Ana içeriğe atla

Burns’tan Al-Monitor’a özel: İran’la nükleer diplomaside hayalci değiliz

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns, Al-Monitor’a verdiği özel mülakatta İran’la yürüttüğü gizli görüşmeleri, Suriye konulu Cenevre-2 Konferansı’nı, gizli diplomasinin önemini ve ABD dışişleri teşkilatında geçirdiği 32 yılı yorumluyor.
US Deputy Secretary of State William J. Burns listens during a press conference at the US Department of the Treasury July 11, 2013 in Washington, DC. Officials from the United States and China are meeting to discus the two world powers' relationships during the 5th United States and China Strategic and Economic Dialogue. AFP PHOTO/Brendan SMIALOWSKI        (Photo credit should read BRENDAN SMIALOWSKI/AFP/Getty Images)

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu denetçileri, İran’ın yüzde 20 zenginleştirme hattının sökümünü izlemek üzere 20 Ocak’ta İran’a giderken, Başkan Obama’nın İran’la nükleer anlaşmaya dönük ikili görüşme kanalı açmakla görevlendirdiği Amerikalı diplomat, oynadığı role dair bugüne dek ketum kalmıştı.

Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns, 14 Ocak’ta Al-Monitor’a özel bir mülakat vererek İran’la yürüttüğü “arka kanal” görüşmeleri hakkında ilk kez konuştu. Görüşmeler, Hasan Ruhani’nin haziranda İran Cumhurbaşkanı seçilmesiyle hız kazanmış ve kasımda da İran’ın nükleer programını sınırlandırmaya dönük son 10 yılın ilk anlaşmasıyla neticelenmişti.

Bugüne dek dışişleri bakan yardımcı olarak atanan yalnızca iki meslek memurundan biri olan Burns, bu başarının Amerikalı ve yabancı diplomatlardan oluşan bir ekibin gayretleri sayesinde yakalandığını kaydetti. Bunların arasında adı kamuoyunda hiç duyulmayan diplomatlar da var. Burns’un övgüyle zikrettiği meslektaşları, “gerçek bir ulusal hazine” diye tanımladığı Dışişleri Bakanlığı yayılmayı önleme danışmanı James Timbie ve “müthiş yetenekli bir diplomat” olarak andığı AB dış politika şefi Catherine Ashton. Ashton, altı küresel güç adına İran’la nükleer görüşmelere başkanlık etmişti.

Burns ayrıca İran müzakere heyetinin çetin profesyonelliğinden, “belirgin bir amaç anlayışı” taşımasından takdirle söz etti. Bu heyet, Ruhani’nin ağustosta BM eski temsilcisi Muhammed Cevad Zarif’i dışişleri bakanı olarak atayıp nükleer görüşmelerin başına getirmesinden sonra kurulmuştu.

Burns müzakerelere ilişkin şunun altını çizdi: “Hâlâ çok çetrefilli mevzular söz konusu. Ancak bunun yanı sıra, birlikte çalıştığımız İranlı yetkilileri oldukça yetenekli, oldukça profesyonel kişiler olarak tanıdım. Müzakere yoluyla çözüm aranmasının İran’ın çıkarına en iyi hizmet ettiğine inandıklarını, bu konuda kararlı olduklarını düşünüyorum. Böyle olunca da ortaya zorlu müzakereler çıkıyor. Ama ben, benimle ve ekibimle görüşen bu insanlara profesyonel anlamda çok saygı duyuyorum.”

İran’la P5+1 Grubu’nun şubatta bir araya gelip kapsamlı nükleer anlaşmaya dönük müzakerelere başlaması öngörülüyor. Burns’a göre, Obama’nın “yüzde 50-yüzde 50” olarak ifade ettiği anlaşma şansı, koşullar göz önüne alındığına hiç de fena sayılmaz.

Burns konuya şöyle bakıyor: “Gerçek şu ki ABD-İran ilişkilerinin ıstıraplı tarihi arka planda dururken bu, denemeye değer, hiç de fena olamayan bir fırsat. Ortak Eylem Planı sayesinde koşulları oluşturup İran’ın nükleer programının ilerlemesini durdurmuşken ve hatta kimi önemli boyutlarını geriletmişken, bu fırsatı denemek bizim için çok önemli diye düşünüyorum.”

Burns, kapsamlı anlaşmaya ilişkin “Önümüzdeki zorluklar konusunda kendimizi kandırmıyoruz.” diye konuşuyor. Müzakerelerde ele alınacak konuları “çok çetrefilli” olarak tanımlasa da çözümün erişilebilir olduğunu düşünüyor.

Burns şöyle konuşuyor: “Gerçek şu ki günün sonunda (…) İran nükleer silah peşinde olmadığını göstermek isterse (…) ki bizler de Başkan da İran için sivil bir nükleer programı kabul ettiğimizi açıkça belirttik, bu durumda anlaşmaya varmak imkânsız olmasa gerek.”

İran’la ABD arasında daha geniş kapsamlı bir yumuşama veya gerilimi düşürme ihtimaline de değinen Burns, en acil konu olan nükleer ihtilafın ötesinde iki hükümet arasında hâlâ derin anlaşmazlıklar olduğunu belirtti. Devamında da şu görüşleri dile getirdi: “Hükümetler arasındaki ilişkiler ne kadar sıkıntılı olursa olsun, zaman içinde şunu görüyorsunuz ki İran yurttaşlarının dünyayla, Amerikan toplumuyla daha ileri ilişkiler kurmaya yönelik duruşu büyük bir potansiyel taşıyor. Bununla birlikte, siyasi ilişkilerimizde çok büyük bir yük var. Aramızdaki tüm anlaşmazlıkların ele alınması sanırım çok büyük gayret ve uzun bir zaman gerektirecek. Her iki ülkenin de artık kabul etmiş olduğu gibi, nükleer meselenin aradaki tek anlaşmazlık olmadığını ama en acili olduğunu düşünüyorum.”

Burns, şunun da altını çiziyor: “Aramızdaki anlaşmazlıkların yelpazesi göz önüne alınırsa, ABD’yle İran arasındaki uzun vadeli olasılıkları tahmin etmek şu an için çok zor. Yine de nükleer meselede daha da ilerlemenin mümkün olduğuna gerçekten inanıyorum ve bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum.”

ABD’yle İran arasındaki başlıca anlaşmazlıklardan biri de tabi ki Suriye ve Suriye lideri Beşar Esad’ın geleceği. Bu nedenledir ki ABD, İran’ın haftaya başlayacak Cenevre-2 barış görüşmelerine resmen davet edilmesi için Suriye’de siyasi geçiş öngören Cenevre-1 Bildirisi’ni resmen kabul etmesini istiyor.

Burns, Cenevre-2’ye ilişkin Amerikan tutumunun “sürece veya İran’ın rolüne dair bir takım hayalci fikirlerden kaynaklanmadığını” belirterek şunu ekliyor: “Bu tutum aslında şu nesnel anlayıştan kaynaklanıyor: Cenevre-2’nin hedefi, siyasi geçiş dâhil Cenevre-1 Bildirisi’ni hayata geçirmekse, katılımcı ülkelerin de mantıken bu bildiriye bağlı olduklarını açıkça ortaya koyması lazım.”

Burns devamında şunları kaydediyor: “Bizler (Cenevre-2’yi) bir sürecin başlangıcı olarak görüyoruz, siyasi geçişi hedefleyen bir süreç. Bakan’ın da belirttiği gibi, bu doğrultuda yol alınırken, siyasi geçişi mümkün kılan ortamın oluşmasına katkı yapabilecek bölgesel ateşkesler, insani yardım erişimi, tutsak takası gibi pratik adımlara da odaklanılabilir.”

 

Bölgesel ateşkes gibi pratik adımlarda İran’ın olası kolaylaştırıcı rolü sorulduğunda Burns, ABD’nin böyle bir rolü olumlu karşılayacağını belirtiyor: “Bakınız, söz konusu pratik adımlarda ilerleme kaydedilmesi için şüphesiz ki her türlü İran katkısını olumlu karşılarız. Yani bu hem Suriye halkının hem de bölge halklarının menfaatine olur.”

Burns, ABD’nin Suriye’deki radikal Sünni grupların güçlenmesi, cihatçı şiddetin Suriye dışına yayılması konusunda da derin kaygılar içinde olduğunu ifade etti.

Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Suudi mevkidaşı Prens Suud El Faysal’la “uzun görüşmeler” yaptığını söyleyen Burns, Kerry’nin “şiddet kullanan radikal grupların yükselişi ve bunların yayılma tehlikesine ilişkin kaygılarını, Cenevre-2’nin başarıya ulaşmasının önemini” vurguladığını anlattı. Devamında da şunu ekledi: “Sanırım Suudiler de giderek birçok kaygımızı paylaşıyor, bilhassa da son haftalarda, hatta geçtiğimiz haftaya kadar Suriye’deki faaliyet alanlarını genişletmeye devam etmiş olan radikal Sünni gruplar konusunda. Son bir hafta, on gün içinde diğer muhaliflerden gelen geri püskürtme çabaları da cesaret verici.”

ABD’yle İran arasında diplomatik kanalın açılması bağlamında gizli diplomasinin önemi sorulduğunda Burns, Twitter ve e-mail çağında gizli diplomasi yürütmenin zor olduğunu, ancak Washington’la Tahran arasındaki hassasiyetler ve güvensizlik hesaba katılınca gizliliğin zaruri bir hâl aldığını kaydetti. Burns konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Şundan kesin eminim ki özellikle bu süreci başlatabilmenin tek yolu bunu sessizce yapmaktı. Bunu başarabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık ki günümüzde ve içinde yaşadığımız çağda bu kolay bir şey değil.”

Burns, sonbahar ayları boyunca yapıldığı açıklanan kapalı ve açık görüşmelerin dışında, Amerikalı ve İranlı müzakerecilerin telefon ve e-mail yoluyla da doğrudan iletişim kurduğunu açıkladı. Bu çok da şaşırtıcı sayılmaz. Zira Ruhani, Zarif ve ekipleri, Roş Aşana vesilesiyle Twitter’da mesaj atarak ve konuyu izleyen birçok gazeteciyle doğrudan temas ederek hem kamu diplomasisine hem özel diplomasiye verdikleri önemi göstermişti.

32 yıllık bir diplomat olarak gelecek planları sorulduğunda Burns, mesleğini sevmeye ve çok çalışmaya devam ettiğini anlattı. Peki, ikili temas kanalını açtıktan sonra işin içinde kalıp İran’la kapsamlı nükleer anlaşmanın yapılmasına da yardımcı olacak mı? Son altı yıldır Dışişleri Bakanlığı’nın iki ve üç numaralı koltuklarında görev yapan Burns, bu süre boyunca yaptığı planlamaların onun için genelde ertesi gün yapacağı işlerden ibaret olduğunu söyledi.

Ancak yıllardır dünyanın dört bir yanındaki meslektaşlarıyla kurduğu dostlukların, Başkan’ın nükleer mutabakat amacıyla İran’la birebir diyalog kurma hedefine ulaşmasında etkili olduğunu kabul etti. Burns, bu konuda şöyle dedi: “İşin nihayetinde diplomasinin sadece problemler ve sıkıntılara dair olmadığını düşünüyorum. Diplomasi insanları da kapsar, ortak zemin bulabilmek için insanlarla çalışma gayretlerini kapsar.”

Mülakatın düzenlenmiş metni aşağıdadır:

Al-Monitor: Başkan Obama sizden İran’la ikili bir diplomasi kanalı açmak için bir deneme yapmanızı istedi ve siz de bunu başardınız. Bunu nasıl sağladınız? Sizce bu temaslar nereye varacak?

Burns: Birincisi, bu girişimde isimleri her zaman gazetelerde çıkmayan, gerçekten harika insanlardan oluşan bir ekiple çalıştığım için çok şanslıydım. Mesela Jim Timbey (Dışişleri Bakanlığı yayılmayı önleme danışmanı) bunlardan biri. Jim çok uzun yıllardır yayılmanın önlenmesi üzerine çalışıyor, gerçek bir ulusal hazinedir. Gerçekten harika insanlardan oluşan bir ekiple çalıştım.

İkincisi, ister ortaklarla olsun ister hasımlarla olsun, insanlarla doğrudan temas etmenin önemine hep inanmışımdır. Diplomatik anlamda ilerleme kaydedip kaydedemeyeceğinizi görmek için bana göre tek yol bu, en zor meselelerde bile. İran’ın nükleer meselesi de sanırım önümüzdeki en zor konulardan biri.

Bildiğiniz gibi bu mesele, Başkan’ın daha birinci döneminin başında açıkça öncelik olarak belirlendi. Yani böyle bir iletişim kanalını oluşturmak için çok çalıştık. P5+1’in sonradan anlaşmaya dönüştürdüğü zemini hazırlamayı, kapsamlı çözüme yönelik bugünkü zorlu arayışa da bir temel oluşturmayı umduk.

Al-Monitor: P5+1 ile ikili kanallar birleşip bütüncül bir şemsiye yapısına dönüşebilir mi?

Burns: Tabi, Cenevre öncesinde gördükleriniz… bizler ikili girişimleri, daima 5+1’de ilerlemeyi hızlandıracak bir zemin yaratma çabası olarak gördük. Yani öncülük yine 5+1’de. İranlılarla müzakerelerin şubatta başlaması öngörülüyor. Cathy Ashton (AB dış politika şefi) bu girişime başkanlık edecek. Kendisi müthiş yetenekli bir diplomat, çok hayranlık duyduğum biri.

Diğer 5+1 üyelerine gelince, 5+1’in esas çabalarına katkı olarak ikili temasların yapılması bana mantıklı geliyor. Bunun örneklerini gördük bile. Sadece ABD nezdinde değil, başka ülkeler, 5+1 dâhil başka ortaklar nezdinde de. Yani önümüzdeki günlerde göreceğiniz diplomatik çalışmalar bu çerçevede olacak.

Al-Monitor: Ruhani’nin seçilmesinden bu yana ABD-İran temaslarının hızlandığı göz önüne alınırsa, yeni İranlı müzakerecilerin yaklaşımı bir önceki heyetten çok mu farklı? Tutumları tamamen yeni mi? Bir devamlılık olduğunu düşünüyor musunuz? İran’daki mevcut aktörler ve bunların tavrı müzakerelerin başarısı için ne kadar önemli?

Burns: Hâlâ çok çetrefilli mevzular söz konusu. Buna kimse şaşırmaz. Yani önümüzdeki yol zor olacak. Ancak bunun yanı sıra, birlikte çalıştığımız İranlı yetkilileri oldukça yetenekli, oldukça profesyonel kişiler olarak tanıdım. Müzakere yoluyla çözüm aranmasının İran’ın çıkarlarına en iyi hizmet ettiğine inandıklarını, bu konuda kararlı olduklarını düşünüyorum. Böyle olunca da ortaya zorlu müzakereler çıkıyor. Ama ben, benim ve ekibimin görüştüğü bu insanlara profesyonel anlamda çok saygı duyuyorum.

Al-Monitor: Dünyanın dört bir yanındaki aktörlerle, yetkililerle yıllar içerisinde geliştirdiğiniz uzun soluklu profesyonel ve diplomatik ilişkiler Başkan’a, yönetime yardımcı olmanız için size ne kadar katkı yapıyor? Bu işi çok uzun zamandır yapıyorsunuz. Duyduğuma göre Umman sultanıyla yakınlığınız varmış. Rusya’da ise büyükelçilik yaptınız. Bu ilişkileriniz hiç bağlantı işlevi gördü mü merak ediyorum.

Burns: İşin nihayetinde diplomasinin sadece problemler ve sıkıntılara dair olmadığını düşünüyorum. Diplomasi insanları da kapsar. Ortak zemin bulabilmek, aşabileceğiniz anlaşmazlık noktalarını tespit etmek için insanlarla çalışma gayretlerini kapsar. Dolayısıyla, her etkili diplomat için kariyeri boyunca bu tip ilişkiler kurabilmek gerçekten önemlidir.

ABD yönetiminde bizler, sadece Orta Doğu’da değil başka bölgelerde de bu tip tecrübe ve bağlantılara sahip çok sayıda etkili diplomatımız olduğu için şanslıyız.

Al-Monitor: Ama ABD’yle İran arasında 34 yıldır ilişki yok. Bu durum, her iki tarafın birbirini anlama kabiliyetini etkiliyor olmalı.

Burns: Evet, etkiliyor. Kalıcı, doğrudan temasların olmadığı 30’u aşkın yıldan sonra bu alışkanlığı yeniden kazanmak bir mesele. Bir yandan da birinci dönemde (Yakın Doğu dairesinde) görev alan John Limbert gibi insanlar var. Onunla çalışmak büyük bir zevkti. Harika bir Farsçası vardır, rehineler krizi sırasında da Tahran’da görevliydi ve kendisi de rehin alınmıştı. Ne var ki bu nesil büyük ölçüde Dışişleri’nden ayrılmış durumda.

Ancak yaklaşık 10 sene önce başlattığımız bir şey var ki bu da Dışişleri Bakanlığı’nın ileriyi görmesinin nadir örneklerinden biridir. Dünyanın farklı yerlerinde ama Dubai gibi İran’a yakın merkezlerde görevli kişilerden Farsça konuşan bir kadro oluşturmaya başladık ki (doğrudan temasların) yeniden başladığı gün hazırlıklı olalım.

Al-Monitor: Alan Eyre (Dışişleri Bakanlığı’nın Farsça konuşan sözcüsü) gibi.

Burns: Evet. Yani oldukça bilinçli bir şekilde böyle bir kadroyu oluşturmaya çalıştık. Alan Eyre da buna iyi bir örnektir, kendisi gerçekten harika bir memur. Sadece dillere değil, kültür ve siyasi sistemlere karşı da böyle bir hassasiyet olmazsa diplomatik alanda etkin bir şekilde yol almak gerçekten zordur. Bizler de oldukça bilinçli bir şekilde bunu oluşturmaya çalışıyoruz.

Al-Monitor: İran’daki yeni diplomasi ekibi, kamu diplomasisinde oldukça becerikli. Twitter’da yer alıyorlar, bazen e-posta ile cevap veriyorlar. Buradaki algıyı etkilemeye çalışıyorlar. Çünkü bunun çıkarları için, hedefleri için önemli olduğunu kavrıyorlar. Ne denli ilgili ve özenli olduklarına bakılırsa, muhtemelen sizlere de e-mail yazıp telefon ediyorlardır.

Burns: Evet, doğru. Dışişleri Bakanı Kerry’nin Dışişleri Bakanı Zarif’le bir araya gelmesi, Başkan’ın telefon görüşmesi, ayarladığımız ikili temaslar… Amerikalı ve İranlı yetkililerin birbiriyle temas etmesi bugün çok şaşırtıcı değilmiş gibi geliyor. Oysa sadece birkaç ay önce birçok insan için bunu hayal etmek bile biraz zor oldurdu. Dolayısıyla temas hâlinde kalmak için başka yollara başvurmak da şaşırtıcı değil.

Ama dediğim gibi, görüştüğüm heyetteki insanları – ki bunlar çoğunlukla Dışişleri Bakanlığı’ndan- oldukça profesyonel buldum. Çetin müzakereciler ama oldukça profesyoneller.

Suriye

Al-Monitor: Suriye’ye geçelim. İran Dışişleri Bakanı Zarif bu hafta bölgesel bir tura çıktı. Lübnan da buna dâhildi ve orada İmad Muğniye’nin (eski Hizbullah komutanı) mezarına çelenk bırakarak nükleer görüşmelerdeki imajına epey ters düşen bir imaj çizdi. Sizce İranlılar Cenevre-2’de olmalı mı?

Burns: Öncelikle şunu söyleyeyim ki dile getirdiğiniz hususlar, İran’la nükleer meselenin dışında da birçok ciddi anlaşmazlığımız olduğunu hatırlatıyor: Suriye olsun, Lübnan olsun, Yemen olsun… Bu kaygılarımızı açıkça dile getirmekten de hiçbir zaman çekinmedik.

İkincisi, Cenevre-2 bağlamında biliyorsunuz Dışişleri Bakanımız bu hafta başında tutumuzu bir daha açıkça ortaya koydu. O da şu ki Cenevre-2’ye katılım, Cenevre-1 Bildirisi’ni kabul ve bu bildiriyi hayata geçirme iradesi anlamına geliyor. Bu, diğer katılımcıların da bir nevi ortak anlayışıdır, onların katılımları da buna dayanıyor. Bildiri sadece siyasi geçişle de ilgili değil. Yani insanlar, haklı olarak, tam yürütme yetkisine sahip, karşılıklı mutabakatla kurulacak bir geçiş hükümetinin önemine odaklanıyor. Ancak Cenevre-1 ve Cenevre-1’in bildirisi, ateşkes ve insani yardım konularını da kapsıyor.

Dolayısıyla Bakan, önümüzdeki tüm engeller konusunda oldukça gerçekçi olduğumuzun altını çizdi.

Cenevre-2’ye gelince, bizler bunu bir sürecin başlangıcı olarak görüyoruz, siyasi geçişi hedefleyen bir süreç. Bizlerin ve dünyada başka birçok kişinin, Suriye’deki iç savaşı son erdirmeye çalışırken, istikrarın sağlanması ve halkın haklarının tanınmasıyla kalmayıp köktendinci şiddetin Suriye dışına sıçramasını da önlemek için izleyeceği tek yol budur.

Dolayısıyla Cenevre’nin amacı bu süreci başlatmaktır. Bakan’ın da belirttiği gibi, bu doğrultuda yol alınırken, siyasi geçişi mümkün kılan ortamın oluşmasına katkı yapabilecek bölgesel ateşkesler, insani yardım erişimi, tutsak takası gibi pratik adımlara da odaklanılabilir. Bana göre iyi bir başlangıç yapmanın yolu, söz konusu konulara bir miktar çekiş gücü verip insanları siyasi geçişe odaklı tutmak, yeni bir yönetime geçişin esas olduğunu, ana hedefin bu olduğunu ortaya koymak. Ancak bu, çok yoğun uğraşlar gerektirecek.

Al-Monitor: Pratik adımların, siyasi geçişin tamamlanmasına nazaran (Cenevre-2 için) çok daha kolay, kısa vadeli bir hedef olduğu düşünülürse, İran niye orada olmasın? Örneğin şimdi Birleşmiş Milletler’de görev yapan meslektaşınız Jeff Feltman veya başkaları da bunu öneriyor. İran’ın Suriye’deki rolüne dair hayalci fikirler beslemekten değil, İranlılar bu pratik adımların bazılarına katkı yapabileceği veya etki edebileceği için.

Burns: Bakınız, söz konusu pratik adımlarda ilerleme kaydedilmesi için şüphesiz ki her türlü İran katkısını olumlu karşılarız. Yani bu hem Suriye halkının hem de bölge halklarının menfaatine olur. Ancak biliyorsunuz Bakan, katılım konusunda tutarlılıkla sürdürdüğümüz tutumumuzu açıkça ortaya koydu. Bu tutum, sürece veya İran’ın rolüne dair bir takım hayalci fikirlerden kaynaklanmıyor. Bu tutum aslında şu nesnel anlayıştan kaynaklanıyor: Cenevre-2’nin hedefi, siyasi geçiş dâhil Cenevre-1 Bildirisi’ni hayata geçirmekse, katılımcı ülkelerin de mantıken bu bildiriye bağlı olduklarını açıkça ortaya koyması lazım.

Al-Monitor: Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’le İran Dışişleri Bakanı Zarif arasında perşembe günü Moskova’da yapılacak görüşmeden bir şey bekliyor musunuz? İran’dan Bakan Kerry’nin sözünü ettiği yardımcı adımların gelmesi muhtemelen olumlu karşılanacak.

Burns: Bakanımız, Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’la bu konuların birçoğu hakkında (13 Ocak’ta Paris’te) uzun bir görüme yaptı. (…) Ben görüşmede bulunmadım, ama edindiğim izlenim şu ki Ruslar, bu adımları hayata geçirmenin değerini kavrıyor. Bunu sağlamaya çalışırken muhakkak ki önemli bir kaldıraç gücüne sahipler. Kimyasal silahların imhası anlaşmasında bunu gösterdiler. Dolayısıyla Bakanımız da Bakan Lavrov’u, bu tip adımların kabulü yönünde sadece Suriye rejimi içeresindeki Muallim’i değil, İranlılar dâhil nüfuz sahibi olan herkesi sıkıştırması için güçlü bir şekilde teşvik etti. Bu, Cenevre-2’de iyi bir başlangıç yapmamızı sağlayacak bir ortam yaratır.

Al-Monitor: Şunu merak ediyorum, İran Dışişleri Bakanlığı’nın Cenevre-2 sürecine çok fazla dâhil olma bakımından tereddüt yaşadığını düşünüyor musunuz? Zira bu ekip şu an nükleer meseleye odaklanmış durumda ki bu mesele çözüldüğü takdirde İran halkı bir miktar ekonomik rahatlama yaşayabilir. Bir de İran’ın Suriye politikasında Devrim Muhafızları’nın İran Dışişleri Bakanlığı’ndan daha belirleyici olduğu algısı var.

Burns: Yıllar içinde öğrendiğim bir şey var ki dışişleri bakanlıkları kendileriyle ilgili konularda kendileri konuşabilir. Bu tabi ki İran Dışişleri Bakanlığı için de geçerlidir.

Al-Monitor: Peki, ABD’nin Cenevre-2’de ateşkes gibi pratik bir adımı hedeflediğini düşünüyor musunuz?

Burns: (…) Hedef, Cenevre-1 Bildirisi’ni hayata geçirmeye, özellikle de siyasi geçişe yönelik bir süreci başlatmaktır. Sanırım bu süreç esnasında, bölgesel ateşkesler, insani erişim, tutsak takası gibi adımlar için de fırsatlar doğacak ki bunlar da geçiş yönünde bir nebze ivme yaratabilir.

Bana göre bu, konuya pragmatik bir bakış açısıdır ve bu konuda kesinlikle irade sahibi olduğumuzu düşünüyorum. Londra 11 bakanları da kamuoyuna yaptıkları açıklamada bunun önemini vurguladı. Bu hafta bazı önemli kararlar vermesi gereken SOC ve Suriye muhalefetinin desteklenmesi de öyle.

Al-Monitor: Suudi Arabistan’ın Suriye konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burns: Bakanımız, Prens Suud (Suudi Dışişleri Bakanı) ile geçtiğimiz iki günde yaptığı uzun görüşmelerde, şiddet kullanan radikal grupların yükselişi ve bunların yayılma tehlikesine ilişkin kaygılarımızı, Cenevre-2’nin başarıya ulaşmasının önemini tekrar vurguladı. Sanırım Suudiler de giderek birçok kaygımızı paylaşıyor, bilhassa da son haftalarda, hatta geçtiğimiz haftaya kadar Suriye’deki faaliyet alanlarını genişletmeye devam etmiş olan radikal Sünni gruplar konusunda. Son bir hafta, on gün içinde diğer muhaliflerden gelen geri püskürtme çabaları da cesaret verici.

Dolayısıyla, Bakan’ın Suud’la yaptığı görüşmeden hareketle Suudilerin bizimkilerine oldukça benzer kaygılar taşıdığını düşünüyorum.

Al-Monitor: İslami Cephe’nin para konusunun ötesinde savaş alanında aniden çok etkili olduğu görülüyor. Batılı özel kuvvetlerin örgütsel veya komuta-kontrol desteği söz konusu olabilir mi?

Burns: Hayır. Ne yazık ki bu gruplara verilen destek hiç eksik olmadı. Bu durumun arz ettiği tehlikenin vurgulanması, bir sene önceki duruma geri dönüp sadece ve sadece Yüksek Askeri Konsey’le ona bağlı silahlı muhalif grupların desteklenmesinin önemi, Körfez’deki bazı dostlarımızla yaptığımız görüşmelerde değişmez bir konu oldu. Besbelli ki bu süreç eksikti, ama hâlâ son derece önemli olmaya devam ediyor.

Al-Monitor: Geri dönüp bakınca, Suriye kimyasal silahlarının imhasına dair ABD-Rusya planı, ilk başta yaygın bir şüpheyle karşılanmıştı. Ama anlaşılan bu plan aynen ilan edildiği şekilde hayata geçiriliyor.

Burns: Birincisi, Suriye rejiminin çok büyük bir kimyasal silah cephaneliğinden yoksun kalması, nesnel olarak olumlu bir şeydir. Kimyasal silahlara maruz kalan Suriye halkı bakımından olumlu bir şeydir, bu silahların tekrar kullanılması riskiyle karşı karşıya olan bölge için de olumlu bir şeydir. Bana göre Ruslarla birlikte bu konuda etkin bir şekilde çalıştık. Planı uygulama ve imhayı tamamlama bağlamında önümüzde hâlâ zorlu bir görev var, ama doğru istikametteyiz.

Al-Monitor: Bir engelleme de olmadı. Anlaşma ilk açıklandığında sanırım bu yönde bazı kaygılar vardı.

Burns: Doğru. Şu ana dek süreç doğru istikamette oldu. Lojistik ve güvenlik açısından birçok mesele var. Bunun üzerinde durmaya devam etmemiz lazım, çünkü ivmeyi korumak çok önemli. Çok iddialı bir takvim oluşturuldu. Bunun tamamlanması için Ruslarla birlikte elimizden geleni yapacağız.

Al-Monitor: ABD-İran ilişkileri sizce nereye doğru gidiyor? Hem Ruhani hem Obama, önce bir nükleer anlaşma yapalım sonra bakarız, diye konuştu. Belki safça olacak ama bu yeni ekibin tutumu, hem ilişki kurmaya daha yatkın hem de ABD’ye karşı aşırı değil, über hasmane görünüyor.

Burns: Hükümetler arasındaki ilişkiler ne kadar sıkıntılı olursa olsun, zaman içinde şunu görüyorsunuz ki İran yurttaşlarının dünyayla, Amerikan toplumuyla daha ileri ilişkiler kurmaya yönelik duruşu büyük bir potansiyel taşıyor. Bununla birlikte, siyasi ilişkilerimizde çok büyük bir yük var. Aramızdaki tüm anlaşmazlıkların ele alınması sanırım çok büyük gayretler ve uzun bir zaman gerektirecek. Her iki ülkenin de artık kabul etmiş olduğu gibi, nükleer meselenin aradaki tek anlaşmazlık olmadığını ama en acili olduğunu düşünüyorum. Bu temelden hareketle, hem ikili olarak hem 5+1’deki ortaklarımızla çalışarak belli bir ilerleme kaydettik.

Bununla birlikte, nükleer meselede önümüzde duran zorluklar konusunda kendimizi kandırmıyoruz. Başkan da Bakan da bunu açıkça ifade etti. Kapsamlı çözüm müzakereleri son derece zorlu olacak. Başkan başarı şansını yüzde 50-yüzde 50 olarak görüyor. Gerçek şu ki ABD-İran ilişkilerinin ıstıraplı tarihi arka planda dururken bu, denemeye değer, hiç de fena olamayan bir fırsat. Ortak Eylem Planı sayesinde koşulları oluşturup İran’ın nükleer programının ilerlemesini durdurmuşken ve hatta kimi önemli boyutlarını geriletmişken, bu fırsatı denemek bizim için çok önemli diye düşünüyorum.

5+1’le yapılacak müzakerelerin gündemi, çok çetrefilli konuları kapsıyor. Örneğin, Arak ağır su reaktörü ki bunun hiçbir sivil nükleer kullanıma uygun olmadığından eminiz. Dolayısıyla müzakerelerde yer alan herkesin çok yoğun gayret sarf etmesi gerekecek.

Aramızdaki anlaşmazlıkların yelpazesi göz önüne alınırsa, ABD’yle İran arasındaki uzun vadeli olasılıkları tahmin etmek şu an için çok zor. Yine de nükleer meselede daha da ilerlemenin mümkün olduğuna gerçekten inanıyorum ve bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Al-Monitor: Zarif, eylülde Birleşmiş Milletler’de ve sonra da değişik ortamlarda, nükleer silah peşinde olmadıklarını, dünyayı nükleer silah peşinde olmadıklarına ikna etmek istediklerini belirtti. Yani bir nevi ortak hedef belirledi. Merak ediyorum, siz ikna oldunuz mu?

Burns: Kimi İranlılar ve tabi ki Zarif, bu konuyu oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor. Gerçek şu ki en nihayetinde, nükleer silah peşinde olmadığınızı, amaçlarınızın barışçıl olduğunu göstermek o kadar da zor değil. Önümüzdeki mesele de bu zaten. Vardığımız ilk anlaşmayla belli bir ilerleme kaydettik, önümüzde ise gidecek uzun bir yol var.

Ancak günün sonunda İran nükleer silah peşinde olmadığını göstermek isterse- ki bizler de Başkan da İran için sivil bir nükleer programı kabul ettiğimizi açıkça belirttik- bu durumda anlaşmaya varmak imkânsız olmasa gerek. Ancak İran sadece barışçıl amaçlı bir programa sahip olduğunu göstermek isterse, bu konudaki ciddiyetini göstermek isterse çok çalışması gerekecek.

Al-Monitor: Şunu merak ediyorum, bir önceki İran yönetimi sırasında da yani Ruhani’den önce de ikili diyalog ihtimalini en azından test etmeye istekliydiler. En az beş kere geldiler. Said Celili (İran’ın eski nükleer müzakerecisi) cumhurbaşkanı seçilseydi ilerleme kaydetmek mümkün olur muydu?

Burns: İlginç bir soru. Ama ben eninde sonunda ancak seçimlerden bu yana geçen yedi-sekiz ay içinde yaşadığımız tecrübeye bakarak karar verebilirim.

Al-Monitor: Mart görüşmesinde (Umman’daki ABD-İran görüşmesi) ilerleme ihtimali olduğunu düşünüyor muydunuz?

Burns: Daha önce de belirttiğim gibi, birebir irtibatlar kurmanın önemli olduğuna daima inandım. Ama Ruhani’nin seçilmesi, Zarif’in dışişleri bakanlığına gelmesi, oradaki ekibi… Seçimlerin akabinde her iki tarafta da kesinlikle belirgin bir amaç anlayışı vardı. Yani bana göre müzakerelere yönelik her iki tarafta da belirgin bir amaç anlayışı vardı ki bu, zorlu bir süreci doğurduğu gibi netice alınmasını da sağladı.

Al-Monitor: Süreç siz olmadan da ayakta kalabilir mi? Kapsamlı anlaşmaya yardımcı olmak için işin içinde kalacak mısınız? Wendy Sherman müsteşar olduğunda İran nükleer dosyasını ona atmaya çalıştığınızı biliyorum. Kalmanız için size ne vermeleri lazım?

Burns: Son 32 yıldır diplomat olarak yaptıklarımdan ziyadesiyle haz alıyorum. Bu meslekte, özellikle üç numaralı koltukta ve şu an da iki numaralı koltukta görev yaptığım son altı senede, önceden planlama benim için bazen ertesi gün yapacağım işler anlamına geliyor. Bu meslekten fazlasıyla zevk alıyorum ve elimden geldiğince sıkı çalışıyorum, sırf bu konuda değil başka konularda da.

Al-Monitor: Gizli diplomasinin önemi nedir?

Burns: Bu ilginç bir durum, çünkü günümüzde ve içinde yaşadığımız çağda bir şeyi sessizce halletmek çok zor.

Al-Monitor: Gerçekten zor mu? Çünkü sizler bunu başardınız.

Burns: Evet, zor. Ama şundan eminim ki bu durumda, ilişkilerimizin bu hususi tarihçesi göz önüne alındığında, süreci sessizce başlatmak ilerleme kaydetmenin tek yoluydu. Sorunuza yanıt verecek olursam hayır, bu iş kolay değil.

Al-Monitor: Numara yapmak bu işin bir parçası mı? Kamuoyuna açıklanan programlar yanıltıcıydı.

Burns: Doğrusu benim numara yapma konusunda doğal bir yeteneğim yok. (…) Şundan kesin eminim ki özellikle bu süreci başlatabilmenin tek yolu bunu sessizce yapmaktı. Bunu başarabilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık ki günümüzde ve içinde yaşadığımız çağda bu kolay bir şey değil.