Ana içeriğe atla

Türkiye’de eleştirel gazeteciliğin tasfiyesi

Hapisteki gazeteci sayısını baz alarak yapılan basın özgürlüğü değerlendirmeleri vaziyetin vahametini ortaya koymaya yetmiyor. İşsiz gazetecilerin sayısı ve içinde bulundukları çıkmaz da bu alandaki büyük enkazlardan biri.
IMC TV employees react after their broadcaster's transmission cut by the authorities, based on a government decree, at IMC TV studios in Istanbul, Turkey, October 4, 2016. REUTERS/Huseyin Aldemir - RTSQPFE

Mesleğini artık sürdüremeyeceğini düşünerek geçtiğimiz aylarda Avrupa’ya yerleşen önde gelen Türkiyeli bir gazeteci henüz ilkokula giden oğlunda enteresan bir şey fark ettiğini söylüyor: “Sürekli hapishane resimleri çiziyor. Ben Türkiye’deyken onun için kaygılanıyordum ama meğer o hiç fark ettirmeden benim için kaygılanıyormuş”. İsminin saklı kalmasını isteyen gazeteci oğluna ait resimleri de yayımlamama şartıyla bizimle paylaşıyor. Resimlerin hepsinde Panoptikon’u andıran tasvirler dikkat çekici. Büyük bir binanın içinde küçük küçük çok sayıda hücre, demir parmaklıklar ve “bekleme odası”na kadar şaşırtıcı düzeyde ayrıntılandırılmış hapishane tasvirleri…

Basın özgürlüğü kısıtlamaları konusunda dünyada adından sıklıkla söz ettiren Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) 2016 raporunda, basın özgürlüğü açısından 180 ülke içinde 151. sırada yer alıyor. Hakkında açılan davalar yüzünden yıllardır yurt dışında yaşayan ve Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayılarını düzenli olarak takip edip, belgeleyen Necati Abay’ın sıklıkla referans alınan verilerine göre 12 Ekim 2016 tarihi itibarıyla 92 gazeteci cezaevinde bulunuyor.

Türkiye’de basın özgürlüğü çoğunlukla hapisteki gazeteci sayısına göre değerlendiriliyor. Oysa sadece hapisteki gazeteci sayısını baz alarak yapılan değerlendirmeler vaziyetin vahametini ortaya koymaya yetmiyor. Zira basın özgürlüğü kısıtlamaları konusunda büyük enkazlardan biri de işsiz gazetecilerin sayısı ve içinde bulundukları çıkmaz.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) verilerine göre 15 Temmuz darbe girişimi itibarıyla işsiz gazeteci sayısı 10 bin civarında. Al-Monitor’a konuşan TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre işsiz gazeteci sayısının 2015 tarihine kadar 7 bin civarında olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ancak bu sayı son bir yılda radikal bir artış göstermiş ve Türkiye’de toplamda 40 bin olan çalışan gazeteci sayısı 30 bine düşmüş durumda”.

Hükümetin eleştirel gazeteciliğe hayat alanı bırakmadığını söyleyen Durmuş işsiz kalan gazetecilerin istihdam edilebileceği alternatif medya alanlarının da büyük ölçüde tasfiye edildiğini aktarıyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 12 TV kanalı ve 11 radyonun kapatılmasıyla işsiz gazeteciler kervanına yüzlerce yeni gazetecinin katıldığını belirten Durmuş 30 bin gazeteci içinde yalnızca 4 bin 500 kadar sendikalı olduğunu da ekliyor.

Kendisi de uzun süredir işsiz olan gazeteci Ahmet Şık Al-Monitor’a iş bulamayan gazetecilerin küçük bir kısmının halkla ilişkiler sektörüne veya internet gazeteciliğine kaydığını ama önemli çoğunluğun ailelerinin yanına dönmek zorunda kaldığını anlatıyor. Şık bazı arkadaşlarının borçlanıp kafe, meyhane gibi mekânlar açarak ayakta kalmaya çalıştıklarını da ekliyor: “Şu an iktidarın beğenmediği hiçbir gazeteci iş bulamaz. Ayakta kalan üç gazete de (Evrensel, BirGün, Cumhuriyet) zaten ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor. Yeni gazeteci istihdam etme şansları yok yani. İşsiz kalan gazetecilerin başka bir yerde çalışma ihtimali neredeyse tüm muhalif basın kuruluşlarının kapatılmasıyla tamamen ortadan kaldırıldı. Gazetecileri açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar”.

Şık’a göre işsiz gazeteciler çeşitli fonlardan yararlanarak veya kendi çabalarıyla yeni mecralar açmak istese bile karşılarında siyasi iktidarın engelini buluyor. O yüzden Şık eleştirel gazeteciliğin mevcut koşullarda neredeyse imkânsız hale geldiğini düşünüyor. Twitter’da 500 binden fazla takipçisi olan Şık bu mecrayı gazetecilik faaliyetinin yürütüleceği bir alan olarak görmüyor. Ona göre Twitter kutuplaşmış toplumsal kesimlerin hesaplaşma alanı olarak kullanılıyor.

Al-Monitor’a konuşan RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ise medyadaki sahiplik yapısının, patronlarla iktidar arası ekonomik ilişkilerin gazetecilerin işsiz bırakılma süreci açısından kritik olduğu görüşünde. Hükümete geçmişte mesafe koymuş medya patronlarının başka sektördeki çıkarlarını gözeterek kendilerini yeniden yapılandırdığını ve bu süreçte ekranda görünür olan yüzleri buna göre yeniden düzenlediğini söyleyen Önderoğlu şu hatırlatmayı yapıyor: “Ayşenur Arslan, Banu Güven, Mirgün Cabas gibi isimler bu süreçte işlerinden oldu. Tüm kamuoyunun tanıdığı bu yüzler, son on yılda peyderpey bu sektörün dışına atıldılar. Bu arkadaşların bir kısmı küçük çaplı muhalif medya organlarına geçtiler. Bir kısmı alternatif internet haber sitelerinde varlık göstermeye çalıştılar”.

4 Ekim’de kapatılan 12 TV kanalından biri olan İMC TV’nin ana haber sunucusu Banu Güven de Önderoğlu’nun aktardığı dönüşüm sürecini hatırlatarak başlıyor anlatmaya. Türkiye’nin en ünlü haber sunucularından biri olan Güven daha önce çalıştığı NTV’deki işine son verilmesini de patronun hükümetle ilişkisine bağlıyor. Temmuz 2011 tarihinde NTV’den atıldıktan sonra bir süre kendi internet sitesi üzerinden habercilik yapan Güven, ekonomik sebeplerden ötürü bunu sürdüremeyip İMC TV’ye geçmişti.

İMC TV’nin kapatılmasıyla işsiz kalan Güven’e göre AKP hükümeti medyayı dizayn politikasını adım adım örerek bugüne getirdi: “NTV’deyken bir süre sonra yayınlarımıza kimin katılıp katılamayacağına dair listeler bile gelmeye başladı. Patronlar iktidara tamamen biat ettiklerinde bizim gibi gazetecilerin de işine son verdiler. Ama o tarihte bile manevra alanımız olduğunu düşünüyordum, ümitliydim. Bugün öyle bir noktadayız ki, her türlü bağımsız girişimin yolu kesilmiş vaziyette. Bugün iktidarın kriterlerinin dışında bir yayıncılık da gazetecilerin ekmek paralarını kazanmaları da imkânsızlaştırıldı”.

Twitter’da 1 milyon 600 bini aşkın takipçisi olan Güven de tıpkı Şık gibi bu mecranın gazetecilik faaliyeti için uygun olmadığı görüşünde. Ona göre artık gazetecilerin kolektif yapılar inşa etmesi gerekiyor ama mevcut siyasi ortam bunun da önünü kesmiş durumda.

Kapatılan İMC TV’nin Diyarbakır muhabiri ve 25 yıllık gazeteci Faruk Balıkçı ise Şık ve Güven kadar umutsuz değil. Ona göre bu dönem geçecek ve tekrar eleştirel gazetecilik yapmak mümkün hale gelecek. İMC TV de dâhil 12 TV kanalı kapatıldıktan sonra Diyarbakır’da bir grup gazeteciyle üç günlük oturma eylemi yapan Balıkçı daha önce Türkiye’nin en büyük gazetesi Hürriyet’in Güneydoğu’daki tek kadrolu muhabiriydi. Ancak kendi deyimiyle “çözüm süreci bitip savaş başlayınca” barış gazeteciliği yapmasına müsaade edilmedi ve Hürriyet’ten atıldı.

Gazetecilik faaliyeti bakımından, Güneydoğu’da OHAL rejiminin sürdüğü 1990’larla şimdiki OHAL uygulaması arasında bir kıyas yapmasını istediğimiz Balıkçı Al-Monitor’a şunları söylüyor: “1990’lı yılların OHAL döneminde çok sayıda gazeteci arkadaşım öldürüldü. Halit Güngen, Hafız Akdemir, Hüseyin Deniz bunlardan sadece birkaçıydı. Ama şimdiki kadar gazeteciler üzerinde keyfi ve hukuksuz baskı yoktu. Bu kadar gazete, TV kapatılmamış, bu kadar gazeteci tutuklanmamıştı. Evet, keyfi olarak engelleniyorduk 1990’larda. Ama öyle veya böyle gazeteciliği yapmaya çalışıyorduk. Bugün ise tamamıyla engellediler. Fakat bu dönem geçecek, çünkü sürdürülebilir bir durum değil bu”.

Türkiye’de çoğunluğu hükümetin tasfiye politikaları sonucu meslekten uzaklaşan 10 bin gazetecinin bir araya gelip mesleğin geleceğini tartışabileceği bir platform yok. TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş gazetecilerin örgütsüzlüğünün bunda belirleyici olduğunun altını çiziyor ve bir örnek veriyor: “2014 yılında bir TV kanalından 300 kişi atıldı ama sadece 50’siyle iletişim kurabildik. Geri kalanlar hâlâ sektörün içindeler mi, taşeron firmalara mı kaydılar, bunları tespit edemiyoruz. Sendika örgütlenemediği sürece ne veri elde edilebiliyor ne de taşeron çalıştırmanın önüne geçilebiliyor”.

Durmuş pek çok TV kanalının gazetecileri taşeron şirketler üzerinden çalıştırdığını, böylece hem sendikaya üye olmalarının önüne geçtiğini hem de gazetecilerin tabi olduğu kanundan faydalanmalarını engellediğini söylüyor.

Önderoğlu da bu sorunun altını çiziyor. Türkiye’de gazetecilerin kendi aralarındaki örgütlenmeye önem vermediklerini, bu mesleği daha ziyade kişisel bir kariyer alanı olarak gördüklerini söyleyen Önderoğlu şöyle devam ediyor: “Eğer böyle olmasaydı, biz gazeteciler, onca darbe ve ekonomik kriz atlatmış olarak kendi standartlarımızı çok önceden tartışmaya ve olası krizlere karşı tedbir geliştirmeye ihtiyaç duyardık. Olağan dönemlerde meslek içi diyalog geliştirememiş gazetecilerin, baskıların trend kazandığı OHAL rejiminde bunu yapabilmesi tasavvur bile edilemez”.

Kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak için bir günlük sembolik genel yayın yönetmenliği yaptığı gerekçesiyle 20 Haziran’da tutuklanan ve on gün sonra serbest bırakılan Önderoğlu şu sıralar Bağımsız İletişim Ağı (BİA) Medya Gözlem Raporu’nu hazırlıyor. Temmuz, ağustos ve eylül aylarını kapsayan raporla ilgili de Al-Monitor’a bilgi veren Önderoğlu şöyle devam ediyor: “16 yıldır bu raporlama işini yapıyorum ama ilk defa bağımsız bir medya sektörünün yok edilişini gösteren bir rapor hazırlıyorum. Hukuk devleti şartlarının yok oluşu ve bunun yerine idari kurumların egemen olduğu bir de-facto rejime işaret ediyor rapor”.

Uzun lafın kısası, Avrupa’ya taşınmak durumunda kalan gazeteci, hakkında herhangi bir soruşturma açılmadığı ve şimdiye kadar hiç hapse girmediği halde oğlunun sürekli hapishane resimleri çizmesine çok şaşırdığını söylese de Türkiye’de gazetecilerin vaziyetini bir ilkokul öğrencisi de rahatlıkla resmedebiliyor artık.