Ana içeriğe atla

Suriye Zindanında

Halep’te yaşayan Suriyeli bir muhalif, Al-Monitor için kaleme aldığı bu özel yazıda hapishanede geçirdiği günleri birinci ağızdan anlatıyor.
Syrian detainees, who were arrested over participation in the protests against Syrian President Bashar al-Assad's regime,are seen walking at the Damascus police leadership building to sign their release papers July 11, 2012. The Syrian government said it had released a total of 275 prisoners, who had not been involved in homicide. A portrait of Syrian President Bashar al-Assad is seen at right.  REUTERS/Khaled al- Hariri (SYRIA - Tags: POLITICS CIVIL UNREST CRIME LAW) - RTR34TZJ

Suriye’de bizim eski bir deyimimiz vardır: “Hapishane gerçek adamlar içindir.” Küçük köhne hücremde endişe içinde bir ileri bir geri volta atarken bu deyimi adeta hipnoz halindeymişim gibi tekrar edip durdum. Zindanda zaman sanki eriyip küf bağlıyordu. Zaman, yalnızca günlük hayatına devam eden ölümlülerin dünyasına özgü soyut bir olgu gibiydi. Bizim gibi mahkûm ve melunlar için bir anlamı yoktu. Zamana dair elimizdeki tek ölçü sorgu odasına ve tuvalete gidip gelme aralıklarıydı. Geri kalan her şey, bir hücrenin içinde ve bazen de dışında olmanın bulanık bir hayali. O dört duvar arasında zaman hem kımıldamadan durur, hem de sessizce eksilir. Evet, bu, deliliğin kıyısıydı, uçurumun kenarıydı ve ben tam da oradaydım.

Her şey düzelecek diye düşünüyordum. Bu, bir kişilik inşası tecrübesiydi. Buradan çıktığımda daha bilge bir adam olacaktım. Ancak bazen korkunç bir fikir aklıma girer ve içsel meditasyonumu bölerdi: “Tamam, ama bu hapishane adamlar için değildir. Bu hapishane hayvanlar içindir ve hayvanlar tarafından yönetilir.”

O andaki soru hayatta kalıp kalamayacağın değil, sadece hayatta ne kadar kalabileceğindir. Suriye zindanlarına dair yıllar boyunca duyduğum ve mahpuslardan dinlediğim yüzlerce dehşet hikâyesi, saniyede bir milyon kilometre hızla kafamdan geçerdi. Bu hikâye sahiplerinin çoğu hapishaneden çıkmış, ama o saate kadar başka insanlara dönüşmüş ve belki de akıllarını yitirmişlerdi. Benliklerinden ve ruhlarından büyük parçalar kopmuştu ve bir daha asla aynı insanlar olmaları mümkün değildi.

Gözaltında kaldığım süre boyunca yaşadıklarım, dehşet ve korku açısından olağanüstü nitelikte değildi. Aslında bakarsanız, sağ çıkamayan veya sağ çıktığı halde yaşadıkları nedeniyle harap olmuş birçok insana kıyasla çok daha şanslıydım.

Hiçbir aydınlatma teçhizatı olmayan hücrem sıcak, pis ve ıssızdı. İçindeki eşyalar, zamanın akışı ve şüphesiz ki birçok insanın teri ve gözyaşıyla rengi çoktan uçup gitmiş iki battaniye ve bir yastık kalıntısından ibaretti. Pencereler büyüktü ancak demir parmaklıkları vardı ve dev bir afişle kapatılmıştı. Afişte muhtemelen liderimizin ulvi ve asil özelliklerinden biri ya da bu ebada yakışır büyüklükte bir başarısı anlatılıyordu ki bir an bile unutacak olursak patronun kim olduğunu hatırlayalım.

Hücre arkadaşlarım mı? Onların durumu doğrudan Suriye devletinin el kitabından çıkmaydı. Üçü Suriye ordusunun seçkin birliği Cumhuriyet Muhafızları’na mensup askerlerdi, dördüncüsü de şoförleriydi. Anlaşılan, eksik belgelerle bir kontrol noktasından geçmeye çalışmışlar. Kontrol noktası, Suriye güvenlik birimleri içerisinde en kötü şöhrete sahip olan ve rejimin en sadık, en gaddar uygulayıcılarından oluşan hava kuvvetleri istihbaratının denetimindeymiş. Hücre arkadaşlarımın hali, mevcut cumhurbaşkanının babası Hafız Esad’ın yıllarca inşa ettiği Suriye’nin simgesel bir tezahürüydü. Yani, efendisinin gözdesi olma umuduyla yaltaklanan köpekler gibi durmadan birbirinin üstüne basmaya çalışan, güç ve imtiyaz için itişen, birbirine rakip ve uyumsuz güvenlik birimlerinin yönettiği Stalinist bir polis devleti. Hafız Esad zamanından bu yana Suriye’de değişen bir şey yoktu.

Askerlerin yüzündeki acı ve kızgın ifade her şeyi anlatıyordu. Rejimin bekası için haftalarca ön cephede savaştıktan sonra elleri kelepçelenerek küçük düşürülmüş ve sürüklenerek hücreye atılmışlardı. Aramızda oluşan dayanışma duygusunu besleyen insaniyet değil, stres altındaki kişilerin ilkel grup psikolojisiydi. Başka bir yerde bu adamlara selam vermem, yüzlerine bile bakmazdım ama o hücrede arkadaştık. Başka bir dünyanın bağları bizi birbirimize bağlamıştı.

Havadan sudan konuşurken Cumhuriyet Muhafızları’ndan ikisinin, cumhurbaşkanının kendi mezhebine mensup, kıyı bölgesinden gelen Aleviler olduğunu, diğerinin ise Halepli bir Sünni olduğunu öğrendim. Sünni askerin kafasını meşgul eden başlıca konu, hapisten nasıl çıkacağı değil, bir paket sigarayı nereden bulacağıydı. Önce bana sordu. Ben sigara içmediğimi söyleyince demir kapıya vurup gardiyanlardan istedi. Askere küfrederek cevap veren gardiyanlar, susmasını, yoksa gününü göreceğini söylediler. Bunun üzerine asker bir köşeye çöküp kara kara düşünceye daldı. Bir süre sonra boş boş yere bakarak konuşmaya başladı ve arkadaşlarıyla birlikte Halep’e doğru yaptıkları uğursuz yolculuğu, saldırıya uğramalarını ve bir arkadaşlarının kollarında ölmesini anlattı. Diğer ikisi uyumaya çalışıyordu. Temkinli bir şekilde söze giren İbrahim adındaki sivil şoför ise savaşın ne kadar anlamsız olduğundan, “diğerlerinin” yani isyancıların ülkeyi nasıl mahvettiğinden söz etti. İbrahim bana daha sonra kendisinden ve ailesinden de biraz bahsetti, ama tabi ki kayda değer bir şey açıklamadı. Zira hapishane hücresinde olsa bile Suriye’de herkes her zaman paranoyaktır.

İbrahim’in ev numarasını araba anahtarımın ucuyla bir fast-food dükkânının kartına kazımaya çalışırken, önce hangimizin çıkacağını düşünüyordum. Bir süre sonra Cumhuriyet Muhafızları’ndan bir albay gelip adamlarını ve şoförü aldı. İbrahim’e neler olduğunu asla bilemeyeceğim. Kamyon şoförü olarak hayatına devam ettiğini tahmin ediyorum. Muhtemelen onu bir daha asla göremem ve kendisinden haber alamam ama kafamı kurcalayan bir soru var: Acaba çıktığı zaman, bir an için de olsa beni düşündü mü? Benim için sessizce kısacık bir dua etti mi? Etmiş olabilir ya da ettiğini düşünmek hoşuma gidiyor.

Cumhuriyet Muhafızları’nın bırakılmasından sonra o gece hücreme bir eri tıktılar. Er, hücreye getirilirken koridor boyunca yumruklanarak, tekmelenerek dövüldü ve harap bir halde içeriye atıldı. Başı büyük bir belada olsa gerek diye aklımdan geçirdim. Bütün gece boyunca birbirimize tek kelime etmediğimiz gibi zifiri karanlıkta erin yüz hatlarını bile ayırt edemiyordum. Sorgu odalarından, gün içinde ve gece boyunca aralıklarla dövülen ve işkence gören tutukluların bağırtı ve çığlıkları geliyordu. Kafanızı bu seslere karşı yalıtmak kolayca öğrenilen bir şey, aynen yan odada açık unutulan bir televizyonun sesine aldırış etmemeniz gibi.

Büyük bir şans eseri ve yüklüce bir rüşvet sayesinde nihayet serbest bırakılmam muhteşem bir andı. Ruh ve bedenin yeniden doğuşu, bir insana hayatı boyunca nadiren bahşedilen o kısa, katıksız mutluluk anlarından biri… Belki de kendimi şanslı saymalıyım. Çok az insanın hissetme fırsatı bulduğu duygular hissettim. Başkalarının tahayyül bile edemeyeceği bir tecrübe yaşadım ve çoğu insanın farkında bile olmadan yaşadığı bir şeyin değerini, yani hayatımın kıymet ve anlamını idrak etmeyi öğrendim. Bu nedenle beni hapse atanlara sonsuza dek müteşekkir olacağım ve bu nedenle de onları sonsuza dek lanetleyeceğim.

Edward Dark imzası, Halep’te yaşayan bir Suriyelinin kullandığı mahlastır. Kendisi Twitter’da @edwardedark adresinden takip edilebilir.

More from Edward Dark

Recommended Articles