Türkiye İran’la ticaretten niçin vazgeçmez?

İran-Türkiye ilişkilerinin son yıllarda ısınmış olması değişen bölgesel tabloyla birlikte düşünüldüğünde İran’la Türkiye arasındaki ticaretin ABD yaptırımlarından fazla etkilenmemesi bekleniyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

al-monitor Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve İranlı mevkidaşı Muhammed Cevad Zarif İstanbul’da katıldıkları basın toplantısında el sıkışırken, 30 Ekim 2018 Photo by REUTERS/Murad Sezer.
Saeid Jafari

Saeid Jafari

@jafariysaeid

İşlenmiş konular

ekonomi ve ticaret

Ara 4, 2018

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002’de iktidara gelişinden bu yana Türkiye’nin İran’la ilişkileri olumlu seyrediyor. İki komşu arasında zaman zaman gerilimler yaşansa da bunlar hiçbir zaman belli bir seviyeyi aşmıyor.

ABD, İran’a Başkan Barack Obama döneminde, 2011-2015 yılları arasında, ağır yaptırımlar uygularken Tahran’la Ankara arasında bölgenin belki en zor meselesi olan Suriye başta olmak üzere görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Bugün ise iki komşunun bölgesel konulardaki tutumları bile birbirine oldukça yakın. Türkiye artık Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın gitmesi gerektiğinden söz etmiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Suudi krallığının ciddi bir tenkitçisi haline geldi. Tahran ve Ankara Irak’taki durum hakkında bile aynı görüşleri paylaşabiliyor. Bunun yanı sıra Türkiye artık ABD için güvenilir bir bölgesel oyuncu değil ve Rusya’ya yaklaşmış durumda.

Tüm bunlar dikkate alındığında Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İran’a yönelik ABD yaptırımlarını reddetmesi şaşırtıcı olmadı. Çavuşoğlu 24 Temmuz’daki açıklamasında bir ülkenin bir başka ülkeye yönelik yaptırmalarına uymak zorunda olmadıklarını ve bu yaptırımları doğru bulmadıklarını vurguladı. Türkiye’nin İran’dan petrol ve gaz aldığını belirten Çavuşoğlu, “İran'dan almayıp da o ihtiyacımı nereden alacağım?” dedi. ABD Başkanı Donald Trump ise 10 Ağustos’ta, Türkiye’de casusluk suçlamasıyla tutuklanan Amerikalı rahip Andrew Brunson’la ilgili gerilim sürerken, Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyumda gümrük vergilerinin iki misli artırılacağını duyurmuştu.

Doğal olarak Türkiye böyle bir ortamda ABD’ye veya ABD Başkanı’na eskisi gibi güvenemez, bel bağlayamaz. Kaldı ki Ankara, Avrupa ve ABD’nin Suriye krizini çözme becerisinden de umudunu kesmiş durumda. İran ve Rusya’yla müzakere etmeyi seçen Ankara, bölgesel hedef ve menfaatlerini İran ve Rusya’nın girişimleri üzerinden kovalıyor.

İranlı siyasi analist ve iktisatçı Said Leylaz ilişkileri Al-Monitor’a şöyle değerlendirdi: “İran-Türkiye ilişkilerinin önemli kısmı ekonomik faktörlere dayanıyor. Gerçek şu ki iki ülkenin de ekonomisi diğeri bakımından tamamlayıcı nitelikte. İran’la Suudi Arabistan arasında böyle bir şey yok, bu ikisi rakip ekonomiler.”

Tahran Şehit Beheşti Üniversitesi’nde öğretim görevlisi de olan Leylaz şöyle devam etti: “Türkiye Beyaz Saray’la yakın olduğu zamanlarda bile İran’ı gözden çıkaramadı, Washington’un İran karşıtı yaptırımlarına uymadı. Bu tabii, Erdoğan’ın Tahran’a kişisel ilgisinden dolayı olmuyor, Türk Dışişleri Bakanı’nın da belirttiği gibi Türkiye’nin petrol ve gaz ihtiyacından ve iki ülke arasındaki yüksek ticaret hacminden kaynaklanıyor.”

Gerçekten de İran-Türkiye ticareti sadece petrol ve gazla sınırlı değil. İkili ticaret hacmi birkaç yıllık durgunluğun ardından 2017 sonunda 11,7 milyar dolara çıktı. ABD’nin İran’a yaptırım uyguladığı 2013 yılında ikili ticaret 14,5 milyar doları bulmuştu. Müteakip yıllarda bu rakam sürekli düşmüş ve 2014’te 13,7 milyar dolara, 2015’te 9,7 milyar dolara, 2016’da da 9,6 milyar dolara gerilemişti.

Gelinen noktada hem Türk hem İranlı yetkililer bu rakamları daha da artırma kararlılığını dile getiriyorlar. 19 Ekim’de Türkiye’yi ziyaret eden İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı İshak Cihangiri tarafların ikili ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini söyledi. Ancak bu rakamlar daha önce de telaffuz edilmişti. İran-Türkiye ticaretinde bugüne kadar ulaşılan en yüksek seviye 2012’de 22,9 milyar dolar olarak kaydedildi.

İran ve Türkiye arasındaki görüş ortaklıkları ise hiçbir zaman bugünkü kadar belirgin olmamıştı. İkili ilişkiler yıllar içerisinde inişli çıkışlı bir seyir izledi. İlginçtir ki 1980’lerden itibaren bir ülkenin durumunun iyileştiği zamanlarda diğerinin durumu kötüye gitti. Örneğin İran 1980’lerde Irak’la savaşırken Türkiye Turgut Özal iktidarında önemli bir ekonomik sıçrama yaşadı. Özal döneminin ardından 1990’larda Türkiye bir dizi istikrarsız hükümet gördü. İran ise dönemin Cumhurbaşkanları Ekber Haşimi Rafsancani (1989-1997) ve Muhammed Hatemi (1997-2005) yönetimlerinde görece istikrarlı bir ekonomiye kavuştu. İran ekonomisi 2005-2013 döneminde Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad iktidarında sıkıntılı günler yaşarken Türk ekonomisi Erdoğan iktidarında serpildi.

Mevcut durum ise geçmiş dönemlerden birkaç açıdan ayrılıyor. Beyaz Saray bölgesel konuların çözümünde bugün artık Ankara’ya bel bağlamıyor. Trump Riyad’la iş yapmayı tercih ediyor. Böyle olunca Türkiye de yüzünü Doğu’ya daha çok çevirmeye başladı. Bu arada bazı görüş ayrılıkları sürse de Tahran ve Ankara son 20 yıldır ilk kez bölgesel konularda aşağı yukarı aynı çizgide duruyor. Örneğin Irak Kürdistanı’nın geçtiğimiz yıl düzenlediği bağımsızlık referandumu, Kürt ayrılıkçılığının her iki ülke için tehdit olduğunun altını çizdi. Zira hem İran hem Türkiye önemli Kürt nüfuslarına sahip.

Avrupa’nın özellikle Kırım ve Suriye krizi bağlamında Rus tehditleriyle baş edememesi de Türkiye’yi Avrupa’yı beklemek yerine İran ve Rusya’yla tek başına muhatap olmaya sevk etti. Ayrıca Türkiye’de 2016’da yaşanan başarısız darbe girişiminin ardından İran’ın sergilediği tutum diğer Körfez ülkelerinin tutumlarıyla kıyaslandığında Türkiye’yle ilişkilerin, karşılıklı güvenin gelişmesine katkı yaptı.

Suudi Arabistan’ın Tahran ve Ankara açısından oluşturduğu ortak meydan okumaları da unutmamak lazım. Misâl, Riyad’ın Türkiye’nin müttefiki ve İran’ın dostu olan Katar’a yönelik tavrı, bölgesel siyasette Ankara’yı Suudi Arabistan’dan ziyade İran’a yaklaştırıyor.

Sonuç olarak İran’ın ABD ve Suudi Arabistan’dan artan baskı gördüğü bir dönemde Türkiye’nin bu ikiliye katılması pek olası görünmüyor. Zaten Türkiye’nin ABD ve Suudi Arabistan’la ikili ilişkileri de en kötü dönemlerinden geçiyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Türk-İsrail ilişkileri ticaret ve sanatta ivme kazanıyor
Rina Bassist | | Eki 22, 2020
Maraş hamlesi ne anlama geliyor?
Fehim Taştekin | | Eki 9, 2020
İngiliz arkeoloji enstitüsü Türkiye'de yükselen milliyetçiliğin kurbanı oldu
Amberin Zaman | Arkeolojik alanlar | Eki 7, 2020
Azerbaycan’dan pay kapma rüyası
Mustafa Sönmez | Petrol ve gaz | Eki 8, 2020
Türkiye Filistin sürecinde Mısır’ın yerini alabilir mi?
Fehim Taştekin | Palestinian reconciliation | Eyl 29, 2020

Recent Podcasts

Featured Video

More from  İran'ın Nabzı

al-monitor
İran’ın Yukarı Karabağ ikilemi
Ali Hashem | Sınır ihtilafları ve ilhak  | Eki 9, 2020
al-monitor
Korona virüs İran ekonomisini çökertecek mi?
Bijan Khajehpour | Koronavirüs | Mar 19, 2020
al-monitor
İran güçleri İdlib cephesine niçin müdahil oldu?
Hamidreza Azizi | İdlib | Şub 5, 2020
al-monitor
İran ABD’ye karşı Rusya ve Türkiye’yi yanına alabilir mi?
Saeid Jafari | Iran-US tensions | Oca 14, 2020