Suriyeli Kürtleri kim sattı?

Türkiye’nin kuzeydoğu Suriye’deki harekâtı öncesinde perde arkasında neler yaşandı? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

al-monitor Suriye’nin Deyrizor vilayetindeki Bağuz köyünde görüntülenen bir SDG savaşçısı, 7 Mart 2019 Photo by REUTERS/Rodi Said.
Amberin Zaman

Amberin Zaman

@amberinzaman

İşlenmiş konular

Kürtler ve Kürdistan

Eki 21, 2019

Başkan Donald Trump’ın ihanetine uğradıklarını düşünen öfkeli Suriyeli Kürtler 21 Ekim’de bölgeden ayrılan Amerikalı askerleri yumurta, domates ve hakaret yağmuruna tutarken Kürt liderler, ABD’nin bölgede asker bırakıp bırakmayacağı konusunda Washington’dan gelen karışık sinyalleri çözmeye çalışıyordu. 

Kürtlerin güdümündeki ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) komutanı Mazlum Kobane, ilk Al-Monitor’un bildirdiği gibi az sayıda askerin bölgede kalması için Beyaz Saray’ı ikna etmeye uğraşıyor. Böyle bir durumda Kürtlerin Beşar Esad rejimi karşısında daha güçlü konumda olacağı, ABD önderliğindeki koalisyonun da İslam Devleti (İD) ile mücadeleye devam edebileceği düşünülüyor. New York Times gazetesine göre Trump bu seçeneği değerlendiriyor. 

Savunma Bakanı Mark Esper’e göre ABD, petrol kaynaklarının İD’in eline geçmesini önlemek amacıyla kuzeydoğu Suriye’de asker bırakma seçeneğini değerlendiriyor ama henüz bir karar alınmış değil. 

ABD’nin ne yapacağına dair spekülasyonlar sürerken, Türkiye’nin bölgedeki askeri harekâtının önünü açan gelişmelerin Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la 6 Ekim’de yaptığı telefon görüşmesinden ibaret olmadığı da aşikâr. 9 Ekim’de başlayan harekât üçüncü haftasına girmiş durumda. 

ABD ve koalisyon yetkilileri, SDG yöneticileri ve Trump yönetiminin Suriye politikasını yakından bilen kaynaklar, Al-Monitor’la yaptıkları görüşmelerde çelişkili hedeflerin, kendi kendini kandırmanın ve muğlak sözlerin içe içe geçtiği bir süreçten bahsediyor. Bir kaynak, 6 Ekim’deki telefon görüşmesine ve Türkiye’nin müdahalesine “bir süreç boyunca” zemin hazırlandığını belirterek, “Bu, en tepede yapılan tek bir hata değildi. Pek çok başka şeyler oldu” dedi. Birçok kaynak, başında Büyükelçi Jim Jeffrey’in bulunduğu Trump’ın Suriye ekibini sorumlu tutuyor.

Eylül 2018’de Suriye özel temsilcisi olarak Dışişleri Bakanlığı’na dönen emektar diplomat Jeffrey’nin, Suriyeli Kürtlerle ittifakı nedeniyle ABD’ye kızgın olan Türkiye’yi geri kazanmak ve aynı zamanda ABD’nin SDG ile ortaklığını koruyarak kuzeydoğu Suriye’deki askeri varlığını süresiz sürdürmek gibi bağdaşması mümkün olmayan hedefler güttüğüne inanılıyor. Bunun da İran nüfuzunu frenlemek ve Esad rejimini tecrit etmek maksadıyla yapıldığı söyleniyor.

Yönetimdeki çoğu yetkilinin Suriye’de sınırlı bir güç bırakmaktan yana olduğu ve Jeffrey’nin de bunların arasında yer aldığı belirtiliyor. Amerikalı bir yetkiliye göre “Büyükelçi Jeffrey, oradaki varlığın ABD’ye önemli bir kaldıraç gücü verdiği düşüncesini gizlemiyor.” 

Ancak Dışişleri Bakanlığı’ndaki iç tartışmalara vakıf kaynaklara göre Jeffrey baştan itibaren beklentilerini aşağı çekmesi için uyarıldı. Suriye’de yapmak istediklerine Trump’ın destek vermediği ve bu tür hedefler gütmenin “keşmekeş yaratacağı” kendisine söylendi. 

Bir diğer kaynak ise Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanını işaret ederek “John Bolton da bir sorundu. Kimse Trump’a bir şey sormuyordu” dedi.

Kaynak şöyle devam etti: “ABD varlığının sürmesi SDG’ye yaramaz, sadece ızdırabı uzatır. Bana göre ABD’nin çekilmesi ilk başta çok zor olacak ama SDG’nin gönülsüz olduğu bazı karar verme süreçlerini hızlandıracak. Rejim ve Rusya’yla kim muhatap olmak ister ki… ABD Suriye’de kalırsa Rusya’nın SDG’yi sıkıştırma gerekçesi devam edecek.”

Jeffrey Al-Monitor’un görüşme talebini yanıtsız bıraktı. 

Daha önce Ankara ve Bağdat’ta büyükelçilik yapmış olan Jeffrey’nin bu hafta Kongre’de üç komitede ifade vermesi bekleniyor. Toplantılardan biri Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde “Suriyeli Kürt Ortaklarımıza İhanet: Amerikan Dış Politikası ve Liderliği Nasıl Yeniden Ayağa Kalkacak?” başlığı altında yapılacak. 

Jeffrey bir süre ABD’nin İD karşıtı koalisyondaki eski temsilcisi Brett McGurk ile yan yana çalıştı. McGurk SDG’yle 2014’te kurulan ittifakın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştı. SDG komutanının Al-Monitor’la mülakatında bizzat belirttiği gibi Jeffrey’den farklı olarak McGurk daha yolun başında İD bertaraf edilince Suriyeli Kürtlerin Esad’la anlaşması gerekeceğini Kobane’ye açıkça söyledi. ABD’nin rolü, Kürtlere Şam’la mümkün olan en iyi anlaşmayı yapmasına yardım etmek olacaktı. Tabii, Esad rejimiyle resmi ilişkisi olmayan Washington’un bu yardımı nasıl sağlayacağı hiçbir zaman açıklık kazanmadı. 

McGurk, Trump’ın Suriye’den tam çekilme için aralık 2018’de verdiği ilk talimatın ardından istifa etmişti. Jeffrey mevcut görevinin yanı sıra McGurk’un görevini de üstlendi. SDG yetkililerine göre Jeffrey bu tarihten sonra da ABD güçlerinin süresiz olarak kalacağı konusunda güvence vermeye devam etti.

ABD yönetiminden bir yetkiliye göre McGurk’un gidişi ve Jeffrey’nin gelişi Suriye siyasetine “yeni bir ayar verme” ve “dümeni yeniden Türkiye’ye doğru kırma” fırsatı olarak görülmüştü. Bunun iki nedeni olduğunu belirten yetkili, hem Jeffrey’nin hem de Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’den sorumlu olan Avrupa ve Avrasya İşleri Dairesi’ndeki yetkililerin “Ankara’dan uzaklaşma sürecinin çok uzadığı” düşüncesinde olduğunu, ayrıca söz konusu dönemin “İD’e yönelik büyük operasyonların yavaş yavaş sona ermesine denk geldiğini” kaydetti.

Neticede, giderek öngörülemez bir ülke haline gelse de kilit bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye öncelik verilmesi kararlaştırıldı. Jeffrey Türkiye’yle bozulan ilişkilerin onarılmasını görev addetti zira bunun ABD’nin menfaatine olduğuna inanıyordu. 

Ancak Jeffrey’ye, Erdoğan’ı hoş tutmanın “işleri daha da kötü edeceği” uyarısı yapıldı. Türk tarafının Jeffrey’nin gelişiyle yeniden tehditkâr bir tavır takınması tesadüf değildi.

Bir kanyak, “Erdoğan’la muhatap olunurken işe yarayan tek şey diplomasinin Başkan’ın çelik tavrıyla desteklenmesi” dedi. Kaynak Erdoğan’ın 2017’deki bir görüşmede harekât ihtimalini gündeme getirdiğinde Trump’ın “Clint Eastwood üslubu” ile bunu aklından bile geçirmemesini söylediğini ve “Erdoğan’ın orada durduğunu” aktardı. 

Erdoğan’ın operasyon tehdidini sürdürmesi üzerine Türkiye’nin SDG’den kaynaklı endişelerini hafifletecek bir güvenlik mekanizması fikri oluşmaya başladı. Söz konusu kaygılar SDG’nin, 1984’ten beri Türkiye’de silahlı mücadele yürüten PKK’yla yakın ilişkilerinden kaynaklanıyordu. 

Jeffrey “Türkler işgal edecek” diye düşünüyor ve bunu durdurmanın tek yolunun diplomatik yollardan diyalogu sürdürmek ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dikkate alan, operasyona gerek kalmadığını ortaya koyan “Münbiç yol haritası” gibi bir süreci başlatmak olduğuna inanıyordu. Operasyonu engellemek, ABD’nin Suriye’de kalmasına, sınırda istikrarı sağlamasına ve SDG’yle ortaklığını sürdürmesine imkân verecekti. Türkiye’nin harekâta girişmesi ABD güçlerinin bölgede kalmasını zorlaştıracaktı. 

Kamuoyuna açıklandığı kadarıyla güvenlik mekanizması, ağır silahların Türk sınırından uzaklaştırılması, SDG savaşçılarının belli bölgelerden çekilmesi ve SDG tahkimatlarının kaldırılması gibi unsurlar içeriyordu. 

Türk tarafına ortak devriyelerle etrafı kolaçan etme ve Münbiç’te olduğu gibi helikopterle keşif yapma imkânı verildi. Bir kaynak, “Bunun nereye varacağı konusunda Türkiye’nin çok farklı bir düşüncede olduğunu Amerikalılar göremediler” dedi. 

Bir diğer kaynak da şöyle konuştu: “Münbiç yol haritasında çok aptalca bir şekilde ABD’nin Münbiç’ten sonra benzer bir modeli İD’den kurtarılan diğer bölgeler için de değerlendireceği belirtildi ve bu da etkili oldu. Söz konusu bölgeler tabii ki kuzeydoğunun tamamıydı ve böyle bir şey söylemek tamamen gereksizdi. Türklere, daha görüşmeye gitmeden muazzam tavizler veriyorsunuz ve görüşmede de tabii daha fazlasını vereceksiniz.”

Sonuç olarak Türkiye Münbiç’i de Fırat Kalkanı Bölgesi’ne katacağını düşündü. Nitekim Erdoğan, ABD’nin Münbiç yol haritasıyla ilgili sözlerini tam anlamıyla yerine getirmediği söylemini sürdürdü.

Bu arada Türkiye, harekât planını 2019’un başlarında ABD’ye sunmuştu. Planda ilk aşamada yapılacaklar anlatılıyordu ki Türk güçleri 9 Ekim’den bu yana tam da bunları yapıyor, yani Tel Abyad ile Resulayn arasındaki bölgede kontrolü sağlamaya ve M4 otoyoluna doğru ilerlemeye çalışıyor. Suriyeli Kürtlerin oluşturduğu ve “kanton” olarak da adlandırılan Kobani ve Cezire idari bölgeleri arasında kara bağlantısı kesildikten sonra ikinci aşamada sınırın SDG kontrolündeki diğer kısımlarının ele geçirilmesi öngörülüyordu. 

Güvenlik mekanizmasıyla ilgili görüşmeler sürerken ABD’nin Suriye ekibi Türk tarafına üstü kapalı şu mesajı verdi: Mekanizmanın hayata geçmesi ve Türkiye ile SDG arasında belli bir düzenlemenin sağlanmasından sonra Türkiye’nin varlığı zamanla daha kalıcı hâle gelebilecek ve Türk güçleri ABD güçleriyle yan yana kalabilecekti. Ancak Al-Monitor’a konuşan bir SDG yetkilisine göre Kobane bundan hiçbir şekilde haberdar edilmedi. 

Daha eylül ayında Jeffrey kendinden emin bir şekilde Defense Post’a şöyle diyordu: “Esad rejimine bağlı güçler ya da onlara destek veren müttefikleri ne zaman kuzeydoğuya girmeye teşebbüs ettiyse bu teşebbüsleri durdurmak için ne gerekiyorsa yaptık ve bu böyle devam edecek.” 

Bir kaynak Jeffrey için söyle konuştu: “Jeffrey çok yetenekli bir diplomat. Sınırları ne zaman zorlayacağını, SDG ‘tamam’ dememiş olsa bile Ankara’ya ne zaman ‘SDG’ye bunu kabul ettirebilirim’ diyeceğini biliyor.” 

Temmuz-ağustos döneminde Kobane nihayet sınırlı bir Türk askeri varlığına evet dedi ancak bunu, Türk güçlerinin belli bir bölgede ABD güçleriyle beraber ve geçici bir süre kalması koşuluyla kabul etti. 

Görüşmelere vakıf bir kaynağa göre adım adım gelen tavizlerden cesaret alan Türkiye güvenlik mekanizmasıyla elde edeceklerini zaten elde ettiğine inandı. Kaynak şu yorumda bulundu: “ABD güvenlik mekanizmasını uyguluyordu ve Türk tarafına ileride orada ABD güçleriyle beraber üsleri olabileceği mesajını vermişti ama Türkiye belki o noktada ABD’den istediklerini alamayacağını düşündü ve bölgeye girme kararı aldı.” Jeffrey de 17 Ekim’deki açıklamasında Türk operasyonunun “büyük bir hata” olduğunu söyledi.

Al-Monitor’a konuşan yetkililerin hepsi, Türk yöneticilerin hiçbir aşamada harekâttan vazgeçtikleri izlenimi vermedikleri konusunda hemfikirdi. ABD yönetiminden bir yetkili, “Bölgeye girme tehdidini sürdürdüler ve güvenlik mekanizmasının (eylülde) devreye girmesinden sonra bile askeri hazırlıklara devam ettiler. Dolayısıyla gerilimin azaldığı ve bir tetiklemeyle yeniden yükseldiği gibi bir şey söz konusu değil. Gerilim hep sürdü” dedi. 

Kobane’nin ise örgütteki şahinlerin itirazlarına rağmen “Tel Abyad ve Resulayn’daki askeri ve idari konseyleri ikna etmek için çokça zaman ve siyasi sermaye harcadığı, güvenlik mekanizmasını kabul ettirmeye uğraştığı” belirtiliyor. 

Bir kaynak şöyle konuştu: “SDG’ye Türkiye’nin işgal tehdidinin ciddi olduğu, ABD’nin bu yöndeki gerekçeleri azaltmak istediği, bunun için Türklerle güvenlik gereksinimleri konusunda işbirliği yapmak gerektiği ve bu kapsamda savunma mevzilerini, tünelleri, silahları ortadan kaldırmak ve savaşçıları çekmek gerektiği anlatılıyordu. Mazlum bunların hepsini yaptı. O, Büyükelçi Jeffrey’nin sözlerinin doğru olduğunu varsaymıştı.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?
Fehim Taştekin | Libya’daki çatışma | Haz 20, 2020
Suriyeli Kürtler birlik için ‘tarihi adım’ atarken Ankara sessiz
Amberin Zaman | Suriye çatışması | Haz 17, 2020
İsrail’in ilhak planı iki eski komutanın elinde
Ben Caspit | | Haz 12, 2020
ABD’nin Suriye yaptırımları Kürt müttefiklerini de tehdit ediyor
Jared Szuba | ekonomi ve ticaret | Haz 9, 2020
Türkiye hapsolduğu çemberi kırabilir mi?
Fehim Taştekin | Savunma ve güvenlik iş birliği | May 23, 2020

Recent Podcasts

Featured Video