Ana içeriğe atla

El Nusra neden artık Türkiye için kullanışlı değil?

Türk hükümeti Suriye siyasetinde yaptığı yanlışların farkına varmaya başlamış olabilir. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Islamist Syrian rebel group Jabhat al-Nusra members gesture while posing on a tank on Al-Khazan frontline of Khan Sheikhoun, northern Idlib province May 17, 2014. REUTERS/Hamid Khatib (SYRIA - Tags: CIVIL UNREST MILITARY POLITICS CONFLICT) - RTR3PM9N

Türkiye, belki biraz isteksizce de olsa sonunda El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’ni 3 Haziran’da terör örgütü ilan etti. Karar, ABD’nin Suriye’de savaşan radikal örgütlere dair çizgisine yaklaşmaktan başka bir seçeneği kalmayan hükümetin Suriye siyasetindeki başarısızlığının bir diğer kanıtı olarak yorumlandı.

El-Nusra kararının zamanlaması da manidar. Zira, ABD Başkanı Barack Obama’nın, Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Irak’a “Suriye sınırlarında faaliyet gösteren teröristlerle mücadele etmeleri” için yapılan yardımın arttırılacağını açıklamasının hemen ardından geldi.

Obama 28 Mayıs’ta ABD Harp Akademileri’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, “Suriye muhalefeti içinde teröristlerin ve zalim diktatörlerin alternatifi olan” gruplara desteğin arttırılması için  Temsilciler Meclisi ile birlikte çalışacağını da söyledi.

Hükümetin yalanlamalarına rağmen Batılı güçler, Ankara’nın El Nusra ve Suriye’deki benzer örgütleri desteklediğinden zaten bir süredir şüpheleniyordu. İçerideki muhalefet ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yönetimini açıkça bu gruplara destek vermekle suçluyordu.

Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ilk başlarda bu örgütleri Esad rejimine karşı en etkili güç olarak gördükleri ise Ankara’daki diplomatlar için sır değildi. Hatta ABD’nin Aralık 2012’de El Nusra’yı terör örgütü ilan etmesinin Ankara’yı rahatsız ettiği bile iddia edilmişti. Nitekim, Ankara, El Nusra’nın Suriye ordusuna karşı ilerleme kaydettiği bir dönemde gelen bu hamlenin “aceleyle alınmış” bir karar olduğunu savunmuştu.  

Ankara’nın El Nusra’yı Suriye’deki PKK’ya yakın Kürt gruplara karşı kullanarak, Kürtlerin Türkiye sınırındaki bölgeleri kontrol etmesini engellemeye çalıştığı da gündemdeki bir diğer iddiaydı.

Birleşmiş Milletler’in de bu iddiaların tartışıldığı bir ortamda cihatçı hedefleri ve düşmanlarına uyguladığı eziyet yüzünden El Nusra’yı Mayıs 2013’te kara listeye alması Ankara üzerindeki baskıyı arttırdı.

Ancak Ankara yine de meseleye ilişkin kaçamak tavrını sürdürdü. Örneğin, Davutoğlu, BM kararının ardından İstanbul’da bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada net konuşmaktan kaçındı. Davutoğlu Al-Monitor’dan Amberin Zaman’ın da aralarında bulunduğu gazetecilere şöyle dedi: “El Nusra oradaki bataklığın bir sonucu. Ama devamlı ondan bahsetmek büyütme etkisi yapıyor. Başta 500-600 kişilik kontrol edilebilecek bir grupken bugün 5000-6000 kişi oldular. Yani terör örgütü ilan etmeleri faydadan çok zarar getirdi. Yoksa biz El Nusra’yı El Kaide’yi nasıl görüyorsak öyle görürüz.”

Davutoğlu’nun, CHP’li bir milletvekilinin verdiği soru önergesine yanıtı ise biraz daha açıktı. Bakan dolaylı olarak El Nusra’nın aşırılık yanlısı olduğunu kabul etti.

Ancak bu dolaylı eleştirilere rağmen Ankara’nın El Nusra’yı terör örgütü ilan etmesi ve buna dair bakanlar kurulu kararının Resmi Gazete’de yayımlanması tam dokuz ay aldı.

Şimdi ise akıllarda Erdoğan yönetiminin, El Nusra’yı kara listeye almasının neden bu kadar uzun sürdüğü sorusu var. Yanıt basit: Ankara’nın Suriye siyasetinin paramparça olması, zira Türkiye bu konuda oynadığı bütün bahisleri birer birer kaybetti.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad iktidardan ayrılmadı ve son seçim hamlesi de bir süre daha iktidarda kalmaya devam edeceğini gösterdi. Ayrıca Batılı güçlerin, Rusya ve İran’ı arkasına alan Suriye rejimine karşı doğrudan bir askeri müdahaleye girişmeyecekleri de kesinleşti.

Suriye’de El Kaide bağlantılı cihatçı örgütlerle mücadele artık Esad’ı devirmekten daha önemli hale geldi ve Erdoğan hükümetinin de bu şartlar altında ABD ve Avrupa’nın kaygılarını paylaşmaktan başka seçeneği kalmadı.

Aslında geçmişe dönüp bakıldığında, Ankara’nın Esad’a karşı uluslararası bir askeri operasyon düzenlenmesine ilişkin isteğinin önündeki en büyük engel de zaten bu örgütlerdi. Ayrıca Suriye muhalefetine gereken silahların sağlanmasını da  yine bu örgütler engelledi.

ABD ve Fransa gibi bazı Batı ülkeleri ilk etapta Suriye muhalefetine gelişmiş silah sağlanmasına karşı değillerdi. Hatta, Esad güçlerinin ülkede kimyasal silah saldırıları düzenlemesinin ardından rejimi bombalamaya istekli de görünüyorlardı. Ancak hem kimyasal silahların kim tarafından kullanıldığının tam olarak anlaşılamaması hem de Esad rejiminin devrilmesinin ardından oluşacak boşluğu cihatçı grupların doldurabileceği endişesi yüzünden bu plandan vazgeçildi.

Suriye muhalefetine ağır ve gelişmiş silah sağlama planından ise bu silahların radikallerin eline düşebileceği ve ileride Batı’ya karşı kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildi.

Yani, Erdoğan hükümetinin bir zamanlar Esad’a karşı bir avantaj olarak gördüğü gruplar, sonradan Türkiye’nin iyi planlanmamış ve başarısızlığa mahkum olan Suriye siyaseti için bir kambur oldu.

Türkiye halkına Ankara’nın Suriye siyasetini sorgulatan ilk saldırı ise 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’yı vuran bombalı saldırılardı. İki araca yüklenen bombaların infilak etmesiyle en az 50 kişi öldü. Hükümet saldırıların ardından hızla Esad’a bağlı güçleri suçlamaya başladıysa da muhalefet saldırıların cihatçı örgütler tarafından düzenlendiğinde ısrarlı.

Öte yandan, Suriye’ye karşı birleşen ve Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Katar’ı kapsayan “Sünni ekseni” de Esad’a karşı etkin bir güç kuramadan dağıldı. Bu eksendeki ülkeler şimdi muhtelif sebeplerle birbirlerine kin ve şüpheyle bakıyor.

Tüm bu gelişmeler, Ankara’nın seçeneklerini daralttı. Ankara, Suriye siyasetini Washington’ın çizgisine yaklaştırmak ve İran’la yeni bir bölgesel diyaloğa girmek durumunda kaldı. Zira Suriye’deki gelişmeler ve “Sünni ekseninin” dağıldığı düşünüldüğünde, bu tablonun kazanını İran gibi duruyor.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin bu hafta Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyaret de bu açından önemli. Ruhani Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile 9 Haziran’da düzenlenen ortak basın toplantısında İran’ın aşırılık yanlıları ve terörle mücadeledeki kararlılığını vurguladı ve “Rahmani İslam anlayışını gerçek İslam olarak dünyaya tanıtmak istiyoruz” dedi.

Türkiye’nin El Nusra’yı yasaklaması sadece İran için değil elbette Rusya için de bir zafer. Zira, Esad rejimini destekleyen iki ülke de başından bu yana Suriye’nin dışarıdan destek alan radikal terör örgütlerin tehdidi altında olduğunu savunuyor. Bu ülkelerin basını ve kimi siyasileri de bu destekçilerden birinin Türkiye olduğuna işaret ediyor.

Ankara’nın El Nusra kararının asıl kazananı ise son tahlilde Esad rejimidir. Ne de olsa Esad en başından beri, Suriye’de demokrasi değil köktenci bir İslam devleti isteyen radikal örgütlere karşı savaş verdiğini savunuyordu.

Tüm bunlar, Esad’ı devirmeyi cihatçılarla savaşın önüne koyan Erdoğan ve Davutoğlu’nu zora sokan gerçekler. Neticede, hükümet son kararıyla, Esad ve onun başlıca uluslararası müttefiklerinin El Nusra gibi örgütlere ilişkin tutumlarını haklı çıkaran bir noktaya gelmiş oldu.

Şu an Türkiye’nin önündeki yegane seçenek bu örgütlere karşı ABD ve diğer müttefiklerle iş birliği yapmak ve Obama’nın da dediği gibi “Suriye muhalefeti içinde teröristlerin ve zalim diktatörlerin alternatifi olan” grupları desteklemektir. Ancak bu seçeneğin de Esad rejimini devireceğinin bir garantisi yok.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Francis J. Ricciardone, Türkiye’den ayrılması vesilesiyle 5 Haziran’da İstanbul’da düzenlenen bir veda yemeğinde bu konuya değindi. Ankara ile Washington arasında ulusal güvenlik alanında “önemli” bir eş güdümün olduğunu söyleyen Ricciardone bu eş güdümün bir boyutunun da Türkiye’nin sınır güvenliğini güçlendirmek olduğunu belirtti.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu da aynı tarihlerde ABD’li muhatapları ve Ulusal Güvenlik Ajansı’ndan (NSA) yetkililerle görüşmek üzere Washington’a gitmeye hazırlanıyordu. Bu görüşmelerde Obama’nın Harp Akademileri’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşma kapsamında atılacak adımların ele alınması bekleniyor.

Kısacası, Türkiye nihayet Suriye’deki radikal örgütlere set çekmeye başladı. Bu örgütlerden hiçbir kazanımı olmayan Ankara şimdi bunların ülkeye yönelttiği tehlikelerle yüzleşmeye başlıyor.

Start your PRO membership today.

Join the Middle East's top business and policy professionals to access exclusive PRO insights today.

Join Al-Monitor PRO Start with 1-week free trial