Ana içeriğe atla

İran Hamas kartını oynuyor

İran’ın Türkiye, Katar ve Hamas’la ilişkilerini düzeltmesi bölgeye mesaj niteliği taşıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
The son of senior Hamas militant Mazen Fuqaha sits on the shoulders of Hamas Gaza Chief Yehya Al-Sinwar during a memorial service for Fuqaha, in Gaza City March 27, 2017. REUTERS/Mohammed Salem     TPX IMAGES OF THE DAY - RC1570813F60

Hamas’tan Şam’la ilişkileri düzeltme sinyali

Hamas’ın giderek İran’ın yanında hizalandığı, İran’a bel bağladığı görülüyor. Bu eğilim, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hamas’ı İslam Devleti, El Kaide ve Hizbullah’la aynı kefeye koyduğu mayıstaki ABD-Suudi-İslam zirvesinden sonra hızlandı. İran’a yöneliş, silahlı kanat İzzeddin El Kassam Tugayları’nın artan nüfuzunu, ayrıca Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri-Mısır-Bahreyn dörtlüsünün Katar’la giriştiği kavganın etkilerini ve İran-Türkiye yakınlaşması dâhil Suriye konusunda oluşmakta olan bölgesel uzlaşının yansıması olabilir.

Adnan Abu Amer’e göre El Kassam Tugayları, İsrail’i Hamas’la muhatap olmaya zorlamak, aksi halde sınırda kaosla karşı karşıya bırakmak için Gazze Şeridi’nde siyaseten ve güvenlik açısından otorite boşluğu oluşturulmasını önerdi. BAE aracılığında Mısır ve eski El Fetih yöneticisi Muhammed Dahlan’la yürütülen görüşmeler son haftalarda yavaşlamış durumda. Shlomi Eldar’ın aktardığına göre bu süreç kapsamında İsrail’le tutuklu takası için yapılan görüşmeler de durmuş görünüyor.

Eldar şöyle yazıyor: “Hamas yeniden silahlanmak adına Gazze halkını feda ederek askeri ve ekonomik yardımı seçti. Oysa Gazze halkının umudu Mısır’la ilişkileri düzelterek ablukayı önemli ölçüde gevşetme yönündeydi. (…) Hamas-Mısır ilişkilerindeki ısınma Gazze için bir insani çözüm şansı sunarken Hamas yönetiminin -İran’la ilişkileri güçlendirme yönündeki- son kararı perişan durumda olan Gazze halkının kaderini belirledi. Bu karar aynı zamanda silahlı kanadın Gazze’de kalıcı kontrol sağlaması anlamına geliyor.”

Ahmad Abu Amer ise Hamas’ın hamlelerini Şam yönetimi dâhil bölgedeki önemli oyuncularla ilişkilerini yenileme çabası olarak görüyor. Yazara göre Suriye iç savaşının patlak vermesiyle 2011 sonunda Suriye’yi terk eden Hamas, bu adımı Suriye halkına verdiği destekten dolayı, ayrıca kendisine destek olan Katar yönetimiyle dayanışmak ve Suudi Arabistan’ı karşısına almamak için attı. Riyad ve Doha Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı devirmek isteyen silahlı grupları destekliyordu, Esad da Hamas liderlerinin Suriye’den gitmesini istedi.

Abu Amer şu bilgileri aktarıyor: “Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Senvar 28 Ağustos’ta basınla yaptığı görüşmede Al-Monitor’un sorusu üzerine Suriye rejimiyle ilişkilerin düzeltilmesine Hamas’ın karşı olmadığını belirtti. Suriye krizinde ilerleme kaydedildiğini vurgulayan Senvar bunun Hamas’ın rejimle ilişkilerini düzletme imkânı sunacağını söyledi. (…) Senvar ‘Hamas’ı bölgedeki güç mücadelesinin dışında tutmak adına bu ilişkileri yeniden başlatmak için doğru zamanı bekliyoruz. Filistin davasına hizmet etmek adına tüm taraflarla ‘sıfır sorun’ politikası izliyoruz.’ şeklinde konuştu. (…) Hamas ayrıca İsrail’le ileride yaşanabilecek herhangi bir çatışmada Golan cephesinin Suriye’nin kontrolünde olmasının kendi menfaatine olduğunu düşünüyor.”

Hamas’ın sadece İsrail’le değil Filistin Yönetimi’yle de ilişkilerinde kriz yaşadığı düşünülürse “sıfır sorun” politikası abartı olabilir. Abartılı olmayan bir şey varsa o da Hamas’ın bugün bölgesel hesaplarını İran’la çok daha yakın bir istişare halinde yaptığı görüntüsüdür. İran’ın hasımları onun bölgesel hedeflerini anlatırken mezhep söylemini kullanıyor. Ancak geçtiğimiz hafta da değindiğimiz gibi İran’ın Türkiye, Katar ve şimdi de Hamas gibi ağırlıkla Sünni olan güçlerle kurduğu ilişkiler bu yanıltıcı ve dar bakışlı söylemin sorgulanmasını gerektiriyor. Nitekim kasım 2012’de bu sütundaki ilk yazımızda şu tespitte bulunmuştuk: “İran, hasımlarının etkili ve üstün olduğu iddia edilen alanlarda bile denklemi değiştirme ve belli ölçüde getiri sağlama imkânına sahip olduğunu Gazze meselesinde göstermiştir.”

Türkiye’nin Suriye’deki U dönüşü

Semih İdiz, Ankara’nın Şam’da “rejim değişikliği” çağrısının büyük bir fiyasko olduğunun bugün yaygın bir şekilde kabul edildiğini vurguluyor. Bu fiyasko da dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ağustos 2012’de Batılı birçok yetkili ve “uzman” gibi Esad’ın “aylar veya haftalar” içinde devrileceği ve iktidarın “Sünnilere geçeceği” gibi yanlış bir değerlendirme yapmasına bağlanıyor. “Arap Baharı” denen olaylar mezhepçi bakış açısıyla bir “talih kuşu” gibi görülürken Davutoğlu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en kötü içgüdülerine, ihtiraslı hayallerine oynadı. İdiz, Erdoğan’ın o güne kadar Esad’la “kardeşçe” ilişkiler kurmakta beis görmediğini, dolayısıyla Ankara’nın Esad karşıtı tavır almasının ilkesel açıdan kof olduğunu vurguluyor. Gelinen noktada Erdoğan yönetimi en büyük düşman olarak Esad’ı değil Suriyeli Kürtlerin Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) görüyor. YPG, ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) omurgasını oluşturuyor.

Ankara’nın Esad konusundaki U dönüşü Irak ve Suriye’de giderek Tahran’la yakınlaştığı bir ortamda gerçekleşiyor. Al-Monitor’un yakından takip ettiği bu yakınlaşmanın bir nedeni, iki ülkenin de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül’de yapmayı planladığı bağımsızlık referandumuna karşı çıkması. Suriye, ABD ve Rusya dâhil başka birçok ülke referanduma karşı.

Irak Kürdistanı Başkanı Mesud Barzani, Erbil’le Ankara arasındaki sıcak ilişkilerin zarar görme ihtimaline rağmen referandumun ertelenmesi için uluslararası toplumdan gelen çağrılara direniyor. Tansiyonu iyice yükselten bir gelişmeyi aktaran Mahmut Bozarslan, Kürdistan Yurtsevereler Birliği (KYB) bölgesinde Türk istihbaratçılarının PKK tarafından kaçırıldığı haberinin ardından Türk yönetiminin Ankara’daki KBY temsilciliğini kapattığını bildiriyor.

Hamidreza Azizi ise referanduma yönelik ortak muhalefetlerine rağmen İran ve Türkiye’nin Irak’ta koordine hareket etmesinin zor olduğunu yazıyor. Tahran, Türkiye’nin Sincar ve Kandil’de PKK’ye karşı yapacağı askeri bir operasyona ne katılmak ne de destek vermek istiyor. Çünkü “Irak hükümetinin topraklarında herhangi bir Türk askeri varlığını istemediğini defalarca söylemesinin yanı sıra İran Türkiye’ye Irak’ta daha fazla manevra alanı tanımak istemez.”

Azizi şöyle devam ediyor: “Daha olası bir senaryo ise iki ülkenin Suriye’deki nüfuz alanlarını belirlemeye başlaması ve ortak amaçlarına ulaşmak için eş güdümü sürdürmesi. Bu kapsamda İran, Türkiye’nin kuzey Suriye’de Kürt gruplarına karşı yeni bir harekât düzenlemesine yeşil ışık yakabilir, Ankara da Suriye ordusu ile İran yanlısı güçlerin doğu Suriye’de, bilhassa da Deyrizor’da ilerlemesine rıza gösterebilir. Böyle bir senaryoda Türk harekâtı kuzeyde birleşik bir Kürt oluşumunun ortaya çıkmasını engeller, doğudaki gelişmeler ise SDG güçlerinin Rakka civarında kalmasını, kazanımlarını doğuya doğru genişletmesini engeller.”

Azizi Rusya’nın bu gelişmelerde öncü olmaktan ziyade takipçi olabileceğini ancak her hâlükârda destekleyici olacağını düşünüyor: “Moskova Suriye’deki Kürt meselesinde bugüne kadar oldukça tarafsız bir tutum izlemeye, hatta kimi Kürt gruplarla yakın ilişkiler kurmaya çalıştı. Buna rağmen Moskova şimdi Kürtlerin Suriye’de daha fazla kazanım elde etmesini engelleme konusunda Ankara ve Tahran’la menfaatlerinin örtüştüğünü düşünüyor. ABD destekli bir güç olan SDG’nin Rakka’da nihai kontrolü sağlaması Suriye’nin geleceği üzerinde Washington’un daha etkili olması anlamına gelir ki bu kesinlikle Rusya’nın işine gelmez.”

Azizi şöyle devam ediyor: “Suriyeli Kürtler, İslam Devleti’nin bertaraf edilmesinden sonra batıya, Akdeniz’e doğru yürüme konusunda güçlü bir istek ortaya koyuyor. Kürtlerle Washington arasındaki yakın bağlar düşünüldüğünde böyle bir hareket Rus askeri üsleri için doğrudan tehdit oluşturabilir, özellikle de Kürtler kendi bölgelerinde ABD’ye askeri üs verirse. Bu durum, Suriye’nin doğu kesimlerinde Rusya’nın Suriye ordusuna havadan sağladığı desteği niçin artırdığını net bir şekilde açıklayabilir.”

Nitekim biz de temmuzda şu tespitte bulunmuştuk: “Rusya, dışarıdan pasif görünen ama içeriden destekleyici bir tutumla bölgesel ülkelerin Suriyeli Kürtler gibi aktörlere karşı inisiyatif almasına izin verebilir. Moskova bunu oyundaki kazanan el olarak görebilir.”

More from Week in Review

Recommended Articles