Ana içeriğe atla

Katar: Ortadoğu’nun “Piyasa Yapıcısı”

Katar dış politikası, Müslüman Kardeşler ligindeki ülkelerin Belçika’sı olma hayali üzerine kuruluyor. 
Qatar's Emir Sheikh Hamad bin Khalifa al-Thani (R) stands next to his son Crown Prince Sheikh Tamim bin Hamad al-Thani before the Emir Cup final match between Al-Sadd and Al-Rayyan at Khalifa stadium in Doha May 18, 2013. REUTERS/Fadi Al-Assaad (QATAR - Tags: SPORT SOCCER ROYALS POLITICS) - RTXZRXO

Katar'ı anlamak, kaygıyı anlamak demektir. Şeyh Hamad Bin Halife El Tani'nin 1995'te babasını tahttan indirip iktidara geçmesiyle başlayan dönemde Katar’ın ilk gündem maddesi, hem içeride hem de uluslararası alanda egemenliğini sağlamlaştırmak oldu. Yeni emir, yıllarca Suudilerin peşinden gitmiş olan ülkede, yeni dönemin herkesçe idrak edilmesini sağlayacak farklı bir dizi politika oluşturdu. Katar'ın en büyük doğal gaz sahasını Suudi Arabistan'la hiç anlaşamayan İran'la paylaşmak zorunda olması işleri iyice çetrefilleştirdi. Katar iki taraf arasında sıkışıp kalmıştı. Varlığını sürdürebilmesi için ülkenin cesur ve radikal taktikler benimsemesi gerekiyordu. Böylelikle Katar, sınırları savunmasız ve kayda değer askeri güçten yoksun birçok şehir devletinin tehlikeye düştüğü anda yaptığını yaptı, yani herkes için vazgeçilmez olacak bir ülke olmaya karar verdi.

Amacına ulaşmak için pek çok proje başlatan Katar, ilk etapta başarılı oldu. Kültür ve eğitim projeleri kapsamında faaliyete geçen vakıflar, müzeler, film festivalleri ve üniversiteler Katar’ı Arap dünyasında aydınlanmanın öncüsü olarak sunmayı hedefledi. Katar’ın Filistin, Sudan ve Lübnan'da parayla desteklediği siyasi uzlaşma girişimleri de geçici müttefik satın alma fonu olarak işlev gördü. Alımların fiyatlandırılması ise tabii bambaşka bir konu. Avrupa'ya yapılan mali yardımlar ve yatırımlar ise Katar'a ekonomik cankurtaran imajı vermeyi amaçladı. Asya Oyunları ve Dünya Kupası gibi spor projelerine ev sahipliği yapması ise Katar'ın, uluslararası camia ve küresel tüketici nezdinde tanınır kılınmasını hedefledi.

Vazgeçilmez olmak adına atılan bu adımların tek bir amacı vardı: devleti ve devletin sınırlarını korumak. Eğer Katar Araplar açısından örnek bir şehir devleti haline gelirse, Batı dünyası da yok olmasına izin veremeyecekti. Bazı bölgesel oyuncular da, geçici bile olsa Katar'a ihtiyaç olduğunu düşünürse bu da ayrıca işe yarayacaktı. Bu çabalara sempatiyle bakanlar az olsa da Katar'ın başka seçeneği yoktu ve herkes bunun farkındaydı.

Katar’ın 2006 Asya Oyunları’na ev sahipliği yaptığı döneme ait şöyle bir anekdot anlatılır: Emir, açılış törenine davet ettiği İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad'a Katar'ın bölgede sadece barış isteyen tarafsız bir devlet olduğunu anlatır. Ahmedinejad ise şu yanıtı verir: “Amerikalılar İran'ı El Udeid hava üssünden vurunca Katar o kadar da tarafsız olmayacak.” Her neyse, Katar yine de becerikli bir cambaz olarak görünmeye devam etti.

Sonrasında ise Arap Baharı geldi ve Katar’ın planları birdenbire büyüdü. Şüphesiz ki daha 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Katar, Müslüman Kardeşler’le birlikte, yeni bir fırsatın çıktığına, El Kaide'ye karşı ılımlı İslam rolünü oynayabileceğine ve belki de ABD’nin yeni Arap müttefiki olacağına inandı. Arap Baharı bu olasılıkları güçlendirirken Katar'ın da hırslarını artırdı. Katar artık sadece yatırımlarını korumak değil, bizzat piyasa yapıcısı olmak istiyordu.

Katar'ın nerdeyse her Arap Baharı ayaklanmasına müdahil oluşu, söz konusu ülkelerin halklarında çoğunlukla olumsuz duygular bıraktı. Bunun başlıca nedeni, Katar'ın muhalif örgütler içinde belli grupları kayırıp sadece bunlara silah ve para sağlamasıydı. Bu durum Libya, Mısır ve Suriye’de yaşandı. Ayrıca, Katar'ın Kuveyt muhalefetinin İslamcı kanadına örtülü destek verdiğine ilişkin suçlamalar da söz konusu.

Katar'ın destek verdiği grupların tümü, iş birliğinden uzak, mezhepçi bir çizgi izlemiş, bunu bazen ima yoluyla bazen de açıkça ifade etmiştir. Katar'ın bir zamanlar siyasi ve ekonomik ortağı olan İran'la ilişkileri ise onarılamaz şekilde bozulmuştur. Bu durumu derinleştiren kanı ise, Katar'ın kendisini artık sadece bir Arap şehir devleti olarak görmemesi, oluşmakta olan bir Müslüman Kardeşler devletleri birliğinin Brüksel'i olma arzusu beslemesidir. Katar artık “herkes” için vazgeçilmez olmak istemediği gibi “Brüksel olma” hayaline engel olanları da bir kenara itmek istiyor.

Müslüman Kardeşler’le olan bağlarının yanı sıra Katar'ın Vahabi emelleri de söz konusu. Katar emirinin, Vahabi hareketin kurucusu Muhammed Bin Abdulvahab'ın soyundan geldiğini iddia etmesi ve ülkenin en büyük camisine bu kişinin adını vererek onu onurlandırması da bunun bir göstergesidir. Buna, Katar Dışişleri Bakanı ile Libya'nın eski lideri Muhammed Kaddafi arasında geçen ve basına sızdırılan görüşmeyi de ekleyelim. Resmen teyit edilmemiş bu görüşmede iki taraf Suudi Arabistan'ın geleceğini, ülkenin parçalanma olasılığını ve Katar'ın toprak bakımından bundan nasıl fayda sağlayacağını konuşmuş.

Yeni tanıştığım Kuveytli bir araştırmacı, 1980’lerde Kuveyt'in izlediği dış politika ile Katar'ın şu an izlediği politikalar arasında benzerliklere dikkat çekti. Katar gibi küçük ama varlıklı bir Körfez ülkesi olan Kuveyt, o dönemlerde bölgenin geleceğini şekillendirebileceğini düşünüyordu. Lübnan iç savaşına son veren 1990 Tayif Anlaşması,  her ne kadar Suudi Arabistan’da imzalanmış olsa da, büyük ölçüde Kuveyt’in diplomatik çabaları ve bölgesel ağırlığının meyvesi olarak görülür. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı’nda da Kuveyt’in öncü rol oynadığı kabul edilir. Kuveyt o dönemde Irak lehine uluslararası ve bölgesel destek oluşturmuş ve Irak’a maddi yardım sağlamıştı. Ne var ki bu çabaların yan etkileri oldu: Emir bir suikast girişimine hedef oldu, Kuveyt Hava Yolları'na ait iki uçak kaçırıldı, birçok petrol sahası havaya uçuruldu ve en nihayetinde Kuveyt, bizzat arka çıktığı devlet tarafından işgal edildi.

Katar için sorulması gereken sorular var. Müslüman Kardeşler’in Katar'ın müdahalesinden rahatsız olması, Katar’ın tavsiyelerine, isteklerine ve kaygılarına uymak zorunda olmadığına karar vermesi ne kadar sürer? Katarlı turistlerin Arap ülkelerinde kendini huzursuz hissetmesine, Katarlı diplomatların düzenli olarak kaçırılmasına ne kadar kaldı? Katar’ın şu ya da bu Arap ülkesinde desteklediği ya da karşısında durduğu kırgın grupların Doha’da terörist saldırılara girişmesine ne kadar kaldı? Katar, kendini artık kontrol edemediği bir konuma soktuğunu ne zaman anlar? Katarlılar, "Buna değer miydi?" ve "Bütün bunlar ne içindi?" gibi soruları ne zaman sormaya başlar? Bu sorular sorulduğunda Katarlılar, milli servetin daha iyi kullanılması, daha barışçıl bir dış politika izlenmesi adına daha fazla siyasi hak talep etme cesaretini de bulmaz mı? Emir’in iki yıl önce çağrısını yaptığı yasama seçimleri bu yılın ikinci yarısında gerçekleşecek.

Yönetimin çok yakında emirden veliaht prense devredileceğine dair söylentilere gelince, olasılığı en yüksek senaryoya göre Emir, Seyh Hamad Bin Cassim'in görevi bırakmasıyla birlikte oğlunu başbakan ve dışişleri bakanı olarak atayacak.

Ancak bu devir teslimin 2015'ten önce gerçekleşmesi beklenmiyor, zira 2015'te Emir tahtta 20. yılını doldurarak mirasını perçinleyecek. Böyle olsun ya da olmasın, politikalarda ciddi bir değişiklik beklemek zor. Yani, dış kaynaklı çok büyük bir etken olmadığı sürece, müzeler ve üniversiteler, Katar’daki ABD üssü, İslamcılara gösterilen yakınlık ve verilen destek aynen devam edecek.

Mevcut iktidar Katar'da başa geldiğinde, ülkenin uzun zamandır gölgede kaldığını ve artık ulusal ve güvenlik çıkarları için harekete geçmesi gerektiğini doğru bir şekilde tespit etti. Ancak pek çok insan, gelinen aşamanın Katar'ın ulusal çıkarlarıyla örtüşüp örtüşmediğini sorguluyor. Katar bir zamanlar Birleşik Arap Emirlikleri'ne katılmaya niyetlenmiş ve 1966-1973 yılları arasında Dubai ile ortak para birimi kullanmıştı. Katar'ın zannettiğinden fazla müttefiki var, ancak bunlar satın alınması gereken değil yalnızca birlikte çalışılması gereken müttefikler.

More from Mishaal Al Gergawi

Recommended Articles