Ana içeriğe atla

Suudi Arabistan “Müslüman bir NATO” mu kuruyor?

ABD öncülüğündeki uluslararası toplumun gayretlerini yetersiz bulan Suudi Arabistan, terörü bertaraf etmek için Müslüman bir ittifakın kurulmasını öneriyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Saudi soldiers march during Abdullah's Sword military drill in Hafar Al-Batin, near the border with Kuwait April 29, 2014.  REUTERS/Faisal Al Nasser (SAUDI ARABIA - Tags: MILITARY) - RTR3N4CO

Suudi Arabistan’ın ikinci veliaht prensi ve savunma bakanı olan Muhammed bin Selman, Riyad’da 14 Aralık gecesi düzenlediği ilk basın toplantısında dünyayı şaşırtan bir açıklama yaptı. Prens, teröre karşı Müslüman ülkelerden oluşan yeni bir askeri ittifakın kurulduğunu duyurdu. Muhammed terörden en çok Müslümanların zarar gördüğüne dayanarak, terörle tek taraflı mücadele eden yaklaşık 50 Müslüman ülkenin gayretlerini müşterek bir mücadelede birleştirerek bu “illeti” bitirmesi gerektiğini söyledi.

Batılı bazı çevreler açıklamanın zamanlamasına bakarak bu hamlenin uluslararası toplumun ve bilhassa ABD’nin Müslüman ülkelere İslam Devleti (İD) isimli terör örgütüne karşı “daha fazlasını” yapma baskısından kaynaklandığını düşünebilir. Ancak Suudi Arabistan ve başka Müslüman ülkeler farklı bir gerekçeyle hareket ediyor olabilir.

Onların bakış açısına göre bu ittifakın gerekçesi İD’e karşı ABD önderliğinde yürütülen uluslararası mücadelenin büyük ölçüde etkisiz kalması olabilir. Bu ülkelerin nazarında net bir strateji ve kararlılıktan yoksun olan bu mücadele İD’in yayılışını sağlayan iki ana unsuru da göz ardı ediyor: Beşar Esad’ın Suriye’deki Sünni çoğunluğa zulmü ve İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’de Şii milislere sağladığı destek.

Suudi Arabistan’ın nihai hedef olarak üye ülkelerin bağlayıcı taahhütte bulunduğu ve NATO’nun Müslüman eşdeğeri olacak resmi bir askeri ittifakı amaçlayıp amaçlamadığı henüz net değil. Ancak bu girişim Suudi Arabistan’ın daha önce aldığı iki önemli kararla örtüşüyor. Söz konusu kararlar Suudi Arabistan’ın İkinci Dünya Savaşı sonrası muzaffer güçler tarafından oluşturulan ve BM Güvenlik Konseyi ile kurumsallaşan güvenlik çerçevesini reddetmemekle birlikte alternatif güvenlik çerçevelerine önayak olmak istediğine işaret ediyor.

Birinci karar Suudi Arabistan’ın 2013 sonbaharında kazandığı Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmesiydi. İkincisi ise bu ayın mart ayında Arap ülkelerinden oluşan bir koalisyonun başında Yemen’e yönelik askeri harekât başlatmasıydı. Harekâtın amacı İran destekli Husi isyancılar tarafından 2014’ün sonunda başkent Sana’dan uzaklaştırılan Yemen’in uluslararası toplumca tanınan cumhurbaşkanı Abid Rabbo Mansur Hadi’yi iktidara iade etmek olarak açıklandı.

Teröre karşı bir İslam ittifakına öncülük etme kararı bu iki kararla birlikte ele alındığında Suudi Arabistan’da bir paradigma değişikliği görülüyor. Yani Suudi Arabistan Orta Doğu’da ve İslam dünyasındaki kendi rolüne ve bölgesel güvenliğin geleneksel garantörü olan ABD’nin rolüne artık farklı bir açıdan bakıyor.

Suudi Arabistan modern tarihi boyunca genelde statükocu bir devlet olarak bilindi. Petrol zenginliğini ve İslam dünyasındaki önemli konumunu çatışan ülkeler veya bir ülkenin içinde çatışan taraflar arasında arabuluculuk için kullanan bir devlet oldu. Kurulu siyasi düzeni çoğunlukla perde arkasında sessiz diplomasiyle korumaya çalıştı. Ne var ki Arap Baharı’nın ardından Orta Doğu’yu pençesine alan kriz, Suudi Arabistan’ın başlıca bölgesel hasmı İran’ın güçlenmesine ve azılı bir düşman olan İD’in ortaya çıkmasına yol açtı ve Suudi yönetimini daha iddialı bir dış politika benimsemek zorunda bıraktı. Suudilerde bu yeni anlayışı tetikleyen bir neden de ABD’nin Orta Doğu’dan elini ayağını çekmeye karar verdiği, harekete geçtiği zaman da net bir stratejiden yoksun olduğu algısı. ABD’yi bu açıdan tenkit edenler, ABD’nin Suriye ve Irak’ta İD kalelerine düzenlediği hava saldırılarını bunun bir örneği olarak görüyor.

Suudi Arabistan hâlâ Amerikan silahlarını tercih ediyor, ABD’yle istihbarat paylaşmaya ve düzenli olarak istişare etmeye devam ediyor. Ancak görünen o ki ABD’nin tehdit algısıyla kendi tehdit algısının örtüşmediğine karar vermiş durumda. Suudi Arabistan’ın şu an başlıca iki önceliği olan Yemen ve Suriye savaşları ABD için öncelik gibi görünmüyor. Benzer şekilde Suudilerin İran’ı bölgede yıkıcı bir güç olarak gördüğü ve bu konudaki kaygılarını tekrar ettiği bir dönemde ABD, İran’la bu ülkenin yeniden uluslararası topluma katılmasına zemin hazırlayan tarihi bir nükleer anlaşma imzaladı.

ABD Yemen’de Suudi önderliğindeki Arap koalisyonuna kritik istihbarat ve lojistik desteklerini sürdürse de Suudi Arabistan’ın bu örneği görülmemiş harekâta girişmesi, ancak uluslararası toplumun Husilerin askeri kazanımlarını durdurmak için zorlayıcı tedbirler almaya niyetli olmadığının anlaşılmasından sonra oldu. Suudi Arabistan 10 Arap ülkesini bu harekâtı desteklemeye ikna etti. Yemen harekâtı, Suudi Arabistan’ın dış politikada benimsediği daha iddialı ve daha bağımsız duruşun bu güne kadarki en açık tezahürü oldu.

Suudi Arabistan’ın iki sene önce ilk BM Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmesi de dünyayı şaşkınlığa uğratmıştı. Riyad’dan konuya ilişkin yapılan sert açıklamada Suriye’de devam eden katliamlar ve İsrail-Filistin barış sürecindeki tıkanıklık “Güvenlik Konseyi’nin görev ve sorumluklarını yerine getirmekten aciz olduğunun inkâr edilemez kanıtları” olarak gösterildi. O dönem tuhaf görünmüş olsa da üyeliği reddetme kararı, tıpkı o günden sonra gündeme gelen Arap ve Müslüman askeri koalisyonlar gibi Suudilerin ABD öncülüğündeki uluslararası toplumdan giderek umudunu kestiğine ve milli menfaatlerini korumak için kendi ittifaklarını oluşturmaya yöneldiğine işaret ediyor.

Yeni ittifakın açıklandığı 14 Aralık’tan bu yana Suudi siyasi ve askeri yetkililer bu ittifakın hedefleri konusunda yeni bazı detaylar verdi. Paris’te basına konuşan Dışişleri Bakanı Adil El Cubeyr, Riyad’da kurulu bir harekât merkezinin komutasında müşterek bir gücün oluşturulabileceğini söyledi. Suudi ordu sözcüsü Ahmed Asiri’nin daha sonra basında yer alan demecine göre ise koalisyon, müşterek bir güç oluşturmaktan ziyade üyelerin mevcut çabalarını “koordine” etmeye odaklanacak. Ancak hem Cubeyr hem Prens Muhammed ittifakın mezhepçi temele dayanmadığını açıkça dile getirerek üyelerin de hedef alınacak terörist grupların da mezhebe göre belirlenmeyeceğine işaret etmiş oldu. Savunma Bakanı koalisyonun İD gibi Sünni terörist grupları hedefleyeceğini açıkça söylerken bölgeyi istikrarsızlaştıran tüm militan grupların hedefte olacağını kaydetti. Her iki bakan da üye ülkelerin koalisyona ne kadar destek vereceğinin kendi takdirlerinde olacağını belirtti. Muhammed ayrıca koalisyonun ilgili ülkelerin “meşru” makamlarıyla istişare edeceğini ve uluslararası toplumla koordinasyon içinde olacağını vurguladı. Bu açıklamalara bakılırsa Müslüman ittifak ABD öncülüğündeki İD karşıtı koalisyonun tamamlayıcısı olacak. Ancak asıl niyetin onun yerini almak olabileceği görüşü de yabana atılmamalı.

Koalisyonun görevi ve çalışma usullerine ilişkin önümüzdeki haftalarda yeni ayrıntılar mutlaka açıklanacaktır. Batı basınında yer alan kimi haberler, şom ağızlılık yaparcasına önemli bazı üye ülkelerin koalisyona dâhil edilmekten şaşkınlık ifade ettiğini duyurdu. Bunlar bir yana Suudi Arabistan Güvenlik Konseyi üyeliğini reddederken bu kararın arkasında durdu, Yemen’de Husilere karşı başlattığı askeri harekâtı da genel beklentinin aksine dokuz aydır sürdürüyor. Suudilerin uluslararası toplumun önündeki en vahim sorun olan din temelli teröre karşı daha büyük bir koalisyona öncülük etme çabasında başarılı olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

More from Fahad Nazer

Recommended Articles