Kerry İD’i hedef alan İran saldırılarını “olumlu” karşılıyor

By
p
Article Summary
İran, Irak’ta İslam Devleti’ne karşı harekete geçiyor. Obama yönetimi Türkiye’nin tampon bölge önerisine ihtiyatla yaklaşırken Türk sınırı mercek altında. Rusya ise diplomatik çabalarını artırıyor. İsrail dışişleri bakanı “zor tavizler” içeren “cesur” bir barış planından söz ediyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

 

Kerry: “Net etki olumlu”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry 3 Aralık’ta yaptığı açıklamada Irak’ta İslam Devleti’ne (İD) karşı İran’ın düzenlediği saldırılarda “net etkinin olumlu” olduğunu belirtti. Kerry bunun yanında ABD ile İran’ın “hâlihazırda askeri olarak koordinasyon içinde olmadığı gibi askeri olarak koordinasyonda bulunma gibi bir planının da olmadığını” kaydetti.

Arash Karami, koordinasyon söylentisinin İranlı yetkililer tarafından da reddedildiğini aktarıyor. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Merziye Afkam “askeri konularda koordinasyon haberlerini teyit edemeyeceğini” belirtirken Reuters haber ajansına konuşan isimsiz bir İranlı yetkili saldırıları tümüyle yalanladı.

Bu sütunda daha önce İran’la nükleer konuda varılacak bir anlaşmanın Suriye, Irak ve bölgenin başka köşelerinde daha kapsamlı iş birliğinin katalizörü olacağı belirtilmişti. Görüldüğü kadarıyla bu henüz ortada bir anlaşma yokken bile hayata adım adım geçiyor.

Viyana’dan bildiren Laura Rozen de uzatma mutabakatından önce bu kentte gerçekleşen son P5+1 görüşmelerinde “nihai anlaşma yönünde daha hızlı bir ilerlemenin kaydedileceğine dair ihtiyatlı iyimserlik” doğduğunu yazıyor. Bu ilerleme sayesinde de müzakerelerde yedi aylık bir uzatma sağlandı. Varılan mutabakat, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na İran tesislerine daha geniş bir erişim imkânı tanırken diğer bazı şartların yanı sıra santrifüjler konusunda AR-GE çalışmalarına sınırlamalar getiriyor.

Kerry ve Rice’a göre Suriye’de tampon bölge önerisi “zamansız”

Bu hafta Wall Street Journal gazetesinin düzenlediği konferansta konuşan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice, Türkiye tarafından Suriye için önerilen tampon bölgeyi “en hafif deyimiyle zamansız” ve “şu anki öncelikli hedeften bir tür sapma anlamına gelecek bir alanda büyük bir kaynak yatırımı” olarak niteledi. Kerry de benzer şekilde tampon bölge veya güvenli bölgeden bahsetmenin “zamansız” olacağını belirtti.

Semih İdiz ise Al-Monitor’daki makalesinde ABD’nin Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a ilişkin tutumunu netleştirmediği sürece Türkiye’nin de Suriye politikasını değiştirmesinin olası olmadığını, dolayısıyla ABD-Türkiye ilişkilerinde sürtüşmenin sürmesinin beklendiğini yazıyor.

Hiç kuşkusuz ABD’nin niyetlerini netleştirmesi yararlı olur. ABD ağustos 2011’den itibaren Esad’ın “kenara çekilmesi" için çağrıda bulunmuştu. Ancak Barack Obama yönetiminin bu meseleyi, ABD’nin İD’i ve Suriye’deki diğer terör gruplarını vurmasının dolaylı olarak Esad’a ve bu anlamda İran’a yardımcı olduğu, bu nedenle ABD’nin iç savaşın her iki tarafına müdahale edip hem İD’in hem Esad’ın peşinden gitmesi gerektiği çerçevesinde tartışması fayda sağlamaz. İşte bu, kaygan bir zemin olur.

Meseleyi bu şekilde ele alan yaklaşımı tümüyle terk etmek daha isabetli olur. Bunun yerine tampon bölgeye ve Suriye muhalefetine yardımın artırılmasına ilişkin sorular, Suriye’deki güç dengesinin soğukkanlı değerlendirilmesine dayanmalı ve ABD’nin Güvenlik Konseyi’nde muhtemelen itirazla karşılanacak, savaşı uzatarak ülkenin resmen bölünmesini başlatacak bir hareket tarzını benimsemeye hazır olup olmadığı çerçevesinde tartışılmalı. İD karşıtı harekât bundan nasıl etkilenir? Suriye hükümet güçleri tampon bölgeye veya muhalif gruplara meydan okursa ABD Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmaya hazır mı? Sonra neler olur?

Bu ölçekteki kararları, ABD’nin politika seçenekleri ve bunların muhtemel sonuçları temelinde analiz etmeyip sadece “Esad yanlısı” veya “Esad karşıtı” olarak niteleyen basit bakış açısının ötesine geçemeyenlere şunu hatırlatmakta yarar var: Bu sütunda Suriyeli isyancılara yardım edilmesine siyasi çözüm arayışı kapsamında destek verildi, Suriye hükümetine savaş suçları için hesap sorulması gerektiği söylendi, Alevi bölgelerinde artan hoşnutsuzluğa ilişkin Suriyeli muhabirlerin haberlerine yer verildi ve daha ağustos 2012’den itibaren bugüne dek Esad sonrası döneme ilişkin diplomatik stratejiler önerildi.

İD Kobani’ye Türkiye’den mi saldırıyor?

Bu hafta Türkiye’nin Radikal gazetesinde yer alan ve Al-Monitor tarafından çevrilen yazıda Suriye ile Türkiye arasındaki Mürşitpınar Sınır Kapısı yakınlarındaki Türk köylerinde İD militanlarının bulunduğu ve bunların Kürt Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) karşı operasyonlarda yer aldığı iddia edildi.

Yazıda şu satırlara yer verildi: “Mürşitpınar’da ne olduğunu, IŞİD güçlerinin Türkiye sınırını geçerek sınır kapısının Suriye tarafını kontrol altında tutan YPG güçlerine arkadan saldırması ve kapının denetimini ele geçirmeye çalışması olarak Çaykara’da aralıklı devam eden izleme nöbetine katılanlar iddia ediyorlar. Buna neden asli görevi sınırı korumak olan askeri güçlerin yanıt vermedikleri sorusu üzerinden yapılan çıkarsamalar ise tahmin edilebileceği gibi IŞİD güçlerinin sınır kapısının denetimini ele geçirme girişimine göz yummak olarak yorumlanıyor. Ama işin bundan daha vahim olan yanı, IŞİD güçlerinin Türkiye tarafında boşaltılmış mahallelerdeki evlere girip çıktıkları iddiası. Bunun bölgede nasıl bir güvenlik endişesi yarattığını tarif etmeye herhalde gerek yok. Aynı zamanda güvenlik güçlerine yönelik zaten var olan güvensizliği katmerleştirdiğini de. Bölgedeki mülki amirlerin zaman içinde çelişen beyanları, tanıklıklara dayanan iddialar karşısında suskun kalmaları bu şiddetli güvensizlik ortamına tuz biber ekiyor.”

Türkiye’nin Suriye’de faaliyet gösteren yabancı savaşçılara yönelik politikası, ABD Kongresi’nde de yakından takip ediliyor. Julian Pecquet’in bildirdiğine göre ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Suriye’deki yabancı savaşçılara karşı iş birliği konusunda kıdemli danışman olarak görev yapan Robert Bradtke, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde ifade verirken Cumhuriyetçi üye Ted Poe’nun Türkiye’nin yabancı savaşçıların Suriye’ye geçmesinde “suç ortağı” olup olmadığı sorusuyla muhatap oldu ve “Hayır.” yanıtını verdi.

Suriye ve Iran konusunda Rus diplomasi atağı

ABD, Irak ve Suriye’de İD karşıtı koalisyon kapsamındaki gayretlerle meşgul olurken Rusya, Suriye’de siyasi çözüme yönelik diplomatik çabalara önayak oluyor.

Vitaly Naumkin’e göre Rusya, BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın Halep’te çatışmayı “dondurma” girişimine tamamlayıcı olarak Suriye’nin geleceğine ilişkin bir ön konferans düzenlemek istiyor. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bu amaç doğrultusunda geçtiğimiz günlerde Moskova’da De Mistura, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Suriye Devrimci ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu’nun eski başkanı Muaz El Hatip ve Suriye’nin başka muhalif isimleriyle görüşmeler yaptı.

Rus diplomasisi, İran ve P5+1 Grubu arasındaki görüşmelerde de etkili oldu. Rozen, müzakerelerdeki Rus temsilcisi Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un “Ukrayna krizi nedeniyle Moskova-Batı ilişkilerindeki derin gerilime rağmen İran’la müzakere masasında ABD’li ve Avrupalı meslektaşlarıyla yapıcı ve uyumlu bir çalışma sürdürdüğünü” yazıyor. Rozen şöyle devam ediyor: “ABD’li ve Batılı uzmanlara göre enerji alanında yapılması beklenen Rus-İran anlaşması, nükleer müzakerelerin en çetrefilli konulardan biri olan İran’ın nihai anlaşmadaki uranyum zenginleştirme kapasitesinin çözümüne de yardımcı olabilir. Bu uzmanlar, son dönemde Rusya’nın bu hassas nükleer müzakerelerdeki rolünü son derece yapıcı, profesyonel ve yaratıcı olarak övüyor.”

Liberman bölgesel krizde “fırsat” görüyor

Ben Caspit’e özel mülakat veren İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman, önümüzdeki günlerde ABD ve Batılı güçlere “zor tavizler içeren cesur bir barış planı” sunacağını belirtti.

Mazal Mualem’e göre Liberman’ın bölgesel barış planı, kendisini Başbakan Benjamin Netanyahu’nun yerini almak için yarışacak adaylar arasına konumlandırma hamlesinin bir parçası olabilir.

Filistin meselesinde bölgesel yaklaşım için zamanın doğru olduğunu anlatan Liberman, bunu Caspit’e şöyle açıklıyor: “Ilımlı Arap dünyası ilk defa gerçek tehdidin Yahudilerden, Siyonizm’den veya İsrail’den değil, Müslüman Kardeşler’den, Nusra Cephesi’nden, Hamas’tan, İslam Devleti’nden, El Kaide’den, türlü zümrelerin nesiller boyu ortaya çıkardığı terör gruplarından geldiğini idrak edip özümsüyor. Dolayısıyla biz de ilk defa tüm bu ılımlı ülkelere ‘Dostlar, ortak bir düşmanımız var. El ele verelim ve hem güvenlik hem ekonomi alanında iş yapalım.’ diyebiliriz.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: united states, turkey, syria, john kerry, israel, islamic state
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept