Ana içeriğe atla

Türkiye’nin casusluk bombası İsrail’i etkilemiyor

Türk medyası Araplardan oluşan 15 kişilik Mossad şebekesinin çökertilmesini büyük bir olay olarak işliyor. Ancak İsrail’in hiç üzerine alınmaması sayesinde ilişkilerin seviyesinde daha fazla kötüleşme beklenmiyor.
Turkey Israel

İsrail’le normalleşme arayışı veya arzusunun sürdürüldüğü bir dönemde Mossad’ın Türkiye’de Filistinliler ve Araplardan oluşan bir casusluk şebekesi kurduğu haberi patlatıldı. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) bir yıllık takibinin ardından şebekenin deşifre olduğu ve 15 kişinin yakalandığı belirtildi. Hükümetin kontrolündeki Sabah gazetesi, haberi “Türk istihbaratı, ülkemizde espiyonaj (casusluk) amacıyla faaliyet gösteren üçer kişilik hücreler halinde örgütlenmiş 15 kişilik bir Mossad şebekesini çökertti” diye verdi. 

İddiaya göre Mossad, şebeke üyeleriyle Türkiye ya da İsrail’de değil Zagreb, Bükreş, Zürih ve Nairobi gibi kentlerde buluşuyordu. Mossad bu kişilerin kolayca vize almalarını da sağlıyordu. Üçer kişilik beş timden oluşan şebeke, Türkiye’deki Filistinliler, Filistinlilerle ilgili sivil örgütler, hükümetin Filistinlilere sağladığı yardım ve imkânlar hakkında elde ettiği bilgileri Protonmail ve SafeUM gibi internet tabanlı kriptolu programlarla yurt dışındaki Mossad yetkililerine gönderiyordu. Mossad biyografik raporlar karşılığında ajanlara Western Union ve Moneygram’ın yanı sıra kuyumcu ve market gibi yerler üzerinden geleneksel havale sistemi ve canlı kurye aracılığıyla ödemeler yapıyordu. Tespit edilen ödeme rakamları 1000 dolar ile 10 bin dolar arasında değişiyor. 15 zanlı “uluslararası casusluk” suçundan tutuklanarak Maltepe Cezaevi'ne konuldu. 

İlk etapta ortaya çıkarılan şebeke ve ifşaatlar Türkiye’nin elinde İsrail’i sıkıştıracak bir koz olarak görülebilir. Güvenlik konularında iktidar medyasının popüler yorumcusu Abdullah Ağar, Irak, Suriye, Libya, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik kavgayla birlikte Türkiye açısından cinin şişeden çıktığını ve büyük bir mücadelenin başladığını savunuyor. Ağar “MİT'in Mossad’ın prestijini sarsan bu operasyonu sonrası bir karşı etki olabilir” diyor.

Fakat ifşa edilen bilgilerin Mossad görevlilerine uzanmaması, soruşturmanın Filistinliler ve Araplarla sınırlı tutulması, operasyonun siyasi ve diplomatik etkilerini dikkate alan bir seçiciliğe işaret ediyor. Al-Monitor’a konuşan Filistinlilerin de manidar bulduğu bu durum, İsrail’e “İlgimiz yok” deme ve olaydan sıyrılma imkânı veriyor. 

Bir süredir Türkiye’deki Filistinli üniversite öğrencilerinin kayıplara karışması gündemdeydi. Filistinlilerin sayıları dokuzu bulan kayıp vakalarını sosyal medyada gündeme getirmesi, ailelerin devreye girmesi, Filistin Dayanışma Derneği’nin konunun takipçisi olması ve Filistin Büyükelçiliği’nin açıklamalarda bulunması sonucunda Türk makamları kendilerinden haber alınamayan Filistinlilerin güvenlik birimlerinin elinde olduğu bilgisini paylaştı. Filistinliler bu kişileri Mossad’ın kaçırmış olabileceği ihtimali üzerinde duruyordu. 

Şimdi canlı kurye olarak adı geçen ve Mossad’dan 10 bin dolar ödeme almakla suçlanan A.B. adlı Filistinli de haziranda İstanbul’da kaybolmuştu. Tutuklananlar arasında 3 Eylül’de Konya’da kaybolan Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Muhammed el Temimi Salhab’ın da olduğu öğrenildi. 

Al-Monitor’a konuşan Filistinli bir kaynak, bu ağın, İsrail'in adamı olarak bilinen ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed adına gizli operasyonlar yürütmekle suçlanan Filistinli siyasetçi Muhammed Dahlan’a yönelik bir takibin sonucunda ortaya çıkmış olabileceğini söyledi. İsrail’deki eğilim de Dahlan’ı öne çıkarıp olayı “üzerine almama” yönünde.

İsrail’den Türk medyasına yazılar yazan Türkiye asıllı gazeteci Rafael Sadi, İsrail Dışişleri Basın Sözcülüğü’ne konuyla ilgili açıklama yapıp yapmayacaklarını sorduğunu ve “Hayır” yanıtını aldığını aktarıyor. Sadi İsrail’de yaptığı görüşmelerden çıkardığı sonucu şöyle paylaşıyor: “Mossad geleneksel tutumu, hiçbir eylemi kabul edip etmeme ve alenen bunu teyit etmeme konusunda kesindir. Yani üstü kapalı bile olsa beyan edilmeyecek bir tutum mevcuttur.”

“Mossad’ın casus ağı” tespitine kuşkuyla bakan Sadi, “Bu insanlar (yakalananlar) şayet ifade edildiği gibi bir operasyonun elemanları ise direkt Mossad elemanları olmadığı ve belki de Mossad’ın kiraladığı kişilerdir” diyor. Mossad’ın dost ülkelere karşı operasyon yapmadığını savunan Sadi, “Mossad’ın Türkiye’de arayabileceği tek şey Hamas bireyleri ve eylemleridir” ifadesini kullanırken şebekenin arkasında Dahlan’ın olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Hamas’a düşmanlığı ile bilinen Dahlan’ın Mahmud Abbas’ın yerine Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine oynadığını hatırlatan Sadi, “Dahlan’ın bu operasyonu organize edebilecek parasal gücü mevcuttur. Olası bir sağlam istihbarat ile İsrail’e yaranabilir ve birtakım imtiyazlar elde edebilir. İsrail  bunu yapar mı? Neden yapmasın?” yorumunu yapıyor. Nisan 2019'da Körfez ülkelerinden kaçan muhaliflere yönelik BAE adına istihbarat faaliyeti yürütmekle suçlanan iki Arap yakalanmıştı. Yetkililere göre yakalananlar Dahlan'ın adamlarıydı.

İsrail medyası Hamas’ın 2018’de Türkiye’de siber istihbarat birimi kurduğu ve saldırıları buradan organize ettiği iddiasını sürekli hatırlatıyor. Times gazetesi siber saldırı, karşı istihbarat ve çift kullanımlı ekipman tedarikine yönelik faaliyetler yürüten merkezin Samakh Saraj tarafından yönetildiğini ve doğrudan Hamas lideri Yahya Sinvar'a bağlı çalıştığını öne sürmüştü. 

Peki, son gelişmeler İsrail’le normalleşme arayışlarını ne yönde etkiler?

Mossad görevlilerinin deşifre edilmemesi ve İsrail’in “ilgisiz” davranması hâlihazırda ilişkilerin seviyesinde yeni bir kötüleşmeyi tetiklemiyor. İsrail casusluk ve gizli operasyonlarda yakayı ele verip de hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etme konusunda yetenekli. Türkiye söz konusu olduğunda bu yeteneğin körelmesi beklenmiyor. 

Türkiye-İsrail ilişkilerinin sorunsuz gittiği zamanlarda taraflar, MİT-Mossad ortaklığından övgüyle söz ederdi. Elçilerin çekildiği 2018’den beri belli önemli temaslar istihbarat düzeyinde yürütülürken son zamanlarda Ankara’nın ilişkilerin düzelmesine olan ihtiyacı arttı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin lehine gelişen enerji denklemini bozmak için son zamanlarda İsrail’i ayartmaya çalışıyordu. Ankara, Joe Biden başkan seçildiğinden beri Amerikan yönetimini etkileyebilmek için Yahudi lobisini yeniden kazanmak istiyordu. Bunun için Erdoğan’ın New York temasları sırasında Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi (TASC), Ortodoks Yahudi Ticaret Odası (OJC) ile bir mutabakat zaptı imzaladı. Mutabakatın dördüncü maddesi İsrail’e yönelik boykot kampanyası yürüten BDS’ye (Boykot, Yatırımları Geri Çekme ve Yaptırımlar) karşı çıkarken beşinci maddesi Abraham Anlaşmaları’na destek ifade ediyordu. Halbuki, Erdoğan Abraham Anlaşmaları nedeniyle neredeyse BAE’den Türk büyükelçisini çekiyordu. Tabii iç kamuoyunda ters tepince TASC imzayı geri çekti

Biden’ın Türk-Amerikan ilişkilerini zora sokan dosyalarda Erdoğan’ı rahatlatacak adımlar atmaması İsrail ve Yahudi lobisine duyulan ihtiyacı da azalttı. 

Şalom gazetesi yazarı Karel Valensi de ilişiklerde olduğundan daha fazla bir kötüleşme beklemiyor. Al-Monitor’a değerlendirmelerde bulunan Valensi “İsrail’de çok gündem olmayan bir konu. Filistinlilerin iç meselesi olarak bakılıyor” deyip ekliyor: “İsrail istihbaratının Türkiye’deki ana önceliği Hamas. İki ülke arasındaki normalleşmenin önündeki engellerden biri de Türkiye’de bulunan Hamas liderleri ve bu kişilerin planladığı/düzenlediği terör saldırıları. İsrail bu şekilde düşünüyor. Kaybolan öğrenciler meselesi ise Filistinlilerin bir iç meselesi olarak görülüyor. Yani Türkiye’de servis edildiği kadar önemli bir gündem maddesi olmadı İsrail’de.”

Valensi olayın normalleşme perspektifine olası etkisine ilişkin de şunları söylüyor: “Normalleşme için güvenin yeniden kurulması gerekiyor. Ehud Olmert döneminde yarım kalan Türkiye’nin Suriye-İsrail arabuluculuk çabasından beri ilişki sürekli darbe aldı. Güven kayboldu. Arka planda görüşmeler hiç kesilmemiş olsa dahi büyükelçilerin göreve dönmesi durumunda bile iki ülke arasında eski yakınlığı ve ortaklığı yeniden sağlamak zaman, emek ve daha da önemlisi siyasi irade gerektiriyor.”

Peki, MİT’in artan karşı casusluk operasyonlarının Türkiye’nin iç siyasi dengeleriyle ilgili bir tarafı olabilir mi? Mossad bağlantılı şebeke dışında Rusya ve İran bağlantılı iki farklı ağı deşifre eden operasyonlar birlikte düşünüldüğünde Erdoğan’ın potansiyel halefleri arasında adı geçen MİT Başkanı Hakan Fidan’ın profilinin yükseldiği söylenebilir. 24 Eylül'de ikisi İranlı, altısı Türk sekiz kişi bir firari pilotu kaçırmaya çalıştığı suçlamasıyla tutuklanmıştı. 9 Ekim’de de İstanbul ve Antalya'daki operasyonlarla altı Rus casusunun ele geçirildiği açıklandı. Türk medyasında “Bu operasyonlar, Dr. Hakan Fidan yönetimindeki MİT’in bölgede ne denli etkin bir güce kavuştuğunu bir kez daha gözler önüne serdi” yorumu dikkat çekti. 

İsrail medyası uzun süre Fidan’ın İran’a yakınlığına dair komplo teorileri üzerinde durmuştu.

1992’de Mossad ve MİT arasında işbirliği anlaşması imzalanmış, 1994-1995’de üst düzey ziyaretler gerçekleşmiş, dönemin Başbakanı Tansu Çiller, ilişkinin düzeyini “stratejik işbirliği” diye nitelemişti. 1996’da Serbest Ticaret Antlaşması, Askeri Eğitim-Teknik İşbirliği Antlaşması ve Savunma Sanayi İşbirliği Antlaşması ile ilişkilerin boyutu değişmişti. 2008’de Erdoğan’ın Suriye ve İsrail arasında arabuluculuk yaptığı sırada Gazze’ye Dökme Kurşun Operasyonu, 2009’da Erdoğan’ın Davos’ta “one minute” çıkışı ve 2010’da İsrail’in Mavi Marmara gemisinde dokuz Türk vatandaşını öldürmesiyle bozulan ilişkiler 2016’da tazminat anlaşmasıyla normale dönmüştü. Ancak 2018’de Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde Filistinlilerin katledilmesi üzerine Türkiye elçisini çekti. İlişkiler hâlâ maslahatgüzar seviyesinde. Fakat ticari ilişkiler hiç etkilenmedi.

More from Fehim Tastekin