Ana içeriğe atla

Sultan II. Abdülhamid’in ihyası ne anlama geliyor?

Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in yeniden gündeme gelmesinin siyasi bir sebebi var: Otoriter yönetime haklılık kazandırmak. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
The Ottoman era Dolmabahce Palace is decorated with a huge Turkish flag as part of the National Sovereignty and Children's Day celebrations in Istanbul, April 23, 2009. The National Sovereignty and Children's day marks the 89th anniversary of the opening of the Turkey's National Assembly. REUTERS/Murad Sezer (TURKEY ANNIVERSARY POLITICS) - RTXEAOM

Türkiye’de son dönemde gözle görülür bir “II. Abdülhamid Han’ın ihyası” trendi yaşanıyor. İmparatorluğu 1876-1909 yılları arasında tek başına yöneten muktedir Osmanlı padişahının ismine yalnızca hükümet yanlısı basında çıkan bir dizi yazıda değil, sosyal medyada yapılan sayısız paylaşımda ve muhtelif konferans ve panellerde de rastlanıyor. Hatta Meclis Başkanı İsmail Kahraman tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda “Doğumunun 174. Yılında Sultan II. Abdulhamid Han ve Dönemi” başlıklı bir sempozyum dahi düzenlendi. Kahraman, Osmanlı Padişahı’ndan, “yönümüzü tayin edecek bir pusula, önümüzü aydınlatacak bir meşale” diye söz etti.

Türkiye’deki muhafazakar iktidarın Sultan II. Abdülhamid Han’a duyduğu bu ilgi şaşırtıcı değil aslında. Son etkin Osmanlı Padişahı olarak da anılan, Sultan II. Abdülhamid, Türkiye’deki İslami çevreler için onyıllardır kültürel bir simge olagelmiştir. Örneğin ünlü İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek, hem dindarlığı hem de dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları savunmasıyla Halifeliğin hakkını veren bir sultan olduğu için II. Abdülhamid Han’dan “Ulu Hakan” diye bahseder. Osmanlı Devleti iflasın eşiğindeyken Filistin topraklarını Siyonistlere satmayı reddetmesi başlı başına bir efsane olmuştur. Bir başka deyişle, Sultan II. Abdülhamid’in tarihi bir ilham kaynağı olarak Atatürk’ün muhafazakar veya İslamcı bir alternatifi olduğu söylenebilir.

Ancak Türkiye’de yeni gelişen Sultan II. Abdülhamid Han hayranlığının yeni bir boyutu daha var: Sultan II. Abdülhamid’in döneminin Osmanlı aydınları tarafından sıkça eleştirilen otoriter bir hükümdar oluşu.

Evet, otoriter… Aslında Sultan II. Abdülhamid Han saltanatının hemen başında, 1876 yılında, Osmanlı’nın ilk anayasasını ilan eden ve ilk meclisi açan padişahtı. Ancak, kanlı Rus Harbi’nin halen sürdüğü bir ortamda, anayasa iki yıldan az bir süre içinde askıya alındı ve meclis de 30 yıl açılmamak üzere kapatıldı. İmparatorluk için tek çıkış yolunun anayasal düzen olduğunu düşündükleri için Abdülhamid’in “istibdad” rejimini eleştiren Osmanlı liberalleri hatta kimi İslamcılar ise ya susturuldu ya da sürgün edildi.

İşte, Erdoğan taraftarlarının şu an gönderme yaptığı en başat temalardan biri II. Abdülhamid Han’ın bu otoriterliği. Zira onlara göre, Erdoğan da otoriter bir lider, ama son derece haklı sebeplerle. Zira Türkiye ölümcül tehlikelerle karşı karşıya ve bunlar ancak liberal ya da ecnebi tenkitçilerin ne dediğine aldırış etmeyecek kudretli bir liderin önderliğinde aşılabilir.

Bu tarihi benzetme ilk olarak bizzat Erdoğan tarafından dile getirildi aslında. Erdoğan mayıs 2015’te düzenlediği bir mitingde New York Times’ın eleştirel bir yazısına tepki gösterirken şöyle dedi: “Bugün bizim için yazdıklarının benzerlerini 1896’da Sultan Abdülhamid için yazıyordu. Ne diyordu, ‘çekilmez adam’ Despot, ‘mutlak monark’ diyordu. Bu gazete o gün Osmanlı Devleti’ine kustuğu kini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve onu temsil eden şahsıma hakaret ediyor”.

Bir süre sonra tarihçi Ebubekir Sofuoğlu bu argümanı genişleterek Erdoğan ve II. Abdülhamid’i karşılaştıran bir makale kaleme aldı ve Abdülhamid’in düşüşünün aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun da düşüşü olduğu uyarısında bulundu. Buna göre, Padişah’ın o dönemki naif muhalifleri imparatorluğun “hürriyet, müsavat ve uhuvvet” gibi liberal ilkeler sayesinde kurtulabileceğine inanıyorlardı ama bunlar aslında Osmanlı’yı içeriden çökertmek için yabancılar tarafından empoze edilen zararlı fikirlerdi.

Konuyu son olarak hükümete yakın aylık Derin Tarih dergisi kapağına taşıdı. Derginin kapağında Abdülhamid Han ve Erdoğan’ın yan yana fotoğrafları vardı. Başlık ise şöyleydi: “Abdülhamid’in Direnişi Yeni Türkiye’nin Dirilişi”. Erdoğan’ın Abdülhamid’le aynı tarihsel rolü üstlendiği ve aynı zorluklarla karşı karşıya olduğunu öne süren makaleye göre, iki liderin “Dış politika stratejileri, sağlık, eğitim hizmetleri ve dış güçler ile komplolara karşı mücadeleleri” çok benzerdi.

Tüm bu anlatının Türkiye’deki Erdoğan yanlısı çevreleri heyecanlandırdığı muhakkak. Nitekim, “Reis”le birlikte Sultan II. Abdülhamid Han’ı öven sayısız sosyal medya paylaşımı da bunu kanıtlıyor. Ancak bu anlatının yanlış ve eksik tarafları var.

Öncelikle, II. Abdülhamid parçalanmakta olan bir imparatorluğun lideriydi, Türkiye ise Kürt meselesini saymazsak sınırları belli, istikrarlı bir ulus devlet. Dolayısıyla birbirinden çok farklı iki farklı bağlam söz konusu.

Dahası, II. Abdülhamid, muhalif aydınların sadece cılız bir sesten ibaret olduğu bir köylü toplumuna hükmediyordu. Türkiye ise kentleşmiş, modernleşmiş ve çok daha karmaşık bir toplum yapısına sahip. Nitekim Erdoğan, sadece sınırlı bir aydın grubu tarafından değil, farklı fikir ve yaşam tarzlarına sahip geniş kitleler tarafından eleştiriliyor. Dolayısıyla II. Abdülhamid’in “ispiyon” ve “sansür” gibi asırlar öncesinden kalmış istibdad yöntemlerinin bu toplumda “başarılı” olacağını düşünmek bir yanılgı olur.

Ayrıca II. Abdülhamid’in aslında Türkiye’deki İslamcıların şu an romantize ettikleri gibi Batı karşıtı bir hükümdar olmadığını da belirtmek gerekir. Gerçekte Padişah’ın saltanatı boyunca, hatta onun öncesinde ve sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir baş düşmanı var idiyse, bu Rusya’ydı. Buna karşılık II. Abdülhamid Batılı güçlerle ilişkilerde daima pragmatik bir yaklaşım benimsedi ve Britanya’yla ve hatta ABD’yle bile iş birliği yaptı. ABD’nin Filipinler’de karşılaştığı Müslüman isyanını bastırmaya nasıl yardımcı olduğunu eski bir makalemde anlatmıştım.

Sultan II. Abdülhamid Han’ın piyano ve opera gibi Batılı zevkleri de vardı ki, Star gazetesi yazarı Resul Tosun’un da belirttiği gibi Türkiye’deki İslamcıların ezberleriyle pek örtüşmüyor bu gerçek. Tosun’un aktardığına göre Sultan Abdülhamid için Meclis Başkanı Kahraman’ın himayesinde düzenlenen sempozyumda, bir araştırmacının II. Abdülhamid’in Batı müziğini sevdiğini söylemesi üzerine salondaki “dindar gençler” itiraz etmişler. “Biz onu dindar biliyorduk oysa Batı müziği hayranıymış” demişler.

Bu, hem Türkiye’deki bazı “dindar gençler”in “dindarlığı” ne denli dar yorumladıklarını gösteriyor, hem de tarihin bugünün ideolojik tasavvurlarından çok daha karmaşık olduğunu. Ak Parti, eğer gerçekten iddia ettiği gibi “muhafazakar” bir partiyse, tarihi günün siyasi ihtiyaçlarına kurban etmemeli, onu kendi gerçekliği içinde keşfederek yaşatmalı.

More from Mustafa Akyol