Ana içeriğe atla

Filistin’le anlaşmanın karşılığı yok ama hayaller derya

Türkiye güvenlik alanında kapsamlı işbirliğini öngören anlaşmayı 32 ay sonra yürürlüğe soktu. Uygulanabilir bulunmayan anlaşma, Filistin’le deniz yetki alanlarını belirlemeye dönük ileri bir adıma hazırlık olarak görülüyor.
This photograph taken on May 14, 2014, shows a Gaza-Turkey solidarity flag projected on a wall of the Ankara Castle in Ankara, Turkey.

Türkiye, Filistin ile 25 Ekim 2018’de imzaladığı kritik bir anlaşmayı kutsal toprakların yeniden olağanüstü günlerden geçtiği bir dönemde onaylayıp 3 Haziran’da yürürlüğe soktu. 

Adı çok havalı --Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Filistin Devleti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği Anlaşması-- içeriği de hayli geniş ve ciddi. Terör, uyuşturucu kaçaklığı, insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, yasadışı göç, silah, mühimmat, patlayıcı, nükleer, biyolojik, kimyasal, radyoaktif maddelerin yasadışı ticareti, kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığı, kara para aklama, sahte para basma, pasaport, vize ve resmi evrakta sahtecilik, bilişim suçları, gümrüğe tabi malların kaçakçılığı ve organize suçlara karşı eğitim ve teknik işbirliğini öngörüyor. 

Türkiye bu başlıklar doğrultusunda Filistin polisi, jandarması ve sahil güvenlik güçlerini eğitip ve desteklemeyi hedefliyor. Terör eylemlerinin önlenmesi, bastırılması ve terörizmin finansmanını engellenmesinde teknik, bilgi ve istihbarat paylaşımı da öngörülüyor. 

Bu kadar kritik başlıklar içeren anlaşmaya bakanlar değil Türkiye adına İçişleri Bakan Yardımcıları İsmail Çataklı ve Filistin adına General Muhammed Mansur imza koymuştu.

Kurumsal, teknik, fiziki ve siyasal altyapı olmadığından anlaşmanın fiili karşılığı sorgulanıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Dışişleri Komisyonu’nun anlaşmayla ilgili raporunda hâlihazırda Filistin’le güvenlik işbirliği faaliyetlerinin gerekli yasal zeminin bulunmaması sebebiyle istenilen düzeyde gerçekleştirilemediği belirtiliyor.

Ancak sorun yasal çerçevenin çok ötesinde. En basitinden İsrail’in Gazze sularındaki mutlak kontrolü nedeniyle sahil güvenliğine dair herhangi bir planı icra etmek imkânsız. Gazze Şeridi’nde balıkçılar bile birkaç milin ötesinde denize açılamıyor. Batı Şeria’da her şey İsrail’in iznine bağlı.

Anlaşma özellikle pek çok alanda kaçakçılıkla mücadeleyi güçlendirmeyi hedefliyor. Paradoksal olarak abluka ve ambargo koşullarında yaşayan Filistinliler hayatta kalmak, kendilerini savunma, seyahat etmek ve İsrail’in radarından kaçmak için kaçakçılığın bazı türlerine muhtaç haldeler.

Hâl böyleyken CNN Türk iktidarın bakışını yansıtan şu yorumu yaptı: “Anlaşma kapsamında Mehmetçiğin Filistin'e eğitim amacıyla gitmesinin önü açılmış oldu. Filistin'deki kolluk güçleri Türkiye'de polis akademisi, jandarma ve sahil güvenlik akademilerinde eğitilecek. Türkiye ayrıca Filistin'le denizde kolluk görevi icra eden teşkilatla yakın işbirliğine gidiyor. Bu amaçla karşılıklı personel ziyaretleri ve ortak tatbikatlar yapılacak. Talep edilmesi halinde Filistin'e eğitim amacıyla asker gönderilebilecek.”

Türkiye’nin resmi görüşüne göre Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi’nin Gazze’de hakim olmaması, Doğu Kudüs’ün işgal altında bulunması ve başta güvenlik düzenlemeleri olmak üzere İsrail’in söz sahibi olması gibi gerçekler BM’de gözlemci devlet statüsüne sahip olup 140 devlet tarafından tanınan Filistin Devleti Hükümeti’nin uluslararası anlaşma imzalama kapasitesini sakatlamıyor. Ankara fiili karşılığına bakmaksızın bu tür anlaşmalarla Filistin Devleti’nin altını çizme ve uluslararası kimliğini güçlendirme hedefi güdüyor. 

Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran anlaşmayı yeni bir sayfa olarak yorumluyor: “Polis, jandarma ve sahil güvenlik teşkilatlarının kapasitelerinin artırılması için araç, eğitim, malzeme, danışmanlık gibi alanlarda destek sağlayabileceğimizi kayıt altına aldık. Anlaşma, Filistin Devleti'nin kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesine zemin hazırlıyor.”

İsrail'in saldırıları karşısında Türkiye'nin uluslararası toplumu tek başına harekete geçirdiğini savunan Kıran “Filistin halkına uluslararası koruma sağlanması gerektiğini kayıt altına aldırdık” diye ekliyor. Kıran 5 Şubat 2020’de TBMM Dışişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerde anlaşmanın İsrail’e karşı olmadığını söylemişti. 

Daha önce güvenlik işbirliği anlaşması ve çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasının yanı sıra tarım, bilgi-iletişim ve sivil koruma alanında üç mutabakat muhtırası imzalanmıştı. Türkiye yıllardan beri Filistin polisini Ankara’da Gölbaşı Polis Akademisi’nde eğitiyor. 

Türkiye’de estirilen havanın aksine anlaşma Filistin tarafında heyecan yaratmadı. Filistinli gazeteci Hasan Tahrawi anlaşmanın Filistin’de gayet “normal” karşılandığını ve fazla yorum yapılmadığına dikkat çekiyor. 

Al-Monitor’a konuşan Tahrawi’ye göre Filistinliler anlaşmaya kendi gerçekliğinden bakıyor. O gerçeklik Türkiye, Filistin’e devlet muamelesi yapsa da devlet olmanın koşulları yok. 

“Güvenlik güçlerinin eğitimi ve donatılması bakımından anlaşma önemli olabilir” diyen Tahrawi sözlerine bir “ama” ile devam ediyor: “Filistin tarafında anlaşmada geçen diğer başlıkları yürütebilecek kurumlar yok. Her şeyden önce en büyük engel İsrail’dir. İsrail izin vermezse Abbas’ın polisleri bile Türkiye’ye gidemez. Ayrıca Filistin Batı Şeria ve Gazze olarak bölünmüş durumda. Biri El Fetih’e diğeri Hamas’a bağlı iki hükümet, iki güvenlik gücü ve iki istihbarat var. Bu anlaşmayla hangi taraf eğitilecek? Tabii Kahire’deki uzlaşma görüşmelerde El Fetih ile Hamas anlaşır da ortak hükümet kurulursa anlaşmanın değeri artar.” 

Tahrawi Türkiye’nin anlaşmayı daha fazla önemsemesini de Libya’dan sonra Filistin’le deniz yetki alanları anlaşması yapma niyetine bağlıyor. Filistinli gazeteci “Türkiye ileriye hazırlık yapıyor. Yunanistan ve Kıbrıs Filistin’le anlaşmadan kendisi bunu yapmak istiyor. Fakat bu konuda da sorun Filistin değil İsrail. Sadece Gazze Şeridi’nde 45 kilometrelik bir sahilimiz var. Filistinliler birkaç mil denize açılabiliyor. İsrail’in izni olmadan bu tür anlaşmaların uygulanması imkânsız” diyor.

Türkiye, Oslo Anlaşması’nı takiben Filistin için projeler geliştirmek üzere Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’e 40 kişilik bir heyet göndermişti. O zaman Türkiye’nin dahline dair İsrail’in kolaylaştırıcı bir tutumu vardı. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı yetkilisi olarak 1993’deki temaslara katılan Aydın Sezer, devlet olma zemininin gerilediğini belirtip anlaşmanın pratik değerinin olmadığını düşünüyor. 

1993’ten bu yana çok şeyin değiştiğini belirten Sezer şu karşılaştırmayı yapıyor: “1993’teki gezinin koordinasyonunu İsrail sağlamıştı. İsrail’in programı muazzamdı. İlk önce Tel Aviv’de Dışişleri’nde İsrail kendi pozisyonunu anlatmıştı. İsrail eskortu ile dolaştığımız için Filistinliler tarafından taşlanmıştık. Hamas yoktu. 1993’ten itibaren Filistin’le protokoller imzaladık. 1993’teki şartlar artık Filistin’de yok. İsrail de çok değişti, Türkiye de. Filistin limanına gidiş bile İsrail karasularında kontrolden geçerek gerçekleşiyor. Anlaşmasının uygulanması için karşıda kurumların olması lazım. Ayrıca Gazze’de bu anlaşmayı kiminle uygulayacaksınız? Abbas yönetiminin de kredibilitesi kalmadı. İsrail’le de bir sürü anlaşmamız var. Filistin’le anlaşma onları da kadük bırakabilir.”

Üçüncü taraflardan kaynaklanabilecek açmazlar, anlaşmanın dokuzuncu maddesine şöyle yansıyor: “Bu anlaşma, taraflarca yapılmış diğer uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklere halel getirmeyecektir.”

Anlaşma onay sürecine sokulurken deniz yetki alanlarının gündeme gelmesi de tesadüf değil. 2019’da Erdoğan’a Libya haritasını kabul ettiren müstafi Tümamiral Cihat Yaycı, Filistin için hazırladığı anlaşma taslağını paylaştı.

Münhasır Ekonomik Bölge hususunda da çalışan Sezer, Filistin’le deniz yetki alanları anlaşmasını gerçekçi bulmuyor. Sezer “Filistinliler deniz yetki alanları anlaşmasına yanaşmayabilir. Çünkü Kıbrıs (Rumlar) ve Yunanistan’ı, dolayısıyla AB’yi karşılarına almak istemezler” diyor. 

Kıbrıs’ın Mısır ve İsrail’le anlaşma imzaladığını; Mısır ve Kıbrıs’ın BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne bağlı olduğunu, sorun çıkması halinde uluslararası yargıya gidebileceklerini hatırlatan Sezer, Yaycı’nın teziyle Filistin’le anlaşma yapıldığında ortaya çıkacak tabloyu şöyle özetliyor: Bu hat mecburen Kıbrıs’ın güneyinden geçecek. Yani Rumların münhasır ekonomik bölgesiyle çakışacak. Buna rıza göstermeleri mümkün değil. Türkiye Kıbrıs’ı tanımasa da mahkeme yolu gözükecek. İkincisi Kıbrıs ile Mısır deniz yetki alanları anlaşması imzaladı. İki egemen ülkenin belirlediği çizgiler uluslararası hukukun da tanıdığı bir sınır haline geldi. O sınır ihlal edildiğinde Türkiye Uluslararası Adalet Divanı’na davet edilecektir. Burada İsrail’in yanında Filistin değil de başka bir egemen devlet olsa dahi durum değişmez. Ayrıca devlet olarak tanınsa da Filistin egemenlik tesis edebilen bir ülke değil. Yaycı’nın İsrail’le anlaşma hevesi de var. Filistin bir kenara İsrail’le bu tür anlaşma da teknik olarak mümkün değil. Çünkü bu defa İsrail Kıbrıs ve Mısır’la mahkemelik olacaktır. Bunların hepsinin ötesinde Türkiye’nin 2019’da BM’ye bildirdiği sınırlar var. Bu haritada Filistin ve İsrail’le ilgili bir talep yok. Türkiye kıta sahanlığımızı deklare ettikten sonra resmi olarak bunun dışına çıkan bir pozisyon alamaz. 

Sezer değerlendirmesini “Türkiye Mısır’la barışıp Doğu Akdeniz’de AB ne diyecek diye bakarken Filistin’le anlaşmanın ciddiye alınması abesle iştigaldir” diye noktalıyor.

More from Fehim Tastekin

Recommended Articles