Ana içeriğe atla

Erdoğan kimlik savaşını kazanıyor

Kamuoyu anketleri Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçimini ilk turda kazanacağını gösteriyor. Başarısında körüklediği etnik ve dinsel kimlik ayrımcılığı da bir rol oynadı.
People walk past election posters for Turkey's Prime Minister and presidential candidate Tayyip Erdogan (L), Turkish main opposition presidential candidate Ekmeleddin Ihsanoglu (R) and Selahattin Demirtas, co-chairman of the pro-Kurdish Peoples' Democracy Party (HDP) and presidential candidate  in Istanbul August 8, 2014. Erdogan is set to secure his place in history as Turkey's first popularly-elected president on Sunday, but his tightening grip on power has polarised the nation, worried Western allies and

Türkiye’nin önde gelen kamuoyu araştırma şirketlerinden KONDA’nın 7 Temmuz’da yayımladığı anketin sonuçları, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, üç adayın yarışacağı 10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanı Seçimi’ni yüzde 57 oranında oy alarak ilk turda kazanacağını gösteriyor.

KONDA’nın 2-3 Ağustos tarihlerinde Türkiye’nin 30 ilinde 2720 denekle yüz yüze görüşmeyle ve artı-eksi yüzde 2 hata payıyla yaptığı bu ankete göre, ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun beklentilerin çok altında, yüzde 34 gibi bir oy alacağı öngörülüyor.

KONDA anketinde, Kürt hareketiyle bazı sol çevrelerin ittifakını temsil eden Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş’ın ise yüzde 9 gibi, kendisi açısından başarı sayılabilecek bir oy oranı elde edeceği sonucuna varılıyor.

Diğer kamuoyu araştırma şirketlerinin anketlerinden de üç aşağı beş yukarı aynı sonuçlar çıkıyor.

KONDA’nın Yönetim Kurulu Başkanı Tarhan Erdem bu sonuçları paylaştığı duyuru metninde şu saptamayı yaptı:

“Son on yılda, seçmenin çoğunluğunu içine almış bulunan kutuplaşma, 2011 seçiminden bu yana tarafların zihnini ve kalemini bağımlı hale getirdi. Artık her sorunu önceden bilinen kalıp içinde cevaplayan, düşünceleri, söylemi ve davranışıyla birbirinin zıddı olan iki taraf vardır. Bu iki taraf son iki üç yılda, var olan kültürel, ekonomik ve toplumsal kimlikleri de kapsayıp dönüştürerek ülkede adeta iki yeni siyasal kimlik yaratmıştır.”

Tarhan Erdem, “Türkiye’de siyasal mücadelenin, ayrıntılardan arınmış olarak, bu iki kimlik etrafında yapıldığını” söylüyor.

Açıklamasındaki şu cümlede ise bu “kimlik eksenli siyasal mücadele”nin baş aktörünü teşhis ederek, muhalefeti onun oyununa gelmekle suçluyor:

“Bu oyunu tasarlayıp, bilerek ve isteyerek sahneleyen, iktidarın lideri Erdoğan’dır. Muhalefet de yaratılan zehirli havayı görmeyerek, hiçbir sahnesini ve diyaloğunu değiştirmediği oyunda rol almıştır.”

Erdem’in bu iddiasına katılmak mümkün değil.

Tam tersine muhalefet, Cumhurbaşkanı Seçimi’nde, Erdoğan’ın yıllardır uyguladığı toplumu kimlikler ekseninde kutuplaştırarak seçim kazanma stratejilerini bozmak için Sünni muhafazakar kimlikli ama İslamcı olmayan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığında birleşti. Bu hamledeki amaç, Erdoğan tarafından sürdürülen kimlik eksenli kutuplaştırıcı politika ve söylemlerle yükseltilmiş ayrıştırıcı duvarları aşarak AKP’nin Sünni muhafazakar tabanından da oy alabilmekti.

Mamafih 10 Ağustos seçimi KONDA’nın sonuçlarını doğrularsa, muhalefetin bu amacını gerçekleştiremediği de görülmüş olacak.

Seçime katılım oranı ne olursa olsun, Erdoğan’ın birinci turda yüzde 57 gibi yüksek bir oy yüzdesini tutturması için iki faktörün etkili olması gerekir:

Birincisi, İhsanoğlu’nun AKP tabanından oy alamaması...

İkincisi de Erdoğan’ın MHP ile diğer küçük İslamcı/milliyetçi partilerden önemli ölçüde oy alması.

Başka türlüsü mümkün değildir.

30 Mart’taki belediye başkanlıkları seçimine paralel olarak yapılan belediye meclisleri seçiminde muhalefetteki CHP ve MHP’nin toplamda AKP’ninkine eşit düzeyde, yüzde 43 oy aldığı hesaba katılmalı. Bu durum göz önüne alındığında İhsanoğlu’nun oyu 10 Ağustos’ta KONDA anketinin gösterdiği gibi yüzde 34’te kalırsa, başarısızlığın bir numaralı nedeni MHP tabanından Erdoğan’a kayan oylarla açıklanacak.

O zaman da bir kısım MHP seçmeninin, parti liderliğinin CHP’yle ortak olarak gösterdiği adaya oy vermeye ikna edilememesinin nedenlerini açıklamak gerekecek.

Bunu biz şimdiden yapabiliriz...

CHP ve MHP liderlikleri, Cumhurbaşkanı Seçimi için ortak aday göstererek Türkiye demokrasi tarihinde çok olumlu bir ilki gerçekleştirdiler. Ancak, tabanlarını bu ortaklık doğrultusunda bilinçlendirmekte ve seçmenlerini bu ortak adaya oy vermeye ikna etme hususunda üzerlerine düşeni yaptıklarını söylemek mümkün değil.

Ortak aday olarak adı açıklandığında, muhafazakar İhsanoğlu’na karşı CHP’nin sekülarist tabanında oluşan alerjik reaksiyon kamuoyunu uzun bir süre meşgul etti. Sünni MHP tabanından İhsanoğlu’na bir itiraz gelmeyeceği haklı olarak varsayılıyordu. Gelmedi de...

Ancak, Anadolu’nun iç kesimlerinde çoğunlukla CHP’ye oy veren Aleviler ile Sünni ağırlıklı MHP tabanları arasında, mazisi 70’li yıllardaki örtülü mezhep çatışması ortamına giden ve etkisi halen hissedilen karşıtlık da MHP yönetimi tarafından pedagojik bir yaklaşımla yönetilmeliydi. Bu yapılmadığı için iç bölgelerdeki MHP tabanının CHP ile ortaklığı içine sindiremediği anlaşılıyor.

Erdoğan, MHP tabanındaki Alevi karşıtlığını iyi bildiğinden bunu bir seçim malzemesi haline getirmekten çekinmedi. 2 Ağustos’ta İzmir’de yaptığı seçim konuşmasında, “Kılıçdaroğlu sen kendin Alevi olabilirsin. Ben sana saygı duyarım. Bundan da çekinme, korkma. Bunu da rahat rahat söyle. Ben de Sünniyim, ben de bunu rahat rahat söylüyorum. Bundan çekinmeye gerek yok. Onun için milleti aldatmaya da gerek yok” dedi.

Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu mezhep kökenini açıklamaya davet ederek, “Kimse inancını açıklamaya zorlanamaz” diye buyuran Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı bir başbakan olarak ihlal etti; ayrımcılık ve mezhepçilik yaptı.

Başbakan, Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini vurgulayarak, kendisinin ve MHP’nin tabanında Sünni muhafazakar İhsanoğlu’nun da “Alevi Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği aday” konumuna indirgenerek algılanmasını sağlıyor.

Erdoğan bundan üç gün sonra ise bir canlı yayında Kılıçdaroğlu’nu Aleviliğini açıklamaya çağıran sözlerine gelen tepkiler hakkındaki görüşü sorulduğunda şunları söyledi:

“Bırakın Türkiye’de Türk, Türk olduğunu, Kürt, Kürt olduğunu söylesin. Bunda ne var? Benim için bir ara neler dediler? Gürcü dediler. Af edersin daha çirkinini söylediler. Ermeni dediler. Ama ben Türk’üm”.

Ermeniliği “çirkin” bir varoluş durumu olarak nitelemek, nerden bakarsanız bakın, en basit haliyle nefret suçu işlemektir.

Başbakan’ın bu sözleri ırkçı ve ayrımcı nitelikte gaflar olmanin da otesinde, tasarlanmış bir siyasal iletişimin unsurları olarak görülmelidir. Hedef kitlesi AKP ve MHP tabanıdır. Bu tabanlarda Alevi karşıtlığı kadar, Ermeni düşmanlığının da halen mevcut olduğu biliniyor.

Başbakan’ın bu zehirli taktikleri kendisinin bir seçim zaferi daha kazanmasına belki yardımcı olabilir... Ama toplumu bölen düşmanlıkları daha da körüklemenin, Ortadoğu’daki komşu ülkeler mezhep savaşlarının ateşinde yanarken Türkiye’ye yardımcı olmayacağı da açık.