Ana içeriğe atla

Güvenliği tehdit eden “güvenlik paketi”

AKP iktidarının bugünlerde kavga dövüş içinde Meclis’ten geçirmeye çalıştığı, polise olağanüstü yetkiler veren “güvenlik paketi” hem “Kürt süreci”ni hem de toplumsal barışı tehdit ediyor
Turkish soldiers use tear gas to disperse Turkish Kurdish protesters near the Mursitpinar border crossing on the Turkish-Syrian border, in the Turkish town of Suruc in southeastern Sanliurfa province October 4, 2014. Turkish security forces broke up a pro-Kurdish demonstration in solidarity with Syrian Kurds, on the Turkish-Syrian border. REUTERS/Murad Sezer (TURKEY - Tags: MILITARY POLITICS CIVIL UNREST CONFLICT TPX IMAGES OF THE DAY) - RTR48X5W

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iktidar ve muhalefet milletvekilleri arasında küfürlü münakaşalar ve hatta itiş-kakış yaşandığı olur ve Türkiye’de bu biraz da kanıksanmıştır. Mamafih son günlerde tablo vahamet arz etmeye başladı. Meclis’e alışılmışın ötesinde bir şiddet atmosferi egemen oldu.

17 Şubat gecesi yapılan kapalı oturumda biri Kürt hareketi kökenli Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) diğerleri de ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) mensup dört muhalefet milletvekili yaralandı. Kimisinin başı yarıldı, kimisinin kaburgaları çatladı... Şiddet, 19 Şubat Perşembe günkü oturumda da devam etti. Bir CHP milletvekili merdivenlerden yuvarlandı; tekme, tokat ve yumruklar konuştu. Muhalefet, AKP iktidarına mensup milletvekillerinin kendilerine toplu halde saldırdığını söylediler, iktidardakiler ise muhalefetin kendi kendisini darp ettiğini ileri sürdü.

Şiddet olaylarına yol açan karşıtlıkların nedeni ise AKP’nin Meclis’ten geçirip yasalaşmasını istediği, polise ve mülki amirlere olağanüstü yetkiler veren bir yasa tasarısıydı.

Kamuoyunda “iç güvenlik paketi” adı verilen bu 132 maddelik yasa tasarısının görüşüldüğü Meclis’te güvenlik bozucu bir etki yapması ironik bir durum olarak görülmeli...

HDP ve CHP başta olmak üzere muhalefet partileri, yargı kararı gerektiren birçok uygulamada yargıyı devre dışı bırakıp polisi ve mülki amirleri tek başına yetkili kılan bu tasarının yasalaşması halinde Türkiye’nin hukuk devleti olma vasfını tamamen kaybederek bir polis devletine dönüşeceğini ve toplumsal barışın bozulacağını ileri sürüyorlar. Bu nedenle de tasarının Meclis’ten geçerek yasalaşmasını mümkün olduğu kadar çok geciktirmek için Meclis iç tüzüğünün kendilerine verdiği hakları sonuna kadar kullanıyorlar.

“İç Güvenlik Paketi”nde eleştiri ve tartışma konusu olan hususlar şunlar:

Paket, yargı izni veya kararı olmaksızın polise 48 saat süreyle telefon ve sair iletişimi dinleme yetkisi veriyor. Bu süre şimdi 24 saatle sınırlı.

Aynı şekilde polis yargı kararı olmadan şüpheliyi elbiselerini soyundurarak arayabilecek ve araçlarının torpido, bagaj gibi görünmeyen bölmelerinde arama yapabilecek. Bu uygulama 24 saat içinde hâkim onayına sunulacak. Türkiye’de polis 2007’den beri bunları yargı kararı olmadan yapma yetkisine sahip değil.

Paket polise “suçüstü” olarak görülen hallerde yargıdan bağımsız gözaltına alma yetkisi de veriyor. Düzenleme yasalaşırsa polis toplu suçlarda 48 saate kadar gözaltına alma yetkisine sahip olacak.

Molotof kokteyli atanları silah kullanarak etkisiz hale getirme de paketin polise verdiği yetkiler arasında. Paket yasalaşırsa “sapan ve bilye” silah olarak sınıflandırılacak ve gösterilerde bunları taşıyanlara 2 yıl 6 aydan 4 yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Aynı ceza gösterilerde atkı ya da gaz maskesiyle yüzünü gizleyenler için de geçerli olacak.

Türkiye Barolar Birliği 10 Şubat’ta gazetelere verdiği ilanda “bu tasarının yasalaşması halinde insan hak ve özgürlüklerini, anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı biçimde kısıtlayacak vahim sonuçlar doğuracağı” uyarısını yaptı.

Türkiye’deki 81 bin avukattan 31 bininin üye olduğu İstanbul Barosu’nun da aynı gün verdiği tam sayfa ilanda şu noktalara dikkat çekildi:

“Bu paketle birlikte, bireyler yargı güvencesinden tamamen yoksun olarak korumasız hale gelecek, hak ve özgürlükler iktidarın, idarenin ve polisin insafına terk edilecektir. Mülki amirlere ve polise tanınan hukuk dışı ve olağanüstü yetkilerle birlikte, yaşam hakkı, kişi güvenliği, ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi özgürlükler tamamen ortadan kalkacaktır. Bu bir yasal değişiklik değil, bir rejim değişikliğidir. Böyle bir rejim, kimsenin nefes alamayacağı bir korku düzeni, koyu bir faşizm ve diktatörlük olacaktır. Toplumsal doku, demokratik rejimin bünyesine aykırı bu düzenlemeleri reddedecektir.”

İstanbul Barosu’nun uyarılarında “faşizm” ve “diktatörlük” gibi sert ve dramatik kavramlar kullanması, bu tasarı ekseninde oluşan şiddetli kutuplaşmayı yansıtması bakımından not edilmeli...

Tasarının endişe ve güvensizliğe neden olması yersiz değil. Türkiye'de polisin kötü şöhreti usulsüz telefon dinlemelerinden göstericilere karşı orantısız güç kullanımına uzanan geniş bir yetki suiistimali yelpazesine yayılıyor. Polisin silaha başvurma yetkisinin daha da artırılacak olmasının zaten kabarık olan mevcut "polis şiddeti" dosyasına yeni kurbanların eklenmesi korkusunu besliyor.

Misal, Cumhuriyet gazetesi 18 Şubat’ta orta sayfasını son 8 yılda kurşun, gözaltında kötü muamele, gaz bombası ve dayakla tezahür eden “polis şiddeti”ne kurban giderek hayatını kaybetmiş 183 kişinin fotoğraflarına ayırdı. Bunlara 2013’teki Gezi Direnişi’nde polis tarafından dövülerek, kurşunla ya da gaz fişeğiyle vurularak öldürülen 12 kişi de dâhildi.

İlginç olan da bu hükümetin “İç Güvenlik Paketi”ni, 6-8 Ekim 2014’te Türkiye’nin 35 ilinde, IŞİD’in Kobani’ye girmesi üzerine patlak veren toplumsal şiddeti yoğun Kürt protestolarını gerekçe göstererek Meclis’e getirmesi... IŞİD'in Kobani'yi ele geçirebilecek kadar güçlenmesinden AKP hükümetinin politikalarını sorumlu tutan Kürt hareketinin protesto çağrıları üzerine başlayan olaylarda büyük bir öfke patlaması yaşanmış, en az 50 kişi ölmüş, binlerce ev, iş yeri, araç ve kamu binası yakılmış veya tahrip edilmişti.

Bu “İç Güvenlik Paketi” şimdi AKP iktidarının Kürt hareketiyle iki küsur yıldır sürdürdüğü “barış ve çözüm süreci”ni de tehdit ediyor.

Kürt siyasi hareketinin merkezi örgütü KCK’nın (Kürdistan Topluluklar Birliği) Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı’ndan 17 Şubat’ta yapılan yazılı açıklamada, “AKP istediği kadar ‘demokratikleşme, süreç ve müzakere’ desin, bunların hepsinin demagojiden ibaret olduğu, İç Güvenlik Yasası’ndan da rahatlıkla görülmektedir. Demokrasi çözüm ve müzakereye kapalı olan bir zihniyetin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda hiçbir adım atmayacağı ortaya çıkmıştır” denildi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da aynı gün “Paket sadece çözüm sürecini değil, bütün toplumsal barış dinamiklerini tahrip eden pakettir. Çözüm sürecini olumsuz etkiliyor; toplumdaki bütün barış arayışlarını dinamitliyor. Muhalefetin ezildiği yerde kimse barıştan söz edemez” dedi.

AKP iktidarının Suriye’deki Kürt kantonlarına karşı 2012’nin yazından beri değişen tempo ve yoğunlukla yürüttüğü vekâleten savaş ve tecrit politikasının sürdürülebilir bir yanının olamayacağı en başından belliydi... Çünkü Suriye’de Türkiye Kürtlerinin hem akrabası olan hem de Türkiyeli PKK’yla ideolojik ve siyasi mahiyette yakın bağları bulunan PYD’ye karşı Ankara’nın bir “düşmanlık süreci” söz konusu iken, aynı Ankara’nın Türkiye Kürtleriyle herhangi bir barış sürecini devam ettirmesi mümkün olamazdı.

Kobani olayları, bu sürdürülemez politikayı çökertti.

Şimdi hükümet kendisini bu “iç güvenlik paketi”yle yeniden bir çıkmazın içine itiyor. O da şudur: Ortaya çıkış nedeni Türkiye’nin “demokrasi açığı” olan Kürt sorununu çözmek için kurgulandığı söylenen bir “barış süreci”, bu demokrasi açığını görülmemiş ölçüde büyütecek bir “iç güvenlik yasası”na rağmen sürdürülemez.