Ana içeriğe atla

Türkiye’nin adımları Irak’ta mezhepçi algıları pekiştiriyor

Bölgesel çatışmalar ve 2003’ten bu yana değişen ittifaklar pek çok Iraklıyı her olaya mezhepsel pencereden bakmaya sevk ediyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
4526881 - RTX1YCTU

Orta Doğu pek çok çatışmayı aynı anda yaşıyor. Bölgesel düzeyde Rusya ve Türkiye, mezhepsel düzeyde Sünniler ve Şiiler, etnik düzeyde Kürtler, Araplar ve Türkmenler, siyasi düzeyde de ABD liderliğindeki cepheyle Rusya liderliğindeki cephe karşı karşıya. Bu durum Irak halkını sayısız çabaya rağmen çözümsüz krizlerin içine sürükledi. Bölgesel ve küresel aktörler ise kendi menfaatlerini korumak adına bu çatışmalara büyük yatırımlar yapıyor.

Büyük güçlerin Orta Doğu’ya müdahaleleri halkları siyasi araçlara dönüştürdü. Her bir topluluk hasmıyla mücadele ederken hamisinin gücüne bel bağlıyor. Tablo değiştikçe çatışan güçlerin rollerine ilişkin mezhepçi toplumsal algılar da değiştiriyor.

ABD, 2003’te Saddam Hüseyin rejimini ve Sünni Baas Partisi’ni devirerek Şii menfaatlerine hizmet ettiğinde Rusya Sünnilerin tarafındaydı. ABD öncülüğündeki işgale karşı çıkan Moskova son ana kadar Baasçı rejimle iyi ilişkilerini sürdürdü. Başkan George W. Bush 18 Mart 2003’te Irak Devlet Başkanı’na ültimatom vererek 48 saat içinde ülkeyi terk etmesini, aksi hâlde ABD ve müttefiklerinin ülkeye savaş açacağını ilan etmişti. Rusya bu koalisyona katılmayı reddetmişti.

Ancak 2003’teki denklem artık değişti. Şimdi Rusya ve Şiiler aynı safta İslam Devleti’ne (İD) karşı savaşıyor ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı destekliyor. Rusya 30 Eylül’de Suriye’de hava harekâtlarına başlarken, Körfez’deki Sünni müttefikleri ve Türkiye ile aynı safta yer alan ABD hâlen Esad’ı devirmeye çalışıyor.

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği’nden 52 Suudi din adamı 4 Ekim’de Rusya’yı Suriye’deki eylemlerinden dolayı kınayan bir bildiri yayımladı. Onlara göre “Ultra Hristiyan Rusların Safeviler ile Nusayrilere verdiği destek Sünnilere, ülkelerine ve kimliklerine karşı gerçek bir savaş” demekti.

Suudi Arabistan ile İran arasındaki husumet bölgedeki Sünni-Şii çatışmasının bir örneği olsa da mezhepsel algı sadece bu iki ülkenin dâhil olduğu olaylarla sınırlı değil. Mezhepsel kutuplaşma diğer Körfez ülkelerinin yanı sıra Mısır, Lübnan ve Pakistan’ı da kapsıyor. Taraf tutmak adeta zorunluluk gibi. Dolayısıyla bölgesel güçlerin siyasi duruşları da çoğunlukla mezhepçi mantıkla değerlendiriliyor.

Örneğin Türkiye’nin Rusya’yla yaşadığı kriz de dâhil son zamanlardaki tutum ve eylemleri mezhepsel denklem bağlamında ele alınıyor. Buna göre Rusya, İran, Alevi hâkimiyetindeki Suriye rejimi, Lübnan Hizbullah’ı ile Irak’taki Asaib El Hak gibi bölgesel Şii örgütler Şii ekseninde yer alıyor. Sünni ekseni ise Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Suriye rejimine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu gibi silahlı Sünni gruplardan oluşuyor.

Dahası Suudi Arabistan, Suriye ve Irak’taki aktörler seçtikleri sözcüklerle kimi zaman mezhepsel gerginlikleri bizzat körüklüyor. Örneğin tanınmış Suudi din adamı Muhammed El Ureyfi 2010’da “Iraklı Yüce Şii” ifadesini “küfür” ilan etti. İD’in haziran 2014’te Musul’u ele geçirmesinin ardından Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Irak ordusunun sadece Şiilerden oluştuğunu ve Türkiye’nin İD’le mücadele için Iraklı Sünnileri eğitmeye hazır olduğunu açıkladı. Türkiye tam da bu maksatla 4 Aralık’ta Musul’un kuzeyindeki Başika bölgesine 150 kişilik bir zırhlı birlik gönderdi.

Erdoğan’ın açıklaması ve Türkiye’nin son dönemdeki adımları Ankara’nın Irak ve Suriye’deki Şiilere karşı Sünnileri desteklediğine dair mezhepçi algıları pekiştirdi. Hukuk Devleti İttifakı 9 Aralık’taki açıklamasında Türkiye’yi “mezhepçi çatışmayı kışkırtmakla” suçladı.

Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 15 Aralık’ta yatıştırıcı bir açıklama yaparak Türk askerlerinin Irak’a yalnızca İD’le mücadele kapsamında Peşmerge güçlerine eğitim vermek için girdiğini söyledi. Ancak Ankara’nın provokatif tarzı nedeniyle Irak’ın Şii ağırlıklı hükümeti Türkiye’yi kınadı ve ülkede zaten karmaşık olan mezhepsel ortamı daha da kötüleştirmekle suçladı.

Türkiye askerleri göndermeden önce Irak hükümetiyle istişare etmediği gibi bu desteğini Sünni bölgelerle bilhassa da Musul’la sınırlı tuttu. Türkiye oradaki Peşmerge güçlerinin yanı sıra Musul’u kurtarmak için kurulan Sünni Halk Seferberlik Birlikleri’ni de eğitiyor.

Bunun öncesinde, 29 Ekim’de ise yüz binlerce İranlı’nın Erbain haccı için Kerbela’ya gitmek üzere Zırbatiye sınır kapısından kontrolsüz şekilde Irak’a girmesi mezhepsel hassasiyetleri alevlendirmişti. Kimi gözlemcilere göre bu, Irak’ın ulusal egemenliğinin ihlaliydi. İranlıların resmi izin olmadan ülkeye girmesi Irak’taki Şii ağırlıklı hükümetin Şii İranlılara gösterdiği bir hoşgörü olarak da yorumlanabilirdi.

Aslında bu izinsiz girişler, Irak’ın ülke sınırları bir yana büyük dini etkinlikleri bile kontrol edememesinden kaynaklandı. Ancak hem ulusal hem bölgesel düzeyde etkili olan kutuplaşma bu olayda da mezhepsel bakışa geçerlilik kazandırıyor.

Tüm bölgesel ve uluslararası aktörler zaten kritik olan mezhepsel ortamı manipüle etmenin ciddiyetini idrak etmek zorunda. Kendi menfaatlerini korumaya çalışan güçler, bir eksene karşı diğer eksenin hedeflerine hizmet ederek mezhepçiliğe teslim oldukları izlenimini vermemeli. Mezhepsel çatışmaları körükleme potansiyeline sahip bu güçler ne konuştuklarını, nerede durduklarını ve ne yaptıklarını çok iyi tartmalıdır.

More from Mustafa al-Kadhimi