Ana içeriğe atla

Erdoğan yolsuzluk soruşturmasına karşı savaş açtı

Erdoğan ve hükumeti yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcı ve polisleri çok ciddi bir baskı altına aldı. Bu süreçte sadece savcıların değil Türkiye'de demokrasinin de başına epey iş gelebilir.
Turkey's Prime Minister Tayyip Erdogan addresses members of his ruling AK Party (AKP), during a meeting at party headquarters in Ankara December 25, 2013. Erdogan said his ruling AK Party will not tolerate corruption on Wednesday after three cabinet members resigned over a high-level graft probe. REUTERS/Umit Bektas (TURKEY - Tags: POLITICS) - RTX16TTF

Şu anda Türkiye'de tarihin gördüğü en büyük yolsuzluk soruşturmalarından birisi yürütülüyor. Bir banka müdürü, İranlı bir işadamı, kabinedeki içişleri ve ekonomi bakanlarının oğulları da dâhil olmak üzere toplamda 24 sanık tutuklanarak cezaevine gönderildi. İranlı işadamının, İran’a yönelik ambargoyu bypass ederek, Halk Bankası üzerinden milyonlarca doları İran’a gönderdiği, bu işlemler karşılığında banka müdürünün ve bakanların da çocukları aracılığıyla rüşvet aldıkları iddia ediliyor. Bakanların çocukları aracılığıyla aldıkları rüşvetin 133 milyon Türk lirası (yaklaşık 64,5 milyon dolar) olduğu öne sürülüyor. Soruşturma dosyasında, imar yolsuzlukları, rüşvet karşılığında yabancılara Türk vatandaşlığı verilmesi, kara para aklama gibi daha pek çok suçlama söz konusu.

İstanbul savcılarının kendilerine bağlı bir polis ekibiyle birlikte büyük bir gizlilik içinde bir yıldan fazla süredir yürüttükleri soruşturma, 17 Aralık’ta başlayan gözaltılarla birlikte aleni hale geldi ve bütün Türkiye'de büyük bir şok etkisi yarattı. Soruşturmanın duyulmasının ardından, sadece sokaktaki insanların değil, aynı zamanda hükumetin de büyük bir şaşkınlık içinde olduğu gözleniyordu. Ancak kısa bir zaman zarfı içinde, bu şok yerini öfkeli açıklamalara ve yargısal sürece yönelik ağır müdahalelere bıraktı.

Türkiye'de son haftalarda olup bitenlere bakıldığında, yargının yürüttüğü bir soruşturmaya müdahale ve baskı oluşturmak üzere akla gelebilecek neredeyse bütün tedbirlerin alındığı görülüyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan operasyonun başlamasından bu yana, hemen her gün değişik yerlerde pek çok konuşma yaptı ve yaptığı bütün konuşmalarda operasyonu ve onu gerçekleştirenleri hedef aldı. Yürütülen soruşturmayı “kirli bir operasyon” olarak niteledi. Soruşturmayı yürüten polisleri “çete” olmakla suçladı.  Operasyonun Türkiye'ye kurulmuş bir “tuzak” olduğunu söyledi ve en nihayetinde, bu “tuzağı kuran elleri” kıracaklarını belirtti.

Erdoğan'ın bu sözlerinin ardından soruşturmaya yönelik olarak fiili müdahaleler başladı. Yolsuzluk operasyonunu yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Şube ve Organize Suçlar Şube Müdürleri büyük bir süratle görevden alındılar ve yerlerine yeni atamalar yapıldı.

Ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki bütün şube müdürlerinin ve Türkiye çapında yüz civarında şube müdürünün görevden alındıkları ikinci dalga geldi.

Bazı gözlemciler bu 100 şube müdürünün Gülen cemaati ile hükumet arasında uzun süreden beri devam etmekte olan gerginlik nedeniyle cemaatle bağlantılı oldukları iddiasıyla Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından fişlenen polisler olduklarını ifade ediyorlar. Ancak bu görevden almaların sadece cemaatten intikam almak için değil, aynı zamanda başka bazı muhtemel yolsuzluk operasyonlarının önüne geçmek için yapıldığını öne sürenler de bulunuyor. Bütün bu atamalar ve görev değişiklikleri, oğlu rüşvet almaya aracılık etmekle itham edilen İçişleri Bakanı Muammer Güler tarafından gerçekleştirildi.

Muammer Güler bütün bu görevden almaları gerçekleştirdikten sonra, suçlamalara maruz kalan diğer iki bakanla birlikte 25 Aralık günü istifa ettiğini açıkladı. Yolsuzluk soruşturmasında itham edilen son bakan da, başbakanın 25 Aralık günü açıkladığı ve 10 bakanın görev değişikliğini içeren kabine revizyonuyla görevden alınmış oldu.

Yürüyen soruşturmaya yönelik, işin polis ayağındaki baskıların sadece içişleri bakanının gerçekleştirdiği görevden almalarla sınırlı olmadığı anlaşılıyor. Nitekim bu soruşturmanın beyni olan ve daha önce çok sayıda askerin hapse girmesine yol açan Ergenekon davalarını da açan savcı Zekeriya Öz’ün yeni atanan şube müdürlerinin soruşturmayı yürüten polisleri baskı altına aldıkları ve ifadelerin düzgün bir şekilde alınmasını engellemeye çalıştıkları iddiaları üzerine birkaç defa İstanbul Emniyet Müdürlüğünü “ziyaret” ettiği ve yeni atanan polis şeflerini “uyardığı” biliniyor.

Soruşturmaya yönelik müdahaleler poliste yapılan görev değişiklikleriyle de sınırlı kalmadı. Savcılığa da müdahaleler geldi. Adalet Bakanlığının isteği üzerine İstanbul Başsavcılığı, soruşturmaya iki savcı daha atadı. Başsavcı soruşturmayı yürüten savcılara yazılı bir talimat göndererek bütün kararlarının ancak bu üç savcının oy çokluğuyla alınabileceğini belirtti. Hükümetin isteğiyle yapılan bu atamaların hemen ilk etapta istenen sonuçları doğurmadığı görünüyor. Nitekim soruşturmanın hedef aldığı, iki bakanın çocuklarının da içinde bulunduğu yüksek profilli sanıkların tamamı, sonradan atananlar da dâhil üç savcının oybirliğiyle tutuklama istemiyle nöbetçi hâkime sevk edildi ve tutuklandılar. Soruşturma dosyasında, sanıkların rüşvet alıp verme anındaki fotoğraf ve görüntüleri, kendi aralarındaki telefon görüşmeleri gibi somut ve güçlü kanıtların yeni atanan savcılar için de çok büyük bir hareket alanı bırakmadığı söylenebilirse de, bundan sonra soruşturmanın genişletilmesi için üç savcının birlikte karar alıp hareket etmeleri zor görünüyor.

Hükümetin soruşturmaya yönelik olarak hukuk alanında attığı en sarsıcı adım ise, neredeyse bir gecede “adli kolluk” yönetmeliğinin değiştirilmesiyle geldi. Soruşturmanın kamuoyuna yansımasından itibaren hükumet yetkilileri savcıları ve polisleri amirlerini bu soruşturmadan haberdar etmemeleri nedeniyle suçluyorlar. Hâlbuki 2005 yılında, uzun yıllar boyunca barolar, insan hakları örgütleri ve Avrupa Birliği tarafından dile getirilen taleplerin ardından yaratılan “adli kolluk” kurumu, polislerin bir soruşturmayı yürütürken sadece savcıdan talimat almalarını ve savcı dışında hiçbir birime bilgi vermemelerini gerektiriyor.

Hükümet alelacele Adli Kolluk Yönetmeliğini değiştirerek, polis ve diğer kolluk birimlerine, yürüttükleri soruşturmalar konusunda amirlerini bilgilendirme yükümlülüğü getirildi.

Eğer bu soruşturma hükumetin son olarak değiştirdiği şekliyle yeni yönetmelikle yapılsaydı, polisler kendi müdürlerini ve o da içişleri bakanını, oğlu hakkında bir soruşturma yürütüldüğü konusunda bilgilendirmek zorunda kalacaklardı. Hükümetin bu yönetmeliği, kendilerine ve yakınlarına yönelik yeni soruşturmaları derhal öğrenmek için değiştirdiğinden bir şüphe bulunmuyor.

Hükümetin yolsuzluk soruşturmasının ardından, panik halinde ve arka arkaya attığı adımlar yukarıdakilerle de sınırlı kalmadı. Basın mensuplarının emniyet müdürlüklerine girişleri yasaklandı ve emniyet müdürlüklerindeki basın odaları kaldırıldı. Böylece Türkiye'de zaten sorunlu olan medya özgürlüğü yeni bir yara daha aldı.

Yukarıda ana başlıklarıyla belirttiğimiz gelişmelerden de görüleceği üzere Erdoğan ve hükumeti soruşturmayı yürüten savcı ve polisleri çok ciddi bir baskı altına almış bulunuyorlar.

Bütün bu gelişmeler, daha önce hükumetin yolsuzluklarını konu alan Deniz Feneri davasındaki gelişmeleri hatırlatıyor. O davada da ilk olarak davayı açan savcıya “yardımcı” olması için iki savcı daha atanmış ve daha sonra da soruşturmayı ilk olarak yürüten savcı çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalmış, soruşturmaya uğramış ve davadan el çektirilmişti. Deniz Feneri davasının el çektirilen savcısı Nadi Türkaslan basına verdiği bir demeçte, kendisinin başına gelenlerin bu son soruşturmayı yürüten savcıların da başına geleceğinden şüphesi olmadığını ifade ediyor.

Deniz Feneri davası savcısının hiç de uzak ihtimal görünmeyen kehaneti doğru çıkarsa eğer, sadece savcıların değil Türkiye'de demokrasinin de başına epey bir iş gelecekmiş gibi görünüyor.

More from Orhan Kemal Cengiz