı tanımaya biraz daha yaklaşmış gibi göründü ki bu da mülakatın çarpıcı bir başlıkla çıkmasını sağladı. The Atlantic Genel Yayın Yönetmeni Jeffrey Goldberg’in ‘Yahudi halkının tarihsel topraklarının en azından bir bölümünde ulus devlet hakkına sahip olduğuna inanıyor musunuz?’ sorusuna Muhammed şöyle yanıt veriyordu: ‘Nerede olursa olsun her halkın barış içinde, kendi ülkesinde yaşama hakkı olduğuna inanıyorum. Filistinlilerin ve İsrail’in de kendi topraklarına sahip olma hakkı olduğuna inanıyorum.’ The Atlantic 2 Nisan’da yayımladığı metinde prensin Filistinlilere yaptığı atfa yer vermedi ve alt başlıkta ‘Geniş kapsamlı sohbetimizde Prens Muhammed Bin Selman Yahudi halkının kendi topraklarına sahip olma hakkını kabul etti.’ ifadesini kullandı.”

Akiva Eldar’a göre İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Suudi Arabistan’la gizli bir anlaşma yapabileceği yanılgısına kapılmış durumda ve bu nedenle Filistinlilerle doğrudan görüşmeyi gözden çıkarıyor. Eldar şöyle yazıyor: “İsrail’in 70’inci Bağımsızlık Günü’nde Arap dünyası, İsrail’i bir kez daha bölgenin tam üyesi olmaya, tüm Arap devletlerinin tanıdığı bir devlet olarak güvenlik ve barış içinde yaşamaya davet ediyor. Ancak böyle bir tarihi dönüşümün bedeli var: 1967 sınırları temelinde, başkenti doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak ciddi barış müzakerelerine başlamak.”

Eldar Netanyahu’nun yanılgısını şöyle anlatıyor: “Burada ikili, hatta üçlü boyutta yenilik içeren, yepyeni bir uluslararası girişim filizleniyor. Bu girişimde pragmatik Arap devletleriyle ilişkilerin reklamı yapılırken silahsız Gazzelileri öldürmek için keskin nişancılar görevlendiriliyor, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki İsrail işgali derinleştiriliyor ve ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararının çığırtkanlığı yapılıyor. (...) Zirve, bölgesel ve küresel boyut kazanan Suriye iç savaşının sürdüğü, İsrail’le İran’ın doğrudan çatıştığı bir ortamda yapıldı ama İsrail medyasının pek ilgisini çekmedi. Zira medya, İsrail halkına Tahran’daki ortak düşmana karşı birbirine sımsıkı sarılmış İsrail ve Suudi Arabistan’ın tutkulu aşk hikâyesini anlatmakla meşguldü. Trump yönetimi ile Suudilerin Doğu Kudüs’ün köylerinden Ebu Dis’in müstakbel Filistin devletinin başkenti yapılmasını da içeren bir barış planında ‘anlayış birliği’ sağladığını öne süren New York Times haberi medyada sık sık yer buldu.”

Suudi Arabistan ve Arap Birliği’nin Gazze’deki gösterilerden duyduğu tedirginlik Hamas karşıtlığıyla da alakalı. 4 Nisan’da vurguladığımız gibi “Hamas’ın planladığı Büyük Dönüş Yürüyüşü hem bir gövde gösterisi olarak düşünülmüştü hem de Filistin önderliğindeki krizi ve Gazze Şeridi’nde alarm veren ekonomik ve insani koşulları yansıtıyordu.”

Shlomi Eldar şu tespitlerde bulunuyor: “Hamas sınırdaki kitlesel gösterileri 15 Mayıs’tan sonra da sürecek, haftalık bir rutine dönüştürmek istiyor. İsrail ordusu ise sahada taktik değiştirerek ve özellikle Hamas’ı hedef alarak gösterileri durdurmayı planlıyor. Sınırdaki gösterileri baştan itibaren terör eylemi olarak niteleyen İsrail, Hamas’ın işin içinde olmakla kalmadığını, sınıra patlayıcılar yerleştirme ve sınırı geçme teşebbüsleri gibi terörist faaliyetler yürüttüğünü öne sürüyor. İsrail’in vardığı sonuç Hamas’ın sınırda askeri bir çatışma başlattığı ve buna askeri yanıt verilmesi gerektiği yönünde. 14 Nisan’daki gösterilerden iki gün sonra İsrail ordusu Gazze’nin kuzeyinde Hamas’ın yeni bir tünelini tespit ettiğini duyurdu. Savunma Bakanı Avigdor Liberman’a göre bu tünel bugüne kadar tespit edilen tünellerin en uzunu, en derini ve en etkileyici olanıydı. Kimliğinin gizli kalması kaydıyla konuşan bir ordu sözcüsü, tünelin Cebaliye bölgesinde protestoların yapıldığı noktanın yakınında olduğunu belirtti. Dolayısıyla İsrail ordusu, Hamas’ın gösterileri kılıf olarak kullanarak tünel üzerinden terör eylemleri yapma ihtimaline karşı da hazırlık yaptı. (...) Açıklamanın zamanlaması ve tünel ile gösteriler arasında kurulan bağ Hamas’a yönelik net bir mesaj niteliğindeydi: Ayağınızı denk alın yoksa gösteriler sürerse bedelini ödersiniz. Gösteriler ne kadar uzun sürerse Hamas’ın gösterilere ve İsrailli askerlere yönelik şiddete yaptığı yatırım o kadar artacak. Bu da İsrail’in Gazze’deki Hamas hedeflerini vuracak şekilde askeri misillemelerini artırmasına yol açar.”

Eldar’ın bu yazısı 20 Nisan’da yeni bir boyuta varan gerilimin habercisi gibiydi. O gün meydana gelen olaylarda İsrail askerleri küçük yaştaki bir Filistinliyi de öldürdü. Hamas’ı suçlayan İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Twitter’dan şu mesajı paylaştı: “Gazze’de 15 yaşındaki çocuğun ölümünün tek sorumlusu Hamas yöneticileridir. Bu namert yöneticiler kadınların ve çocukların arkasına saklanıyor, onları canlı kalkan olarak öne sürüyor ki tünel kazmaya, İsrail Devleti’ne karşı terör eylemleri yapmaya devam edebilsinler. Gazze’deki halka tekrar şunu söylüyorum: Uzun yaşamak istiyorsanız sınıra gitmeyin.”

Riedel’e göre Suudi Arabistan’ın Filistin meselesinde tutum değiştirmesi Trump yönetiminden beklentilerini gözden geçirmesiyle de ilgili. Suriye’yi vuran ama bu “sorunlu” bölgenin sorunlarını çözme sözü vermeyen Trump’ın Suudileri tatmin etmediğini vurgulayan Riedel şöyle devam ediyor: “Suudiler açısından Trump, Araplar kendi sorunlarını kendi çözsün mantığına dayalı bir strateji savunarak giderek Barack Obama’ya benziyor. ABD’nin Suriye’de kalmasının masraflarını Kral Selman’ın karşılamaya hazır olduğunu söyleyen Trump Riyad’ı şaşkınlığa uğrattı. Zira Suudiler Beşar Esad’ı devirmekten çoktan vazgeçti. Suudiler ağır işleri ABD yapsın istiyor, bunun bedelini de karşılama niyetleri yok. (...) Trump’ın İran’a karşı sert bir söylem kullanması ama Suriye’de ve başka bölgelerde İran’la kafa kafaya gelmekten kaçınması da Suudileri hüsrana uğratıyor.”

Riedel şu sonuca varıyor: “Suudiler Trump’tan vazgeçme niyetinde değil. Zira geçen yıl Trump’ı Riyad’da ağırlayarak ve veliaht prensin son ABD gezisiyle tüm itibarlarını Trump yönetimine yatırdılar. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın görevden alınması, İran’a karşı şahin çizgide olan John Bolton’ın ulusal güvenlik danışmanı olması onları memnun etti. Ancak Suudi Arabistan Trump yönetiminden beklentilerini aşağı çekiyor. Selman’ın Kudüs zirvesiyle başlayarak beklentilere taktiksel ve dikkatli bir ayar veriliyor.”

Zarif: ABD-İran görüşmesi için “saygı” lazım

ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un olası görüşmesi öncesinde ön temaslara dair detaylar kamuoyuna yansımaya başladı. Bu süreç, Trump yönetimini İran’la 2015’te imzalanan Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na (OKEP) bağlı kalmaya ikna etmek isteyen Avrupalı liderler için de bir model olabilir.

Önümüzdeki hafta Trump’la görüşecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel zorlu bir görevle karşı karşıya. Fransa ve Almanya İran’ın füze programı ve insan hakları ihlalleri konusunda ABD’nin kaygılarını giderecek bazı adımları görüşmekle birlikte ABD’nin füze ve insan hakları konusunu kapsamayan OKEP’e bağlı kalmasını isteyecektir.

Avrupalıların Trump’a yapacağı çağrıda şu nokta vurgulanmalı: Trump Asya’daki nükleer tansiyonu aşağı çekmek için takdire şayan bir yaklaşım izlerken Orta Doğu ve Avrupa’da nükleer silahların yayılmasına yol açacak çelişkili bir yaklaşım izliyor. Oysa nükleer silahların yayılmasını ve nükleer çatışma riskini önlemek için bu iki kulvar da kapsamlı ve istikrarlı bir çağrının parçası olmalı.

İran’ın nükleer programı hem Avrupa’nın hem Asya’nın güvenliğini ilgilendiriyor. Kuzey Kore konusunda ABD’nin Pasifik’teki müttefikleri de Rusya ve Çin de makul bir yaklaşım ihtiyacını anlıyor. İran’ın nükleer programına gelince Avrupalı liderler de Rusya ve Çin de bu programın Avrupa’nın güvenliği için aynı ciddiyette bir risk oluşturduğunu öne sürebilir.

Al-Monitor’un sorularını yanıtlayan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Merkel ve Macron’un işini daha da zorlaştıran bir yaklaşım ortaya koydu. Zarif şöyle konuştu: “OKEP’le araştırma-geliştirme alanında yapabildiklerimizden hareketle nükleer programı çok daha geliştirilmiş bir şekilde yeniden başlatabiliriz. Yine barışçıl amaçlarla ama çok daha geliştirilmiş bir şekilde... Yani İran için açık olan seçeneklerden biri bu ve belki de en ciddisi.”

Macron ve Merkel, Kuzey Kore lideri Kim’le yüksek riskli diplomasiden çekinmeyen Trump’a İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yle de aynı yaklaşımı izlemeyi önerebilir. Bu öneriyi bizler de geçen ay bu sütundan yapmıştık. Trump-Ruhani buluşmasına İran’ın nasıl bakacağı sorulduğunda Zarif Al-Monitor’a şu yanıtı verdi: “İran’la her türlü temas sanırım saygı gerektirecek. Başkan Trump’ın biraz saygı göstermesi gerekir.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: israil filistin çatışması
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept