Selefiler niçin Şiileri baş düşman olarak görüyor?

Birçok Selefi, İslam için en büyük tehlike olarak Yahudileri veya İsrail’i değil, Şiileri görüyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

al-monitor Kahire’de düzenlenen bir gösteride “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir.” yazısının yer aldığı Selefi bayrağını taşıyan bir gösterici ve Mısır güvenlik güçleri, 18 Ocak 2013 Photo by REUTERS/Amr Abdallah Dalsh.

İşlenmiş konular

sunni-shiite conflict, shiites, sectarianism, salafists, salafism, muslim brotherhood, jews

Şub 11, 2015

İsrail veya ABD’ye karşı silahlı mücadele yürüten Şii gruplarına destek Selefiler arasında daima anlaşmazlık konusu olmuştur. Radikal Selefiler, Şiileri de Yahudileri de İslam düşmanı olarak görüyor. Ancak Selefiler arasındaki Şii düşmanlığı pek çok zaman Yahudi düşmanlığını aşar. Bu kesimler, Şiileri “beşinci sütun” olarak görür ve dolayısıyla onların verdiği “zararın” başkalarının zararından daha ciddi olduğuna inanır.

Bu husumetin son perdesinde 18 Ocak’ta Golan Tepeleri’nin Suriye tarafında düzenlediği hava saldırısında önemli Şii isimleri öldüren İsrail bazı Selefi din adamları tarafından alkışlandı. Bu din adamları arasında en tanınmış olanı Suudi Arabistan’da Umm El Kura Üniversitesi’nde hoca ve Müslüman Âlimler Derneği’nin üyesi olan Muhammed El Barak idi. Barak, Şiileri kastederek Twitter’da şu mesajları paylaştı: “Yahudilerin elinden öldüklerinde dualarımızı kabul ettiği için Allah’a şükrediyoruz. (…) Onların Müslümanlara verdiği zarar Yahudilerin verdiği zarardan büyüktür.” Barak, olayın ardından Hizbullah liderlerine taziye mesajı yollayan Hamas’a da tepki gösterdi. Din adamına göre bu taziye açıklaması “Yahudilerle öğretiye göre savaşmayan” Hamas’ın “itikat eksikliğini” gösteriyordu. Barak, Hamas liderlerine seslenerek nezaket adına öğretiden ve ümmetten taviz verilmemesi gerektiğini söyledi ve şunu ekledi: “(Şiiler) Hamas’a ne vermiş olursa olsunlar bu onları hoş tutmanın veya desteklemenin gerekçesi olamaz.”

Şiilerle Yahudileri kıyaslayan Barak yine Twitter üzerinden şu görüşleri paylaştı: “Şiiler (Müslümanlar için) Yahudilerden daha zararlıdır. Onların son dört yılda işlediği suçlar, Yahudilerin 60 yıldır işlediği tüm suçları aşmıştır. Şiiler Müslümanların en kötü düşmanıdır. Çünkü onlar inanç ve din bakımından müşriktir, dinleri de Yahudi icadıdır. Bu da onları Batılı kâfirlerden, İsrail Devleti’ne bağlı Yahudilerden daha kötü bir düşman yapar.”

Radikal Sünnilerin çoğu Şiiliğin İbn Saba adında efsanevi bir kişinin Yahudiler adına Müslümanların arasına sızmasıyla ortaya çıktığına inanır. Bu inanışa göre Müslüman kılığına giren bir Yahudi olan bu kişi, Yahudi inancını İslamiyet’in içine soktu ve Şii mezhebinin oluşmasını sağladı. Bu efsaneden hareketle Şiiler “beşinci sütun” olarak görülür. Haçlı Seferleri, Abbasi Halifeliğinin yıkılışı ve Müslüman topraklarındaki Tatar fetihleri gibi İslam tarihinin büyük yenilgilerinden de Şiiler sorumlu tutulur. Sünnilerin tarih metinlerinde bu olaylarda Şii rolünü anlatan onlarca hikâye yer alır.

Selefilerin bu katı duruşu Selefiler arasında yaşanan bir doktrin tartışmasından kaynaklanır. Bu tartışma Şiiler gibi “yanlış yola sapan” gruplarla iş birliği yapıp yapmama konusunda fıkıh kurallarıyla ilgilidir. Radikal olanları başta olmak üzere Selefilerin çoğu, Şiilerle iş birliğinin tümüyle yasak olduğunu söyler. Çünkü Şiiler “bidat” içindedir, yani din dışı bir inancı takip eder. Yahudiler ve Hristiyanlar gibi başka dinlerin mensupları ise İslam dini içinde bir “bidat” durumunu temsil etmez. Bu anlayıştan hareketle İbn Hanbal gibi bazı Selefi din adamları yarar görüldüğü durumlarda “kâfirlerden” yardım alınmasını caiz kılan dini buyruklar vermiştir. İbn Hanbal, Şiiler gibi “bidat” içinde olanlardan yardım alınmasının ise haram olduğunu özellikle vurgulamıştır.

Şiilere yönelik bu hasmane tavır günümüzdeki Selefiler için de bir ilke olmaya devam ediyor. Örneğin eski Suudi baş müftüsü Şeyh Abdülaziz Bin Baz, 1991’de Irak’a karşı Batı ittifakından yardım alınmasını caiz kılmış, koalisyonun Suudi topraklarını kullanarak Irak’a saldırı düzenleyebileceğini belirtmişti. Yani Selefiler, toprak gasp eden bir düşmanın ortadan kaldırılması için kâfirlerin kullanılmasına itiraz etmiyor. Ancak İsrail’e karşı Şiilerle iş birliği söz konusu olunca Bin Baz tereddüt etmiş ve Şiilerin niyetlerini sorgulamıştı.

Tarihsel olarak Sünni-Şii ilişkilerinde çoğunluk-azınlık mantığı etkili olmuştur. Yani Şii azınlık, genel Müslüman toplumuna bağlanmaya ve çoğunluk tarafından eşit olarak kabul görmeye çalışmıştır. Ancak çoğunluk, Şiilere genelde kuşku ve güvensizlikle yaklaşmış ve onları kendinden aşağı görmüştür.

Burada Müslüman dünyasının iki köktenci akımı arasında başlıca farklardan biri ortaya çıkıyor. Bir tarafta ideolojik Selefilik var. Bu akım ideolojiyi siyasette de katı bir ilke olarak uygular ve çoğu zaman Vahhabi ideolojisinden etkilenir. Diğer tarafta ise siyasal köktencilik var. Bu anlayışta ilkeler, grubun siyasi hedeflerine hizmet eder. Müslüman Kardeşler ve Orta Doğu’daki uzantıları bu ikinci akımı temsil eder.

Bu nedenle Müslüman Kardeşler’e yakın olan Hamas İranlı Şiilerle ilişki geliştirebiliyor. Oysa ideolojik Selefiler, ne Filistin’de ne başka bir yerde İran’la asla muhatap olmamıştır. Hatta bu kesim, Selefi anlayışının ilkelerini katı şekilde uygulamadığı gerekçesiyse Hamas’ın meşruiyetini reddeder. İdeolojik Selefilere göre Hamas Filistin meselesini ulusal bir yaklaşımla değil, ümmet ve öğreti yaklaşımıyla ele almalı.

Siyasi köktenciliğe gelince bu anlayış bir nevi siyasi pragmatizm içerir. İdeolojik Selefiler, dini ilkelerle bağdaşmadığı gerekçesiyle bu pragmatizmi reddeder. Buradaki anlaşmazlık da iki tarafı bir numaralı düşmanın kim olduğu konusunda ayrıştırır. Hamas gibileri İsrail’i baş düşman olarak görürken, ideolojik Selefiler en büyük tehlike olarak Şiileri görür. Bu farklılık nedeniyle taraflar gerektiğinde düşmanın düşmanıyla ittifak kurabiliyor. Hamas İsrail’e karşı İran’ın yardımını kabul ederken, ideolojik Selefiler de Şiilere karşı gerekirse Yahudiler veya Hristiyanlarla ittifak kurmakta beis görmüyor.

Bu ilişkiler, bölgede mezhepler arası tarihsel çatışmaların siyasi sahnede hâlen canlı ve etkili olduğunu gösteriyor ve mezhepsel çatışmanın Orta Doğu’da kritik rol oynamasına yeni zeminler hazırlıyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Hamas için seçim zamanı: Mısır mı İran mı?
Shlomi Eldar | Gazze | Oca 10, 2020
Körfez’deki Katar krizinde uzlaşı çabaları sonuç verecek mi?
Jonathan Fenton-Harvey | Muhammed bin Selman | Ara 9, 2019
İran Irak’ta başkanlık sistemini mi hedefliyor?
Omar Sattar | Irak seçimleri | Kas 14, 2019
Lübnan’daki gösteriler Hizbullah ile tabanı arasında çatlak açtı
Makram Najmuddine | Çatışma çözümlerinde sivil toplum  | Eki 27, 2019
Müslüman Kardeşler gerçekten demokratikleşir mi?
A correspondent in Egypt | | Tem 14, 2019

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Irak'ın Nabzı

al-monitor
Irak Kürdistanı Suriyeli Kürtlere gönderilen insani yardımları engelliyor mu?
Amberin Zaman | Koronavirüs | Nis 22, 2020
al-monitor
Gorani lehçesini yaşatmak isteyen öğretmen Kuran’ı Kürtçeye çevirdi
Dana Taib Menmy | Tehlike altındaki diller | Oca 31, 2020
al-monitor
Türkiye Irak’ta PKK bağlantılı Ezidi milisleri vurdu
Saad Salloum | Ezidiler | Oca 24, 2020
al-monitor
Mühendis’in ardından Haşdi Şabi’yi neler bekliyor?
Mustafa Saadoun | | Oca 21, 2020