Ana içeriğe atla

Türkiye bir iç savaşa mı gidiyor?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı söylemlerinin yarattığı suni gerilimler, yerini elle tutulur, somut çatışma alanlarına bırakıyor.
Turkish Prime Minister Tayyip Erdogan gestures during the Ministry for European Union Affairs'  EU-Istanbul Conference in Istanbul June 7, 2013. Erdogan called on Turks on Friday to distance themselves from lawless protests and said accusations of the excessive use of police force during days of unrest were being investigated. REUTERS/Osman Orsal (TURKEY - Tags: CIVIL UNREST POLITICS TPX IMAGES OF THE DAY) - RTX10F6W

Günlerdir bütün Türkiye nefesini tutmuş Kuzey Afrika gezisini sürdüren başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yurda dönüşünü ve halen devam etmekte olan Gezi Parkı direnişiyle ilgili olarak neler söyleyeceğini bekliyordu.

Erdoğan daha Tunus'tayken yaptığı konuşmada Türkiye'ye dönüşte nasıl bir tavır takınacağının sinyallerini vermişti. Başbakan burada iki mesaj verdi. İlki Gezi parkındaki ağaçların sökülmesine ve günlerdir Türkiye’yi sarsan olayların başlamasına neden olan Topçu Kışlası replikası projesinin kaldığı yerden devam edeceği mesajıydı. İkinci olarak da, yine Türkiye'de çoğunluk diktası kurduğu yönündeki eleştirilere bir cevap niteliğinde “azınlığın da çoğunluğu yönetemeyeceği” beyanıydı. Bu iki beyan, başbakanın geri adım atmayacağına ilişkin önemli işaretlerdi.

Bu beyanlar, Gezi Parkı protestolarını koordine eden Taksim platformunun başbakan yardımcısı Bülent Arınç’la gerçekleştirdikleri, net bir sonuç doğurmayan ama ılımlı bir havada geçen görüşmelerinin ardından geldi. Başbakanın göstericilerle giriştiği inatlaşmanın boyutlarını gösteren ilginç hususlardan bir tanesi de İstanbul İdare Mahkemesinin bu Topçu kışlası projesine ilişkin olarak yürütmenin durdurulması kararı almış olmasına rağmen, Erdoğan’ın bu mahkeme kararını da hiçe sayar bir şekilde rest çekmesiydi.

Erdoğan kendisini İstanbul Atatürk Hava limanında 7 Haziran günü sabaha karşı 2.30 da karşılayan ve sayıları on binleri bulan coşkulu kalabalık önünde bu kışlaya projesiyle ilgili net bir şey söylemedi ama bütün yaşanan olayların sorumluluğunu yine başkalarının üzerine yükledi:

“...faiz lobisi şu anda borsada spekülasyonlara girmek suretiyle bizi tehdit edeceğini zannediyor” diyerek, yerli ve yabancı sermaye gruplarını suçladı.

“Şimdi Gezi Parkı’nda sayısı 15’e bile varmayan ağaç için yapıldığı söylenen gösteriler, bugün arkasında 3 kayıp bıraktı” diyerek, olayların sorumluluğunu göstericilerin üzerine yıktı.

“...gazeteciyim diyerek, sanatçıyım diyerek, siyasetçiyim diyerek son derece sorumsuz bir şekilde... kışkırtmacılığın alasını yaptılar” dedi ve eylemlere destek veren çok sayıdaki entelektüeli hedef aldı.

“Utanmadan sıkılmadan Türk bayrağını ellerine alıp gezdirenler bunlara oyuncak oldu” diyerek seküler ve Kemalist grupları vandallarla birlikte hareket etmekle suçladı.

“Emaneti veren millettir, alacak olan da sadece millet olacaktır” diyerek, bütün bu gösterilerin iktidarın anti-demokratik yollarla yıkılması için yapıldığını ima etti.

Erdoğan’ın bütün bu olayların meydana gelmesi nedeniyle kendisi ve hükumetine yönelik olarak neredeyse hiç bir eleştirisi yoktu. Sadece polisin sert müdahalelerine ilişkin olarak “Yeri gelmiş aşırı güç kullanmış olabilirler” dedi ve bu şikâyetlerin araştırılacağını söyledi.

Erdoğan, insanların büyük bir öfke biriktirmesine neden olan ve Türkiye’yi Gezi parkı ayaklanmasına kadar getiren hükumetin icraatları ve kendi tutumları için ise hiç bir şey söylemedi.

Medya üzerinde kurduğu büyük denetim; sırf kendisini eleştirdi diye işlerinden atılan gazeteciler; seküler yaşam biçimine sahip insanlarda geleceğe ilişkin kaygılar ve şüpheler uyandıran alkol yasası; Türkiye'de yaşayan bütün Alevilerde dehşet duygusu yaratan Osmanlı padişahı Yavuz Selim'in isminin İstanbul’daki üçüncü köprüye verilmesi; alkol alan insanlardan ‘ayyaşlar’, ‘alkolikler’ olarak söz etmesi ve hayatın her alanında dayattığı muhafazakâr ahlak anlayışı; İstanbul’da yapılacak binalardan, televizyonlarda oynayan dizilere kadar hayatın her alanında görüş beyan etmesi ve bu beyan ettiği görüşlerin gayretkeş bürokratlar tarafından emir telakki edilip hemen yeni düzenleme ve kısıtlamaların getirilmesi gibi konuların hiç birisi başbakanın konuşmasında yer almadı.

Sadece ayaklanmayı başlatan, Gezi parkındaki barışçıl göstericilere tekrar tekrar yapılan çok sert polis müdahalesinin yanlış olabileceğini kabul etmiş gibi görünüyor Tayyip Erdoğan.

Erdoğan konuşmasında, sadece kendisini seçenleri değil bütün herkesi kucakladığını söylese de, bugün Türkiye çok tehlikeli toplumsal kutuplaşma ve gerginliklerin içinde kıvranıyor.

Erdoğan Türkiye'den ayrılmadan önce Gezi parkındaki göstericilere gözdağı vermek için, kendi seçmenlerinin sokağa çıkma ihtimalini ima ederek “biz yüzde elliyi evlerinde zor tutuyoruz” demişti. Bütün bu gerginlik ve kamplaşmalardan sonra AKP tabanında hatırı sayılır bir kesimin, gösterileri yeni bir darbe hazırlığı olarak okuduğu, başbakanın yasa dışı yollarla iktidardan indirilmeye çalışıldığına inandığı biliniyor. Erdoğan’ın partisinin oylarını konsolide etmek için giriştiği, klasik, “biz onlara karşı” politikası ve toplumun içinde yarattığı suni gerilimler bu defa ciddi bir şekilde toplumu etkisi altına almaya başladı gibi görünüyor.

Nitekim 6 Haziran günü, başbakanın memleketi olan Rize’de Gezi eylemcileri lehinde protesto gösterisi düzenlemek isteyen küçük bir grup kendilerini linç etmek isteyen öfkeli kalabalığın elinden son anda polis zoruyla kurtulabildi.

Hava alanında başbakanı karşılamak için toplanan kalabalığın da çok öfkeli olduğu rahatlıkla gözlenebiliyordu. Nitekim sık sık atılan ve Gezi parkı göstericilerini hedef alan, “Yol ver gidelim Taksimi ezelim” sloganı bu gerginliğin ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığını gösteriyordu. Başbakan bu sloganları susturmadı. Konuşmasının değişik yerlerine dağılan “bizim kavgayla işimiz olmaz”, “siz 10 gün boyunca vakardan, ağır başlılıktan, aklıselimden taviz vermediniz. Şimdi buradan evlerimize dağılacağız” sözleri, belki geçtiğimiz akşam için göstericilerin Taksime gitmesini engellemiş olabilir, ama Türkiye genelinde oluşan büyük gerginliği ne kadar azaltabildiği şüphelidir.

Bundan sonra Türkiye'de neler olacağı büyük oranda başbakanın tavır ve tutumlarına bağlı. Bir yanda kendilerine belli bir hayat biçiminin dayatıldığını, hayatlarının her alanına müdahale edildiğini, başbakan tarafından horlandıklarını düşünen ve öfkesi sokağa taşmış bir kitle var. Öbür tarafta ise başbakana hakaret edildiğini, başbakanın yeni bir darbenin kurbanı yapılmaya çalışıldığını, azınlığın kendi çoğunluk iradelerini haksız bir şekilde sınırladığını düşünen insanlar var.

Başbakanın ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı söylemlerinin yarattığı suni gerilimler, yerini elle tutulur, somut çatışma alanlarına bırakıyor. Bu gerilimlerin bir süre sonra kontrol edilemez hale gelip, farklı toplumsal kesimlerin çarpışmasına dönüşmesi ise, kimsenin ağzına bile almak istemediği uğursuz bir kâbusu ima ediyor.