Türkiye'nin Nabzı

Dövizde yeniden tırmanma korkusu

By
p
Article Summary
Döviz fiyatlarını baskılayan bir dizi önleme rağmen Türkiye ekonomisi kaçınılmaz bir döviz tırmanışının eşiğinde görünüyor.

Amerikan dolarının dünyada yeniden güçlenmeye başladığı şu günlerde Türkiye’de de uzun bir zamandır kontrol altında tutulan dolar/TL kuru yukarı yönlü ataklar yapıyor ama iktidar bu atakları etkisiz kılacak önlemleri, yaratacağı yeni güven sorunlarını dikkate almadan yürürlüğe koyuyor. 

Türkiye’de dalgalı kur rejiminin özellikle son bir yılda fiilen terk edildiğini herkes kabul ediyor. Bunun yerine, fiiliyatta Merkez Bankası'nın kamu bankalarını kullanarak döviz fiyatlarını düzenlediği, daha doğrusu baskıladığı bir kur rejimi hâkim. Uzun zamandır dolar/TL kurunun 6 TL'nin üstüne çıkmaması için, Merkez Bankası (TCMB), rezervi olabilecek dövizleri, kamu bankaları üstünden piyasaya sürüyor ve döviz fiyatları siyaseten manipüle ediliyor. 

Bu önleme 9 Şubat’ta yeni bir önlem daha eklendi. Kısa adı BDDK olan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu eliyle, dövizde yeniden bir tırmanma ihtimaline karşı, bankaların yurtdışı swap işlemlerine bir sınırlama daha getirildi. Daha önceki döviz türbülansının yaşandığı 15 Ağustos 2018’de Türkiye’deki bankaların, dış piyasalara TL borç verme yönlü swap işlemleri, öz kaynaklarının yüzde 50’sinden yüzde 25’ine indirilmişken, şimdi de bu oran yüzde 10’a kadar daraltıldı. Bu yeni kısıtlamayla, bankaların dış piyasalara TL borç verme yönlü swap işlemleri iyice daraltılarak döviz fiyatını artırıcı işlemler önlenmek isteniyor. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rejiminde ekonomiyi yönetenler, öncelikle de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TL’leri ele geçiren yabancıların dövize spekülatif atak düzenleyerek döviz fiyatını tırmandırdıkları ve Türkiye ekonomisini, daha doğrusu AKP’yi devirmek istediklerini savunuyor. Erdoğan sık sık seçmene Türkiye’nin böyle bir tehdit altında olduğunu, bu nedenle alınan önlemlerle TL’ye sahip çıkılmasını, dövizden uzak durulmasını telkin ediyor. 

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan 24 Mart 2019’daki bir miting konuşmasında şöyle diyordu: “Dövizi tırmandırmaya çalışıyorlar. Ey finans sektörünün içinde olanlar, kalkıp da piyasadan dövizleri toplayıp, döviz yükselecek şöyle olacak böyle olacak bu tür provokatif eylemlerin içerisine giriyorsanız bunun bedelini çok ağır ödeyeceksiniz. Hepinizin kimliğini biliyoruz, neler yaptığınızı biliyoruz. BDDK bazı adımlar attı. Ama şunu bilin ki seçim sonrası bunun faturasını size ağır keseceğiz.” 

Döviz fiyatlarının son yıllarda hızla artması, 2018’de beraberinde yıllık yüzde 25’i bulan bir tüketici enflasyonunu getirdi. Dövizdeki hızlı artış, ürün ve hizmet maliyetlerini artırarak tüm dengeleri bozdu, ekonomiyi türbülansa sürükleyerek küçülttü. Bu duruma gelinmesi kaçınılmazdı. Türkiye ekonomisinin döviz kazanamayan ama büyük bir ihtirasla döviz harcayan bir ekonomi haline getirilmesinin eninde sonunda varacağı yer buydu. 

Özellikle AKP’nin iktidarda olduğu 17 yılın ilk yarısında dünyada likidite bolluğunu fırsat bilen Türk firmaları, geri ödemekte zorlanacakları belliyken borç üstüne borç biriktirdiler. 2019 Eylül ayı itibarıyla 434 milyar dolara, yani milli gelirin neredeyse yüzde 59’una ulaşan dış borç stokunun üçte ikisi özel sektöre ait.

Alınan borçların geri ödenmesi için borçlanmanın bedeli özellikle son yıllarda dünya ekonomisinde olan bitenlerin de etkisiyle yükselince kurgu bozuldu, güven aşındı ve yeniden borçlanarak borç kapatma olanaksızlaştı. Döviz fiyatları artmaya başladıkça yerli paraya güven de aşındı ve dövize yöneliş iyice hızlandı. 

Bu süreç, özellikle 2018 yılında tırmandı ve dolar fiyatı 3-4 TL’lerden bir anda 7 TL’lere kadar çıktı. AKP rejimi bunları, izlediği yanlış ekonomik politikaların sonucu olarak görüp yüzleşmek yerine, AKP rejimine karşı dışarıdan tezgâhlanan komplolar olduğunu savundu ve önlem olarak da bankalarca yabancılarla yapılan TL-döviz takaslarını (swaplarını) kısıtladı. Önceleri bankaların öz kaynaklarının yüzde 50’sine kadar swap yapmalarına izin verilirken 15 Ağustos’ta alınan bir kararla bu oran yüzde 25’e kadar kısıtlandı. Daha sonra da swap işlemlerini Londra piyasası yerine içeriye çeken önlemlere başvuruldu.

Bu kısıtlayıcı önlemlerle döviz spekülasyonunun önlendiğine ikna olmuş görünenler, bir yandan da Merkez Bankası üstünden dövize “arka kapı” müdahalelerinde bulundular. Kamu bankalarına aktarılan Merkez Bankası dövizleri ile döviz fiyatına yön verdiler. Bu yolla kullanılan dövizin 32 milyar doları bulduğuna ilişkin hesaplamalar ise resmi olarak hiçbir zaman yalanlanmadı. 

Son günlerde doların dünyada değer kazanması ve yükselmesi karşısında TL’nin hızlı değer kaybından endişelenen AKP rejimi, yeniden bir daraltmaya gidip bankaların öz kaynaklarının ancak yüzde 10’u kadar swap işlemlerine gidebileceklerini kararlaştırdı. Korku aynı: Yabancılar TL ele geçirdikçe döviz spekülasyonu yapacak, fiyatları artırarak ekonomiyi zorlayacaklar. 

Ekonomi yönetimi dövizi baskılamaya kendini mecbur hissediyor. Çünkü kontrol altına alınmamış enflasyona rağmen Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yok edilerek sık sık indirilen TL faizleri tasarruf sahibini TL yerine dövizde tutuyor ve her fırsatta yeni yönelişleri kamçılıyor. Hâlen dövizdeki mevduat, toplamın yüzde 51’ini geçiyor. Yeni dövize yönelişler, yeni fiyat patlamaları demek. Bu nedenle, iktidarca dövizi baskılayacak her önlem gündemde tutuluyor. Yeni swap daraltması bu anlayışın bir uzantısı. 

Döviz fiyatının artmasına karşı uygulanan bu baskılama, “komplocu yabancıları” etkisizleştirmiş olsa bile içerideki yabancılara yarıyor aslında. Çünkü Türkiye borsasına döviz getirip bozdurarak TL ile hisse senedi ve devlet kâğıtlarına yatırım yapmış yabancılar, TL cinsi yatırımlarını baskılanmış dövize çevirerek daha kârlı bir biçimde dışarı çıkıyorlar. Geri girişler ise o kadar kolay olmuyor. Çünkü siyasi kararların piyasanın yerine geçtiği ve her gün nasıl bir kararın alınacağının pek kestirilemediği bir ülkede yatırımı riskli buluyorlar. 

Dövizi yabancı komplosundan sakınmak için kamu bankalarını aparat olarak kullanan bu anlayış, özel ve yabancı bankalara da tıpkı kamu bankalarına telkin edilen adımların atılmasını dayatıyor. Bunun beklenen sonucunu bu sütunda yazmıştım: yabancı bankaların uzaklaşması. Nitekim bu gerçekleşiyor. Yabancı bankaların Türk bankacılık sistemine veda ettikleri gözleniyor. Reuters’ın haberine göre HSBC Türkiye’den çıkmayı planlıyor. Geçen hafta da Unicredit’in hisselerini satarak Yapı Kredi’deki payını azalttığı öğrenildi. 

Duyulan endişeler, Türkiye’nin en büyük iş insanlarının çatı örgütü TÜSİAD’ın geçen hafta yapılan genel kurulunda da dile getirildi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslovski şöyle konuştu: “Gerek reel sektörde gerekse para piyasalarında mevzuatın sıkça değişiyor olmasının, ani ve beklenmedik şekilde yeni kanunların iş dünyasının karşısına çıkmasının, vergi politikalarında ekonomik aktörlerin güvenini sarsacak ve mülkiyet konusunda kaygılar yaratacak adımların atılmasının, yatırım ortamına olumsuz etkilerini gündeme getirmek zorundayız.” 

Gerçekler ile yüzleşmek yerine toplumu komplolara inandırdığını sanmak bir çözüm değil. Türkiye ekonomisi, kaçınılmaz bir döviz tırmanışının eşiğinde görünüyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: Bankacılık ve Finans
NEVER MISS
ANOTHER STORY
Haber bültenimize üye olun
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept