Ana içeriğe atla

Netanyahu'nun Suudi Arabistan hezeyanı

Arap Birliği Benjamin Netanyahu’ya barış yolunu açmış olsa da İsrail Başbakanı, Filistinlilere karşı baskıcı politikalar uygularken Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleriyle ilişki geliştirebileceğini düşünerek kendini kandırıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu gestures as he addresses a health conference in Tel Aviv, Israel, March 27, 2018. REUTERS/Amir Cohen - RC1E181D24B0

İsrail’deki Bağımsızlık Günü kutlamalarının geleneksel açılış töreninde toplumun farklı kesimlerini temsil eden 12 başarılı kişi 12 meşale yakar. Bu kişileri seçen komite bu yıl bazı ölçütler belirleyerek halktan aday önermesini istedi. Kriterlerin arasında adayların kişilik ve eylemleriyle İsrail’in yenilikçi ruhunu temsil etmesi, ayrıca daha iyi bir dünya ve daha değer odaklı bir toplum yaratmaya olağanüstü adanmışlık göstermesi vardı.

Bu arada Kültür Bakanı Miri Regev Başbakan Benjamin Netanyahu’nun törende halka hitap edeceğini açıkladı ve bu, Netanyahu ile Meclis Başkanı Yuli Edelstein arasında uzatmalı bir kavgaya neden oldu. Sonunda Edelstein geri adım attı ve böylece Netanyahu’nun meşale yakması ve kısa bir konuşma yapması mümkün oldu.

Sivri dilli Regev’in agresif desteğiyle davetsiz misafir gibi törene sızan Netanyahu, herkes gibi bir aday olsaydı çok muhtemel ki meşale yakmaya seçilemezdi. Netanyahu’nun kişiliği “daha değer odaklı bir toplumu” temsil ediyorsa vay İsrail toplumunun haline! Netanyahu’nun “daha iyi bir dünya yaratmaya” ne kadar adanmış olduğuna hükümetin politikaları sonucu Gazze’ye hapsolan, gelecek umudu olmayan milyonlarca Filistinli şahitlik edebilir. Netanyahu’nun “olağanüstü adanmışlığı” İsrail’deki insan hakları savunucularına, kendisinin 2015 seçimlerinde kullandığı deyimle “sandığa sürüyle giden” İsrail’in Arap vatandaşlarına, ülkeye “sızan” Afrikalı sığınmacılara, sıradan solculara ve liberallere de sorulabilir.

Filistinlilerin İsrail’le barış yapmak istemediğini iddia eden Netanyahu’nun “yenilikçi ruhu” ise bölgesel alanda ortaya çıkıyor.

Görev başında ölen askerlerin anıldığı 18 Nisan Anma Günü töreninde konuşan Netanyahu, İsrail’in gücünü artıracağını, bekasını temin edeceğini ve “barışa zemin hazırlamak” için bölgedeki pragmatik güçlerle ilişki geliştirmeye devam edeceğini söyledi. “Pragmatik güçler” ile Suudi Arabistan’ı ima ediyordu. Aynı zamanda dışişleri bakanı da olan Netanyahu, öldürülen dışişleri mensupları için 17 Nisan’da düzenlenen bir başka törende de Arap dünyasının bazı kesimlerinde önemli değişimler yaşandığını söyledi ve bu sürecin barış halkasını genişleteceği inancını dile getirdi. Suudi Arabistan’dan bahsetmiştik değil mi? Netanyahu, daha sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma ve ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararından bir kez daha mutlulukla söz etti.

Burada ikili, hatta üçlü boyutta yenilik içeren, yepyeni bir uluslararası girişimden bahsediyoruz. Bu girişimde pragmatik Arap devletleriyle ilişkilerin reklamı yapılırken silahsız Gazzelileri öldürmek için keskin nişancılar görevlendiriliyor, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki İsrail işgali derinleştiriliyor ve ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararının çığırtkanlığı yapılıyor.

Gel gör ki Netanyahu bölgesel yenilikçilik meşalesini yakmaya daha yeni davet edilmişti ki Suudi Kralı Selman Bin Abdülaziz El Suud şöyle buyurdu: “Filistin meselesi bizim birinci meselemizdir ve Filistin halkı tüm meşru haklarını elde edene kadar, bilhassa da başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurana kadar böyle kalacak.” Selman Suudi Arabistan’ın Dhahran kentinde “Kudüs Zirvesi” adını verdiği 29. Arap Birliği zirvesinde konuşuyordu.

Zirve, bölgesel ve küresel boyut kazanan Suriye iç savaşının sürdüğü, İsrail’le İran’ın doğrudan çatıştığı bir ortamda yapıldı ama İsrail medyasının pek ilgisini çekmedi. Zira medya, İsrail halkına Tahran’daki ortak düşmana karşı birbirine sımsıkı sarılmış İsrail ve Suudi Arabistan’ın tutkulu aşk hikâyesini anlatmakla meşguldü. Trump yönetimi ile Suudilerin Doğu Kudüs’ün köylerinden Ebu Dis’in müstakbel Filistin devletinin başkenti yapılmasını da içeren bir barış planında “anlayış birliği” sağladığını öne süren New York Times haberi medyada geniş yer buldu.

Ne var ki tam da İsrail 70. kuruluş yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken başını Suudi Arabistan’ın çektiği Arap Birliği Kudüs’teki şenliklere yağmur yağdırmaya karar vermişti. Zirvenin sonuç bildirgesinde “Filistin Davası’nın bütün Arap milletinin başlıca önceliği olduğu” ve “Filistin Devleti’nin başkenti olarak Doğu Kudüs’ün Arap kimliği” vurgulandı. Bunun yanı sıra zirvede 17 Arap ülkesini temsil eden liderler, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının gayri meşru olduğunun altını çizdiler, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımayacaklarını tekrarladılar ve Doğu Kudüs’ü müstakbel Filistin devletinin başkenti olarak tanıyan tek taraflı kararlarını vurguladılar.

Arap liderleri ayrıca Kudüs’ün mevcut yasal ve siyasi statüsünü değiştirecek adımlara karşı uyardılar ve tüm ülkeleri elçiliklerini Tel Aviv’de tutmaya çağırdılar. Bildiride BM’de ABD’nin tanıma kararına karşı oy kullanan ülkelere teşekkür edildi, İsrail’in Doğu Kudüs’ün yapısını değiştirmeye ve Arap kimliğini yok etmeye dönük tüm uygulamalarının yok hükmünde olduğu belirtildi. Ayrıca “İsrail’in El Aksa Cami’ni ve burada ibadet edenleri etkileyen ihlalleri ve keyfi uygulamalarına” karşı uluslararası toplumun harekete geçmesi istendi. Bildiriye göre Arap devletleri El Aksa Cami’nin idaresi, bakımı ve giriş koşulları konusunda tek otorite olarak Ürdün’ü tanıyor.

Büyük yenilikçi Netanyahu’nun tespit ettiği gibi Arap dünyasında gerçekten değişim yaşanıyor. Bu değişim İsrail’e yönelik tutumlara yansıyor ama Arap dünyası Filistin meselesindeki temel yaklaşımını 16 yıldır kararlılıkla sürdürüyor. Arap Birliği her sene yaptığı gibi 29. zirvesinde de Orta Doğu’da kapsamlı ve sürdürülebilir barışı stratejik bir seçenek olarak vurguladı. Bu seçenek Suudi önderliğindeki Arap Barış Girişimi’nde vücut buluyor. 2002 Beyrut zirvesinde kabul edilen ve İslam İş Birliği Teşkilatı’nın da desteklediği Arap Barış Girişimi’ne bağlılığın sürdüğü, sonuç bildirisinde vurgulanan bir başka husus oldu.

İsrail’in 70’inci Bağımsızlık Günü’nde Arap dünyası, İsrail’i bir kez daha bölgenin tam üyesi olmaya, tüm Arap devletlerinin tanıdığı bir devlet olarak güvenlik ve barış içinde yaşamaya davet ediyor. Ancak böyle bir tarihi dönüşümün bedeli var: 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak ciddi barış müzakerelerine başlamak.

Netanyahu 18 Nisan Anma Günü konuşmasında bir anısını anlattı. İsrail’in yaşadığı savaşların birinde yetim kalan bir çocuk Başbakan’a askerleri savaşmaya gönderirken neler düşündüğünü sormuş. Netanyahu “Her zaman bunun bedelini ve kayıpların nasıl önlenebileceğini düşünürüm.” demiş. Ancak Başbakan İsrail halkı savaşarak yaşar anlayışını sürdürürse ülkenin 71. yılında da kayıplar artmaya devam edecek. Netanyahu gerçekten yenilikçi, stratejik düşünme yeteneğine ve bir gıdım da cesarete sahip olsaydı önüne açılan yolu seçer, başka çocukların yetim kalmasını, yeni acıların yaşanmasını önlerdi.

2006 İkinci Lübnan Savaşı’nda oğlunu kaybeden yazar David Grossman İsrailli ve Filistinli grupların düzenlediği ortak Anma Günü töreninde bu umudu şöyle dile getirdi: “Umudumuz o ki savaş bir gün hız kesecek, belki tümden bitecek ve biz de bir savaştan ötekine, bir acıdan ötekine hayatta kalmak yerine gerçek bir hayat yaşamaya başlarız.”

More from Akiva Eldar

Recommended Articles