Almanya’nın Ak Parti mitinglerini engellemesi niçin yanlış?

Alman makamları, Türkiyeli politikacıların Almanya’da miting düzenlemesini izin vermeyerek doğru mu yapıyor? Hayır ve işte nedeni...

al-monitor Başbakan Binali Yıldırım’ın anayasa referandumu için Almanya’nın Oberhausen kentinde düzenlediği mitingde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın posterini taşıyan bir izleyici, 18 Şubat 2017 Photo by REUTERS/Wolfgang Rattay.
Mustafa Akyol

Mustafa Akyol

@AkyolinEnglish

İşlenmiş konular

justice and development party, propaganda, referendum, recep tayyip erdogan, germany, freedom of speech, press freedom

Mar 6, 2017

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ 2 Mart’ta Almanya’nın güneybatısında bulunan Gaggenau kentinde düzenlenen bir mitingde konuşmayı planlıyordu. Mitingin amacı anayasa referandumu için Almanya’da yaşayan 1.5 milyon Türkiyeli seçmenden “evet” oyu istemekti. Almanya’da halihazırda büyük bir destek kitlesine sahip olan iktidar, mitingle bu desteği pekiştirmeyi umuyordu.

Ancak miting son dakikada iptal edildi. Gaggenau Belediyesi toplantının yapılacağı mekanın “park yeri yetersizliği” gerekçesiyle iptal edildiğini duyurdu, ama gerekçe Türkiye’de pek inandırıcı bulunmadı. Zira pek çok kişi kararı, iktidara karşı eleştirel yazılarıyla tanınan Türk asıllı Alman gazeteci Deniz Yücel’in tutuklanmasına karşı siyasi bir misilleme olarak yorumladı. Erdoğan Almanya’yı, Türkiye’nin hasımlarına her türlü alanı açarken Türkiye’nin bir bakanını susturduğu için topa tuttu. Geçmişte de Almanya’daki bir toplantıya video konferans ile katılımının Alman Anayasa Mahkemesi tarafından engellendiğini hatırlatan, Erdoğan bunun, ifade özgürlüğüne karşı “dünyada benzeri görülmemiş” bir saldırı olduğunu söyledi. Hatta işi Almanya’yı “faşist” uygulamalarından dolayı kınayıp Nazi benzetmesi yapmaya kadar götürdü.

Dikkat çekici bir diğer gelişme ise ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) de benzer bir eleştirel tutum benimsemesiydi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu “Adalet ve Kalkınma Partisi'nden iki milletvekili Almanya'da konuşacak, konuşmaları iptal edilmiş. Asla ve asla doğru değildir.” dedi.

Hükümetin bu konuda özellikle öne çıkardığı noktalardan biri oldukça önemliydi: Almanlar “ikiyüzlü” davranıyorlardı. Gerek Alman hükümeti gerekse Alman basını ifade özgürlüğünü bastırdığı gerekçesiyle Ankara’yı sık sık eleştiriyor hatta tel’in ediyordu. Ancak son aldıkları kararla aynı şeyi bu sefer Ak Parti’li bir bakana yapmış oldular. Bozdağ “Türkiye’nin Almanya’dan alacağı demokrasi dersi yoktur” derken, bunu kast etti. AB Bakanı Ömer Çelik müstehzi bir tepki göstererek “Alman siyasetçiler, Türkiye’deki Alman vatandaşlarla buluşmak istiyorsa, buyursunlar gelsinler, kapımız açık” dedi. Yani Türkiye, Almanya’nın aksine özgür bir ülkeydi.

Bir diğer deyişle, Gaggenau olayı, Ak Parti hükümetinin bilhassa son beş yıldır sık sık başvurduğu bir propaganda yönteminin değirmenine su taşımış oldu: “Peki sizin yaptığınıza ne demeli?” propagandası. İngilizcesi “Whataboutism” olan bu terim, Soğuk Savaş döneminde SSCB’deki “gerçek demokrasi”ye mukabil Batı’nın iki yüzlülüğünü göstermek amacıyla kullanılırdı. Sovyetlere yönelik tüm eleştiriler karşısında Batı’nın gerçek ya da hayali çifte standartlarına ve kusurlarına işaret edilerek “Peki ya buna ne demeli?”, “İyi de şuna ne demeli?” gibi sorular gündeme getirilirdi. Böylelikle, SSCB’nin katı bir diktatörlük olduğu gerçeği sümen altı edilirdi.

Türkiye elbette SSCB düzeyinde bir diktatörlük değil: En azından özgür seçimleri var. Ama söz konusu propaganda Türkiye’de de aynı şekilde kullanılıyor. Ak Parti iktidarı ve destekçileri, Batı’daki bazı illiberal uygulamaları ya cımbızla seçerek ya da düzmece haberlerle yoktan var ederek Türkiye’nin liberal Batı demokrasilerinden daha az özgür olduğunu inkar ediyorlar. Aksini iddia edenleri ise Türkiye düşmanı dış mihraklar ve onların içerideki iş birlikçileri olarak gösteriyorlar.

Gaggenau olayına verilen tepki de benzer biçimde kullanılıyor ve de kullanılacak: Türkiye’de ifade özgürlüğünü boğan kısıtlamaların aklanması. Bu kısıtlamalara, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içindeki muhaliflerin referandum kampanyalarının Ankara’ya yakın yerel yöneticiler tarafından engellenmesi ya da çok sayıda muhalif gazetecinin tutuklanması da dahil. AKP iktidarının ilk yıllarında özgürlüklerin genişlediğini raporlayan Freedom House bu nedenlerle artık Türkiye’yi basın özgürlüğü konusunda “özgür olmayan” ülke olarak tanımlıyor. Ve şimdi tüm bu vahim gerçeklerin üstü “peki ya Almanya’dan ne haber” propagandasıyla örtülebilecek.

Dolayısıyla bir durup düşünmek gerek: Acaba Almanya haklı mı? Alman makamları Türk siyasilerin Almanya mitinglerini engelleyerek doğru bir şey mi yaptı? Benim yanıtım oldukça net: Hayır! Almanların Bozdağ’ın Almanya’daki mitingini iptal etmesi, Ak Parti propagandasının değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramadı. Üstelik ana muhalefet de dahil pek çok Türkiyeli’nin gözünde meşruiyetlerini de kaybettiler. Hollanda hükümetinin Rotterdam’da yapılması planlanan mitinge izin vermemesi de aynı olumsuz sonuca yol açacak.

Aslına bakılırsa burada kavramsal bir sorun var: İfade özgürlüğünün sınırlarını belirlerken seçici davranılması. Avrupa’daki kimi kesimler ifade özgürlüğünün sadece liberaller, solcular ve demokratların hakkı olduğuna inanıyor gibiler. Nitekim, Alman sol partisi Die Linke’nin lideri Bernd Riexinger de Bozdağ’ın mitingine karşı çıkarken bunu açıkça ifade etti. Riexinger şöyle dedi: “Federal hükümet Almanya’da diktatörlüğün inşasına imkan veren bir iklim yaratılamayacağını açıkça ortaya koymalı.” Bu, Berkeley Üniversitesi’nde aşırı sağcı gazeteci Milo Yiannopoulos’un konuşmasını engelleyen protestocularınkiyle benzer bir zihniyet.

Ne var ki, Atlas Okyanusu’nun her iki yakasında da bulunan bu “liberal” ifade özgürlüğü bekçileri hata yapıyorlar. Bu tutumları hem yararsız hem de tutarsız. Bu yolla, “İfade özgürlüğünü yasaklayanları yasaklıyoruz” demiş oluyorlar ki, bu hem totolojik hem de kendi kendini çürüten bir argüman.

Gerçekte ilkeli ve tutarlı olmak adına herkesin ifade özgürlüğü hakkını savunmak gerek. Sadece liberallerin değil, otokratların ve onların dalkavuklarının da seslerini duyurabilme hakı olmalı. Zira özgürlükle otokrasi arasındaki fark ancak böyle belli olur. Otokrasi sevdalıları da ancak bu yolla biraz uyanıp fikir değiştirmeye başlayabilirler.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Varlıksız Varlık Fonu sorun yumağı
Mustafa Sönmez | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021
Türkiye Musul Havalimanı projesini nasıl Fransa’ya kaptırdı?
Fehim Taştekin | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021
Türkiye’nin Senegal açılımına Mısır’dan karşı hamle
Khalid Hassan | | Oca 12, 2021
Kutuplaşmanın yeni öznesi: SMA’lı çocuklar
Menekse Tokyay | sağlık ve Tıp | Oca 11, 2021
Erdoğan’ın önündeki Çin seddi: Aşı ve Uygurlar
Fehim Taştekin | | Oca 6, 2021

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Devlet açıkları büyüyor, borçlar tırmanıyor
Mustafa Sönmez | | Oca 21, 2021
al-monitor
Kafkasya’da tüm yollar Rusya’ya mı çıkıyor?
Fehim Taştekin | Rus etkisi | Oca 15, 2021
al-monitor
Varlıksız Varlık Fonu sorun yumağı
Mustafa Sönmez | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021
al-monitor
Türkiye Musul Havalimanı projesini nasıl Fransa’ya kaptırdı?
Fehim Taştekin | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021