Suriye diplomasisine BM ve Rusya öncülük ediyor

By
p
Article Summary
Rusya-Mısır ilişkileri “yeni bir safhaya” girerken Suriye’de siyasi çözüm için şu an tek umut, BM ve Rusya’nın girişimlerinde. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan iç güvenlik yasasını güçlü şekilde savunuyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Putin’in Kahire zaferi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 9-10 Şubat’ta gerçekleştirdiği Mısır ziyareti, Rusya’nın Orta Doğu diplomasisinde “yeni bir safhaya” işaret ediyor.

Rusya’nın Ukrayna nedeniyle ABD ve NATO ülkeleriyle ilişkileri bozulsa da Maxim Suchkov şöyle yazıyor: “Rusya için her şey denebilir ama Rusya’nın yalnızlaştığı söylenemez. Küresel nüfuzunun kabulünü isteyen bir devlet için hedef artık Avrupa değil.”

Vitaly Naumkin ise Mısır ve Rusya’nın “bir dizi bölgesel konuda ortak tutumlara, uluslararası terörle mücadele başta olmak üzere birbirine yakın menfaatlere, birçok alanda geçmişten gelen başarılı iş birliğine ve liderler arasında güçlü bir güven ilişkisine” sahip olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’nin nasihat ve tenkitleri Mısır yönetiminin giderek canını sıkıyor ve ABD askeri yardımının koşullarına ilişkin tartışmalar Kahire’de şaşkınlık yaratıyor. Mısır Cumhurbaşkanı Abdül Fettah El Sisi, ABD’yle köklü ilişkileri gözden çıkaracak durumda olmasa da Rusya’dan gelebilecek silah ve destek yararlı bir tamamlayıcı olarak görülüyor. Mısır Sina Yarımadası’ndaki terör hareketiyle mücadele ederken Kahire’deki bazı çevreler ABD desteğinin artık güvenilmez olduğunu düşünüyor. Nitekim Sina’dan bildiren muhabirin bu hafta aktardığı gibi terörle mücadele Mısır için acil bir mesele hâline geliyor.

Naumkin’ göre Rusya, Suriye’de siyasi çözüm bulma çabalarında da Mısır’ı müttefik olarak görüyor. Naumkin şöyle yazıyor: “Hem Kahire hem Moskova Suriye savaşını bitirmek için arabuluculuk çabalarını arttırırken iki taraf için geniş bir iş birliği alanı açılıyor. Suriye’deki muhalefetin, sivil toplumun ve hükümetin temsilcileri 26-29 Ocak’ta Moskova’da ilk defa bir araya gelip danışma toplantısı yaptı. Bu görüşmelerin öncesinde muhalefet, hükümet temsilcileri olmasa da Kahire’de toplanmıştı. Rusya Devlet Başkanı’nın Kahire ziyaretinin sonucunda iki tarafın Suriye’de çözüm için güç birliği kararı alması bana göre dışlanmaması gereken bir ihtimal. Böyle bir durumda savaşı başarılı şekilde sonlandırma şansı kuşkusuz ki artar.”

Rusya ve BM’nin Suriye çabaları

Bazı yorumcuların Moskova Konferansı’nı azımsaması anlaşılır bir tutum olabilir. Zira Suriye konusundaki diplomasi birçok defa yanlış başlangıçlar yaptı ve dört yılı aşkındır süren savaşta BM verilerine göre 150 bin kişi öldü, 680 bin kişi yaralandı, 7 milyon 600 bin kişi yerinden edildi, 3 milyon 200 bin kişi mülteci durumuna düştü ve 12 milyon 200 bin kişi insani yardıma muhtaç hâle geldi. Geçen seneki Cenevre-2 Konferansı’nın başarısız olmasından bu yana ABD diplomatik girişimlerin dışında durdu. Böyle olunca inisiyatif ABD’nin de onayıyla Rusya ve BM’ye kaldı. Bu sütunda ayrıntılarıyla yer aldığı gibi İran da bu süreçte merkezi bir rol aldı.

Moskova’da 26-29 Ocak’ta düzenlenen konferansta muhalefetin başlıca çatı örgütü olan Türkiye merkezli Suriye Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu (SUK) gibi muhalefet temsilcilerinin katılımı kabul görmedi. SUK ve Suriye dışında bulunan diğer muhalifler de konferansı boykot etti. Moskova’ya giden hükümet dışı temsilciler, Suriye içindeki siyasal muhalefet ve reform savunucularından oluştu.

SUK’un ve dışarıdaki diğer muhaliflerin yokluğu kuşkusuz ki konferansın olası etkilerini sınırladı. Ancak bu içteki muhalefetin azımsanmasını mı gerektiriyor? Katılımcılar 11 maddelik “Moskova İlkeleri” ve dört maddelik “Uluslararası Topluma Çağrı” başlıklı metin üzerinde uzlaşarak İslam Devleti (İD) gibi terörist örgütlerle mücadele gereğini vurguladı, dış müdahaleleri reddetti ve insani yardımın artırılmasını istedi. Katılımcılar ayrıca bir ay sonra tekrar toplanma konusunda anlaştı.

Görüşmelerde moderatörlük yapan ve Moskova İlkeleri’nin belirlenmesinde yer alan Vitaly Naumkin, sonuçların duyurulduğu basın toplantısında başka grupların da ileride görüşmelere katılma ihtimalini kabul ederken şöyle konuştu: “Çok açıktır ki Moskova toplantısı hiçbir şekilde BM himayesindeki çabaların karşısında değil. Bilakis (BM Suriye Özel Temsilcisi) Staffan de Mistura’nın Moskova sürecine katılımının olumlu karşılanacağını zannediyorum.”

Moskova görüşmelerinin ardından De Mistura’dan da diplomatik ataklar geldi. Özel Temsilci, 2 Şubat’ta Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde şöyle dedi: “İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve Rusya görüşmelerde yer almalıdır. Zira bu ülkeler olmazsa çözüme ulaşmak için kritik kütle oluşmuyor.” 7 Şubat’ta da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Münih’te bir araya gelen De Mistura, Moskova toplantısından övgüyle söz etti ve BM’nin Halep için önerdiği savaşı bölgesel olarak “dondurma” planını görüştü.

Suriye’deki siyasi çözümde belirleyici role sahip olan İran De Mistura’nın çabalarına destek veriyor. Lavrov, De Mistura ile bir araya geldiği 7 Şubat günü Orta Doğu konularını görüşmek üzere İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile de görüştü.

De Mistura’nın diplomasi turunun en önemli ayağı, 11 Şubat’ta Şam’da Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşmesi oldu. Suriye resmi haber ajansı, Halep’teki çatışmayı dondurma planıyla ilgili yeni detayların “olumlu ve yapıcı bir havada” görüşüldüğünü ve Esad’ın “krizin çözümlenmesine, vatandaşların hayatını ve devlet yapısının korunmasına hizmet edecek her türlü girişim ve öneriyi destekleme kararlılığını” tekrar ettiğini bildirdi.

Savaşı bitirme sürecinde Esad’ın kritik konumda olduğunu söyleyen De Mistura’nın bu sözlerine sözcüsü Juliette Touma açıklık getirdi. Beyrut’ta New York Times gazetesine konuşan sözcü “Suriye makamları uzun vadeli çözümün parçası olmalıdır.” dedi. Gazetenin haberine göre Touma şöyle devam etti: “Şiddetin dinmesi için Esad (Suriye makamlarının temsilcisi olarak) çözümün parçası olmalıdır. Esad tek başına bir şahıs değildir. O, Suriye kurumlarını temsil ediyor. Hizmet sağlayan ve sağlamaya devam edecek olan bu kurumlar muhafaza edilmelidir.”

Bu son görüşmeler zincirinin Halep’teki çatışmanın “dondurulması” ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağı veya siyasi çözüme açılım sağlayıp sağlamayacağı belli değil. De Mistura “Esad kenara çekilsin.” demenin savaşı sürdürmek değil, sonlandırmak isteyenler için yanlış bir hareket noktası olduğunun farkında. BM temsilcisi, Esad’ın onayı olmadan ne Halep’te ne başka bir yerde ateşkes sağlanamayacağını biliyor. Ateşkes olmadığı sürece de ne kan dökülmesi duracak ne mültecilerin sonu gelecek ne de mağdurlara insani yardım ulaştırılabilecek. Silahlar susmazsa – ki buna Esad’ın silahları da dâhil – Suriye’de Esad’lı veya Esad’sız hiçbir siyasi geçiş süreci olamaz. Esad’ın başkanlık yetkilerinin kısılmasını da içeren, geniş katılımlı bir siyasi geçiş ise İD’e karşı mücadelede tamamlayıcı bir siyasi unsur olacak.

Suriye’deki gelişmeler BM, Rusya ve İran’ın diplomatik girişimlerini hareketlendiriyor. Washington ise en azından şimdilik geri duruyor. Julian Pecquet’in bildirdiği gibi Washington’daki tartışmalar, Suriye’de diplomatik çözüme neredeyse hiç ilgi göstermezken Başkan Barack Obama’nın İD’e karşı askeri güç kullanma yetkisi istemesine odaklanıyor. De Mistura, son gelişmelere dair raporunu 17 Şubat’ta New York’ta BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a ve BM Güvenlik Konseyi’ne sunacak.

Erdoğan’ın otoriter eğilimi

İD’le mücadelede gönülsüz bir ortak olan ve bu hafta iç siyasete odaklanan Türkiye yeni “İç Güvenlik Yasası’nı” tartışıyor. Tasarıyı eleştirenler, ülkenin bu düzenlemeyle polis devleti olmaya daha da yaklaşacağını ileri sürüyor.

Semih İdiz konuya ilişkin şöyle yazıyor: “Tasarının en tartışmalı maddesine göre polis, molotof kokteyli veya muğlak bir ifadeyle ‘benzer silahlar’ diye tanımlanan silahları kullanan kişilere karşı -bu silahlar sadece kamu binalarına atılmış olsa da- ateşli silah kullanabilecek. Muhalefet vekilleri ve insan hakları örgütleri, bunun Türkiye’de güvenlik güçlerinin öldürücü güç kullanımını arttıracağından korkuyor. Türk polisi hâlihazırda da yasal kısıtlamalara rağmen aşırı güç kullanmakla ve cezasız kalmakla eleştiriliyor. Tasarı ayrıca yüzünü maskeyle veya başka şekilde kapatan göstericilere beş yıl hapis cezası öngörüyor.”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tasarıyı güçlü şekilde destekliyor ve yasanın demokrasiyi korumak için gerekli olduğunu iddia ediyor. Baskıcı bir yasanın demokrasiye atıfla savunulması kulağa çelişkili gelmekle birlikte bu sözler, Erdoğan’ın gerçekleri çarpıtarak kamuoyunu yönlendirme projesi kapsamında anlam kazanıyor.

Mustafa Akyol, bu eğilimin Erdoğan’ın son günlerde faize açtığı savaşta kendini gösterdiğini aktarıyor: “Erdoğan’ın bir de makro-ekonomi konusundaki sıra dışı bir teorisi var ve bunu da ısrarla savunuyor. Ona göre yüksek faiz oranları yüksek enflasyona yol açıyor. (Oysa burada da açıklandığı gibi yaygın görüş bunun tam aksi yönünde, yani faiz oranı ve enflasyonunun doğru değil, ters orantılı olduğudur). Fakat Erdoğan kişisel teorisinin doğru olduğunda ısrarlı.”

“Erdoğan tartışılmaz şekilde doğruyu bilir.” kültü, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için ciddi sonuçlar doğuruyor. AKP’nin başarılarıyla zafer sarhoşluğu yaşadığını ve eski İslamcı ideolojisine dönüp bölgesel hatta küresel bir “düzen kuruculuk” rolüne soyunduğunu yazan Akyol şöyle devam ediyor: “Erdoğan da parti içindeki tüm alternatif sesleri kısarak tartışılmaz bir otoriteye dönüştü. Öyle ki taraftarları onu gerek İslamcı ideolojisi gerekse olağanüstü sezgileri ile asla yanılmaz bir yol gösterici olarak algılamaya başladılar. ‘milli irade’nin tezahürü sayılan bu yol göstericilik o kadar iddialıydı ki siyasi liderliği aştı, aile yapısından sosyal bilimlere, ekonominin kurallarından dünya tarihine kadar her şeyi baştan tanımlayan bir ‘total önderlik’ hâlini almaya başladı.”

Amberin Zaman ise istihbarat şefi Hakan Fidan’ın istifası ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun kısıtlı rol oynamaya direnmesinin birçok spekülasyona yol açtığını aktarıyor: “On üç yıllık iktidarın ardından AKP çatlamaya mı başlıyor? İpler Erdoğan’ın elinden kaçıyor olabilir mi? Bu soruların cevabını birçok kişi merak ediyor.”

Zaman’a göre çatlakların başlaması Erdoğan’ı yerinden etmek için yeterli olmayabilir: “Davutoğlu ile Fidan cumhurbaşkanının bir adım önüne geçmiş olabilir. Ancak bu başarılı olacaklarını hiçbir şekilde garanti etmez.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: united states, united nations, turkey, syria, russia, recep tayyip erdogan, peace, diplomacy
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept