Ana içeriğe atla

Erdoğan’ın Çin füzesi kararı Batı’yla sorun oldu

Başbakan Erdoğan’ın ABD tarafından yaptırım uygulanan bir Çin devlet firmasıyla Türkiye’nin yüksek irtifalı hava savunma sisteminin tedariki için kontrat görüşmelerine başlama kararı alması Washington’da tedirginlik yarattı.
The logo of China Precision Machinery Import and Export Corp (CPMIEC) is seen at its headquarters in Beijing September 27, 2013. NATO member Turkey has chosen a Chinese defence firm that has been sanctioned by Washington to co-produce a $4 billion long-range air and missile defence system, rejecting rival bids from Russian, U.S. and European firms. The Turkish defence minister announced the decision to award the contract to China Precision Machinery Import and Export Corp (CPMIEC) in a statement on Thursday

Türkiye’de savunma alımları ve projeleri konusunda nihai mercii olan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Savunma Sanayi İcra Komitesi’nin (SSİK) 28 Eylül tarihli toplantısında, ülkenin yüksek irtifalı ve uzun menzilli hava savunması açığını kapatmak için Çin’in FD-2000 sistemini seçerek üretici devlet firması CPMIEC (China Precision Machinery Export-Import Corp.) ile kontrat görüşmelerine başlamayı kararlaştırması, Washington’da tepki ve endişeyle karşılandı.

SSİK toplantısından iki gün sonra, 28 Eylül’de bir ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Reuters’a şu açıklamayı yaptı:

“Türkiye hükümetinin ABD’nin yaptırım uyguladığı bir firmayla, ortak savunma yeteneklerimizle veya NATO’nun sistemleriyle karşılıklı operasyonel olmayacak bir füze savunma sistemi için sözleşme görüşmeleri yapma kararı almasından duyduğumuz ciddi kaygıyı (Türk hükümetine) aktardık. (Türk hükümetiyle) Bu konudaki tartışmamız sürecek.”

Sözcünün açıklamasında sözünü ettiği yaptırım Çin şirketine, ABD’nin kitle imha silahları ve balistik füze teknolojilerinin İran, Kuzey Kore ve Suriye’ye yayılmasını önleme amacıyla 2006’da çıkardığı yasanın (INKSNA) hükümlerini ihlal ettiği gerekçesiyle uygulanıyor.

CPMIEC’in FD-2000 sistemi, Türkiye’de 7 yıla yakın bir süredir devam eden uluslararası ihalede şu rakip füze sistemlerini geride bıraktı: Patriot (Amerikan Raytheon ve Lockheed Martin), SAMP/T Aster-30 (Fransız-İtalyan Eurosam) ve S-300 (Rus Rosoboronexport).

Rus S-300 sisteminin bir benzerini üreten Çin şirketinin Türkiye’ye sunduğu iki önemli avantajın, 3 milyar dolar gibi rakip sistemlerinkine kıyasla düşük bir fiyat ile teknoloji transferine imkan veren bir ortak üretim imkanı olduğu belirtiliyor.

Ortak üretim ve teknoloji transferine öncelik vermek, Türkiye’nin savunma dış alımlarında 70’lerin ikinci yarısından beri uygulaya geldiği bir devlet politikası.

Ancak tabii ki Çin şirketinin ikram ettiği bu iki avantaj, SSİK kararını bütün veçheleriyle anlamaya ve açıklamaya yetmiyor.

Çünkü bu her şeyden önce büyük sorumluluk gerektiren siyasi bir karar.

NATO üyesi Türkiye Batı menşeli bir füze sistemini tercih etseydi, bu tercih o kadar da büyük bir sorumluluk almayı gerektirmezdi. Ancak, söz konusu karar Türkiye’nin ABD’yle ve genel olarak NATO’yla ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceği için alanın omuzlarına tarihi bir sorumluluk yüklemektedir. Çin sistemini tercih etme kararını Türkiye’de Başbakan Erdoğan’dan başkası alamaz. Dolayısıyla bu kararın ülkenin güvenliği ve müttefikleriyle ilişkileri üzerindeki öngörülebilir sonuçlarının bütün tarihi ve siyasi sorumluluğu Erdoğan’a aittir.

Çin sisteminin tercih edilmesinin ülkenin güvenliğiyle ilgili tartışmalı yönü, Reuters’a konuşan ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadelerinde de somut olarak dile getiriliyor: Çin füze sisteminin NATO sistemleriyle karşılıklı operasyonel (interoperable) olamayacak. ABD açıklaması, Türkiye’nin Çin şirketiyle sözleşme imzalaması halinde edineceği FD-2000’e NATO’yla karşılıklı operasyonellik (interoperability) kazandırılması yönündeki bütün çabaları en başından kategorik biçimde reddediyor.

Bunun somut anlamı şu: Bu füzeler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine girdiğinde, sistemin NATO’ya entegrasyonu ve standardizasyonu, teknik bakımdan mümkün olsa bile reddedilecek.

Çünkü sistem entegrasyonu, Çin’e NATO altyapısına ve bu bağlamda İttifak’ın radar ve füze sistemleriyle ilgili gizlilik derecesi taşıyan verilerine erişmesi riskini doğuruyor.

Türkiye’nin, sistem entegrasyonunu bu riski ortadan kaldırarak gerçekleştirme imkanını sunabileceğini varsaysak bile Washington’dan gelen ve dolayısıyla NATO’dan da gelecek olan tepki bu yola kapıyı kapatıyor.

Bu olumsuz durumun Türkiye’ye faturası, gelecekteki Türk FD-2000 sisteminin NATO’nun uzay ve hava sinyal akışı ile komuta kontrol altyapısından faydalanamaması şeklinde çıkacak.

Somut bir örnek verelim: Türk FD-2000 sistemi, NATO’nun Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürecik beldesinde konuşlu anti-balistik füze savunma sistemi radarının sağlayacağı verilerden, ya da bu radarla birlikte çalışan erken uyarı uydularından yararlanamayacak.

Diğer taraftan, bir ulusal yüksek irtifalı ve uzun menzilli füze savunma sistemi edinmemiş olan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadaki komşularının balistik füze tehdidiyle her karşı karşıya kalışında NATO’dan beklediği düzeyde kapsayıcı bir koruma sağlayamadığı da bir gerçektir.

Örneğin şu an Adana, Maraş ve Antep mıntıkalarında NATO’nun toplam 6 Patriot bataryası Suriye’den yönelmiş balistik füze tehdidine karşı konuşlu bulunuyor. Suriye’nin balistik füzelerinin menzili altındaki alanın tamamında koruma sağlaması için mevcut batarya sayısının en az üç katının gerektiği biliniyor.

NATO’nun Patriotları yine Türkiye’nin talebi üzerine daha önce de 1990-91’deki Irak savaşı ile 2003’te ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak’ı işgali sırasında da Türkiye’nin güneydoğusunda konuşlandırılmışlardı.

Bu arada 26 Eylül’de Carnegie Europe’un web sitesinde yayımlanan Sinan Ülgen ve Aaron Stein imzalı bir makalede, 2002’de NATO’nun Brüksel’deki ana karargahında yapılmış ve senaryosunun odağında Amberland adlı hayali bir güney komşusundan Türkiye’ye yönelik balistik füze tehdidi bulunan bir “kriz yönetimi” tatbikatının ilginç sonucundan söz edildi.

Bir hafta süren bu tatbikatta, İttifak tarihinde ilk ve son kez “5’nci madde”nin işlerliği test edildi ve sonunda müttefiklerin Türkiye’ye yönelmiş bu kimyasal ve biyolojik başlıklı balistik füze tehdidinin savuşturulması hususunda ortak bir tutum almayı başaramadıkları görüldü.

ABD ve Türkiye, o zaman Irak’ı temsil eden Amberland’a karşı önleyici saldırıda ısrar ederken, Almanya, Fransa ve İspanya krizin siyasi yollardan halledilmesini istediler.

Muhakkak ki bütün bu olumsuzluklar Türkiye’yi kendi ulusal yüksek irtifalı ve uzun menzilli hava savunma sistemini edinmeye sevk etmiştir. Mamafih NATO’ya bu alanda duyulan güvensizlik bir Batı sistemi yerine Çin sisteminin tercih edilmesini izah etmekte yetersiz kalır.

Başbakan Erdoğan’ın tercihi Türkiye ile Batı İttifakı arasındaki mesafenin daha da açılmakta olduğunu gösteren işaretlerden biridir.

More from Kadri Gürsel