Ana içeriğe atla

İslam Devleti’nin Orta Doğu’ya yararı ne oldu?

İslam Devleti’nin yükselişi, bölgesel güçleri iş birliğine zorlayan ve Orta Doğu devletlerini güçlendiren bir etki yapıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Smoke raises behind an Islamic State flag after Iraqi security forces and Shiite fighters took control of Saadiya in Diyala province from Islamist State militants, November 24, 2014. Iraqi forces said on Sunday they retook two towns north of Baghdad from Islamic State fighters, driving them from strongholds they had held for months and clearing a main road from the capital to Iran. There was no independent confirmation that the army, Shi'ite militia and Kurdish peshmerga forces had completely retaken Jalawl

İslam Devleti’nin (İD) Orta Doğu’daki ilerleyişi bölge devletlerinin çökebileceğine dair ciddi endişelere yol açtı. Ancak gelişmelere daha dikkatli bakıldığında İD’in aslında devletleri bölgesel siyasetin merkezi aktörleri olarak giderek güçlendirdiği görülüyor. Bunun üç önemli boyutu var.

İlk olarak İran, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi güçlü devletler bölgesel iş birliğinin zorunluluğunu yavaş yavaş kabulleniyor. Dahası yaklaşımlarında mevcut devletleri ve devlet kurumlarını güçlü tutmayı temel alıyorlar. Bu yaklaşım, bilhassa krizin pençesindeki Irak, Suriye ve Lübnan’da kendini gösteriyor.

İD ne mevcut ulusal sınırları ne de uluslararası ilke ve kuruluşları tanıyan, ümmet temelli bir halifelik kurmayı amaçlarken, bölgesel güçler de örgütü durdurmak ve zayıf devletlerin tamamen çökmesini engellemek için faal bir siyaset izlemek zorunda kalıyor. Dolayısıyla İran, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Irak ve Suriye politikalarının önceliği buradaki devlet yapılarının çöküşünü engellemek. Ancak bu hedefe tabii ki farklı yöntem ve ilkelerle ulaşmaya çalışıyorlar.

Farklı siyasi ve ekonomik nedenlerle güvenliği sağlamak isteyen bölgesel güçlerin kargaşanın kendi topraklarına sıçramasını engellemek için komşu ülkelerdeki devlet yapısını güçlendirmekten başka seçeneği olmadığı açık.

İD’in Suriye’deki eylemlerinin hem Şam rejiminin hem de ılımlı muhalif grupların aleyhine olduğu muhakkak. Ilımlı muhalif grupların Suriye devletini ayakta tutma konusunda mutabık olduğu biliniyor. Mevcut durum Suriye krizine müdahil olan hiçbir bölgesel veya bölge dışı aktörün menfaatine değil. Aynı şekilde İD’in Irak’ta ülkeyi dağılmanın eşiğine getiren ilerleyişi de hiç kimsenin yararına değil.

İkincisi iç siyaset bağlamında kamuoyunun düzen ve istikrarın tesisinde devlete biçtiği rol de değişiyor. Şiddeti uç boyutlara taşıyan, mezhepsel ayrışmayı derinleştiren, insani değerlere ve tarihi mirasa saldıran İD yeni ve ortak bir tehdit. Bu da bölge halklarının güvensizlik duygusunu artırıyor. Dolayısıyla bugünkü durum, bu tip tehditlerle mücadele edebilecek tek seçenek olarak mevcut devlet ve devlet kurumlarına olan halk desteğini artırıyor.

Nitekim Arap Baharı’nın bir sonucu olarak geleneksel asgari devlet anlayışından azami devlet anlayışına doğru bir kayma yaşanıyor. Bu kapsamda siyasi krizleri aşmak ve istikrarı tesis etmek için tüm siyasi güçleri içine alan kapsayıcı hükümetlerin kurulmaya başladığını görüyoruz. Zira tüm bunlar İD’le mücadelede elzem olan unsurlar. Irak’taki mevcut durum bunun en iyi örneklerinden biri.

Üçüncüsü başta Batı olmak üzere uluslararası düzeyde de İD’le mücadelenin ancak bölge ülkeleriyle iş birliği yaparak ve mevcut devlet kurumlarını güçlendirerek başarılı olacağı anlayışı yavaş yavaş yerleşiyor. İD, farklı ülke ve bölgelerin jeopolitik, tarihi ve sosyoekonomik şartlarına göre kendini ayarlayabiliyor. Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Mısır, Malezya ve Fransa gibi ülkelerde farklı hareket tarzları benimsiyor. Dolayısıyla görünen o ki Batı da ister geleneksel ister çağdaş olsun mevcut devlet yapılarını güçlendirmenin ve bölgesel iş birliğini teşvik etmenin İD’le mücadelede daha az maliyetli bir yöntem olduğu sonucuna varılıyor. Bu kapsamda Batı, İran ile Suudi Arabistan’ın bölgesel krizlerde iş birliği yapmasının ivedi bir gereklilik ve İD’le gerçek mücadele için bir ön koşul olduğunu da idrak etmeye başlıyor.

Ayrıca uluslararası toplum, bölgedeki çatışma sonrası dönemlerin ve devlet inşa süreçlerinin zorluklarını giderek daha net görmeye başlıyor. Polis ve ordu gibi devlet kurumlarını güçlendirme gereği de buna dâhil. Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve hatta Mısır’daki tecrübelerden görüldüğü gibi devlete bağlı güçlerin kademeli olarak zayıflaması iktidar boşluğu doğuruyor ve bu, El Kaide ve İD gibi terör örgütlerinin güçlenmesine zemin ve siyasi alan yaratıyor. Benzer şekilde bölge dışı aktörlerin bölgesel denklemlerde yoğun olarak yer alması radikal örgütlere eylemlerini meşrulaştırma imkânı veriyor. Yabancı güçlerle ve onların içerideki destekçileriyle mücadele bahanesini kullanan örgütlerin yeni elemanlar devşirmesi kolaylaşıyor.

İD’le nasıl mücadele edileceği konusu giderek daha karmaşık bir hâl alırken, uluslararası toplum şu an izlenecek en makul yolun büyük bölgesel devletleri yeni ortaklar olarak benimseyip onlarla iş birliği yapmak olduğunu kavrıyor. Örneğin İran ve Avrupa arasında düzelen ilişkilerin temelinde İD dâhil bölgesel sorunların çözümünde bu ortaklığın ne denli önemli olduğunun kabulü yatıyor.

Sonuç olarak İD tehdidi fiilen bölgedeki devletleri güçlendiriyor. İD’in bertaraf edilmesi için ise üç hususun dikkate alınması gerekiyor. Birincisi istikrarın nasıl sağlanacağı, dolayısıyla İD’le nasıl mücadele edileceği konusunda ortak anlayışa varmak için bölgesel ve bölge dışı aktörler iş birliği yapmalı. İkincisi tüm siyasi güçleri bu ortak tehditle mücadelede birleştirecek kapsayıcı hükümetler kurulmalı. Üçüncüsü de bölge devletleri halkın artan beklentileri doğrultusunda küresel güçlerle ilişkilerinde daha bağımsız politikalar izlemeli.

More from Kayhan Barzegar

Recommended Articles