Ana içeriğe atla

Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti ve geçmişten alınacak dersler

Önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan’a gidecek olan ABD Başkanı Donald Trump, ziyaretinin başarılı geçmesini istiyorsa önceki başkanların Suudi krallarıyla yaptığı görüşmelerden pek çok ders çıkarabilir. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
U.S. President Donald Trump and Saudi Deputy Crown Prince and Minister of Defense Mohammed bin Salman take their seats for lunch in the State Dining Room of the White House  in Washington, U.S., March 14, 2017. REUTERS/Kevin Lamarque - RTX30ZV5

ABD Başkanı Donald Trump'ın ilk yurt dışı gezisinin ilk durağı olarak Suudi Arabistan’ı belirlemesi, yeni yönetimin Suudileri hoş tutmaya ne denli önem verdiğini gösteriyor. Önceki başkanların Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaretler kraliyet ailesinin nasıl hoş tutulacağına dair önemli dersler içeriyor.

Suudilerin desteğini almaya çalışan ilk ABD başkanı Franklin Delano Roosevelt oldu. Roosevelt 1943’te Kral İbn Suud’un ikisi de ileride kral olacak oğulları Prens Faysal ve Prens Halid’i Beyaz Saray’a davet etti ve bu görüşmelerde ABD-Suudi Arabistan ilişkisinin temelleri atıldı. Roosevelt, Yalta zirvesinin hemen ardından 1945 Sevgililer Günü’nde de Kral’ın kendisiyle Süveyş Kanalı’nda, ABD donanmasının USS Quincy gemisinde bir araya geldi. Bu görüşme ikili ilişkilerin mihenk taşını oluşturdu.

Roosevelt Suudileri incitmeme konusunda dikkatliydi. Görüşme gününde kızını Kahire’ye alışverişe gönderdi ve sigara tiryakisi olduğu hâlde Kral’ın önünde sigara içmedi, öğle yemeğine giderken geminin asansörüne tek başına binip hızla birkaç nefes çekmekle yetindi.

Roosevelt’in bu görüşmede stratejik iş birliğinin büyük resmine odaklanması başarılı bir yaklaşım oldu. Başkan Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına destek istediğinde Kral kati bir şekilde olumsuz yanıt verdi. Krala göre Yahudi devleti Almanya’dan alınacak topraklarda kurulmalıydı. Zira Yahudi Soykırımı’nın sorumlusu Almanlardı. Sert bir taşa çarpan Roosevelt konuyu gündemden düşürdü.

Roosevelt’in Suudi Kralı’yla görüşeceğini öğrenen Britanya Başbakanı Winston Churchill de İbn Suud’la Kahire’de görüşmek istedi. Churchill yemek boyunca içki ve sigara içti ve bu görüşme tam bir facia oldu. Orta Doğu’daki Britanya dönemi sona ermişti.

Krallığı ziyaret eden ilk ABD başkanı ise Richard Nixon oldu. Bu ziyareti Watergate skandalının son günlerinde gerçekleştiren Nixon, yargılanmaktan kurtulmak umuduyla büyük bir diplomatik başarı için çırpınıyordu. ABD’yi resesyona sokan 1973 petrol ambargosunu daha yeni kaldırmış olan Kral Faysal ise Nixon’a Siyonizm’in şerleri ve Doğu Kudüs’ün Arap-Müslüman idaresine iade edilmesi gerektiği konusunda nutuk çekti. Nixon ABD’ye eli boş döndü.

George H.W. Bush’un performansı çok daha başarılıydı. Bush, Kuveyt’i işgalden kurtarmak için düzenlenecek Çöl Fırtınası Harekâtı’nı Kral Fahd’la görüşmek üzere 1990 Şükran Günü’nde Suudi Arabistan’a gitti. Bush, Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından Filistin meselesi dâhil Arap-İsrail ihtilafını ele almak üzere uluslararası bir konferans düzenleme sözünü verdi. Nitekim 1992’de Madrid Konferansı yapıldı. Kraliyet ailesi baba Bush’a hâlâ büyük saygı duyar.

İronik bir şekilde Obama, Roosevelt’ten sonra Suudilerin gönlünü almak için belki de en çok uğraşan başkan oldu. Obama’nın Suudilere en çok silah satan başkan olduğu ise tartışma götürmez. Obama’nın da Orta Doğu’daki ilk durağı Suudi Arabistan olmuştu. 2009’da gerçekleşen bu ziyaret kötü gitti. Kral Abdullah’ın İsrail’le doğrudan iletişim kanalı açmasını ve böylece barış sürecinin canlanmasına yardımcı olmasını isteyen Obama hemen orada olumsuz yanıt aldı. Obama ayrıca Guantanamo Üssü’ndeki bazı tutukluların Suudi Arabistan tarafından alınması konusunda ekibinin anlaşma sağladığını sanıyordu ancak Kral böyle bir anlaşmadan haberdar olmadığını söyledi. Kişisel ilişkiler geliştirmeden iş halletmeye çalışan Obama kötü bir başlangıç yaptı. Zamanla işler daha da kötüye gitti ve yeni Kral Selman ABD’den ilk davetini aldığında Obama’ya hayır, dedi.

Suudi tarafı Trump’ın bu ay yapacağı ziyaret için üç görüşme planlıyor. Birincisi Kral ve Saray mensuplarıyla görüşme, daha sonra Körfez İşbirliği Konseyi liderleriyle buluşma ve son olarak başka bazı Müslüman lider ve temsilcilerle görüşme. Bu program Suudilerin toparlayıcı gücünü ve geniş etki alanını yansıtıyor. “İki kutsal caminin hizmetkârları” İslam dünyasında muazzam bir yumuşak güce sahip.

Selman'ın birinci konusu İran olacak. Suudi Savunma Bakanı ve İkinci Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman geçtiğimiz günlerde verdiği mülakatta İran’a son derece sert, mezhepsel bir çerçevede yüklendi. Kralın en gözde oğlu olan Prens, İran İslam Cumhuriyeti’ni Mesih kehanetleriyle hareket eden, bütün Müslüman toplumuna hükmetmek isteyen bir yapı olarak tarif etti. Ayrıca İran’ın Mekke’nin kontrolünü Suudi Arabistan’dan almaya çalıştığını öne sürdü. Buna göre Tahran’la diyalog imkânı yok. Öyle ki Prens, Suudi Arabistan’ın İran’a karşı mücadelesini kendi topraklarında değil İran’ın içinde vereceğini söyledi. Prens bunun ne anlama geldiğini muğlak bıraktı ancak sözleri Tahran’da rejim değişikliği istediği izlenimini uyandırıyor. Bu açıklamalar Suud Hanedanı’ndan İran’a yönelik bugüne kadar açıktan yapılmış en sert saldırılardan biriydi.

Kraliyet ailesi Yemen, Suriye ve Irak’ta İran’a karşı ABD’nin desteğini almaya can atıyor. Ancak kendi kamuoyu bu konuda o kadar hevesli değil. Zira Trump yönetimi Arap halkları tarafından İslam düşmanı olarak görülüyor. Suudi vatandaşlarıyla kasımda yapılan bir ankete göre ezici çoğunluk Hillary Clinton’ı ve sadece %6’sı Trump’ı destekliyordu. Suudi Arabistan gibi bir polis devletinde Trump’a karşı herhangi bir gösteri olmaz. Ancak Saray da Kudüs konusu başta olmak üzere Müslümanların haklarını yeterince savunmuyormuş gibi görünmek istemeyecek.

El Kaide ve İslam Devleti dâhil terörle mücadele konusunda taraflar mutabık kalacaktır. Perde arkasında ise Suudi tarafı, Terör Destekçilerine Karşı Adalet Yasası (JASTA) üzerinden Suudi Arabistan’a karşı yargısal girişimlerin engellenmesi için yönetimin bir şeyler yapmasını isteyecektir. 11 Eylül saldırılarında Suudilerin sorumluluğu olduğu iddiasıyla çok sayıda dava açılmış durumda. Suudi tarafı, Veliaht Prens ve İçişleri Bakanı Muhammed Bin Nayif’in terörle mücadeleye katkılarından dolayı CIA tarafından şeref madalyasıyla daha yeni onurlandırıldığını söyleyecektir. Madalya ile ödüllendirilenler nasıl terör destekçisi olabilir?

More from Bruce Riedel