Türkiye’deki siyasi tablo her geçen gün akla ülke bir askeri darbe mi savuşturdu mu yoksa aksine bir askeri darbe mi yaşadı sorusunu getiriyor. Bu sorunun sorulmasına yol açan üç dizi gelişmeye tanık olunuyor.
İlki muhalefetin tasfiyesi. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası başlatılan adli ve idari takibatların sadece darbecileri değil, artan oranda tüm basını, muhalefeti ve Kürt hareketini hedef aldığı artık tüm kanıtlarıyla ortada. Çeşitli eğilimlerden muhalif yazar ve entelektüeller keyfi ve sudan nedenlerle tutuklu. Kürt hareketinin temsilcisi DBP’nin yönettiği belediyelerden 24’ünde seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınmış, yerlerine devlet memurları atanmış durumda.
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün yayımladığı raporda dünya basın özgürlüğü sıralamasında 2005’te 180 ülke arasında 98. sırada olan Türkiye bu yıl 151. sıraya gerilemiş bulunuyor. Tutuklu gazeteci sayısı 107. Kapatılan televizyon, radyo, gazete ve yayınevi sayısı ise 155. Bu rakamların yaklaşık üçte birini Gülenci olmayan, sol, Kürt, muhalif gruplar oluşturuyor.
İkinci gelişme, siyasi iktidarın darbeci temizliğini bir hegemonya kurma vesilesine çevirmesidir. Devlet memurlarına yönelik 100 bin rakamını aşan açığa almaların, Gülenciler kadar muhalifleri de barındırması, onların yerine sadakat anlayışına göre personel alınması bu duruma açık bir örnek. 29 Ekim tarihinde yeni bir Kanun Hükmünde Kararname’yle üniversitelerde rektör seçiminin askeri darbe dönemini akla getiren bir şekilde kaldırılması ve yetkinin devlete, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a aktarılması bir başka ve yeni bir örnek.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.