Ana içeriğe atla

Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ABD ve İran’ı yakınlaştırıyor

Körfez bölgesinin ve uluslararası düzenin güvenliğini yakından ilgilendiren Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ilgili tüm ülkelerin birlikte hareket etmesini gerektiren pek çok tehditle karşı karşıya. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
A helicopter from the Nimitz-class aircraft carrier USS Abraham Lincoln (CVN 72) hovers over an Iranian patrol ship during a transit through the Strait of Hormuz, February 14, 2012. REUTERS/Jumana El Heloueh (GULF - Tags: POLITICS MILITARY) - RTR2XU5R

Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ni Umman Körfezi ile açık denizlere bağlayan tek noktadır ve ismini kuzey ucunda bulunan İran adası Hürmüz’den alır.

Bab’ül Mendep, Suveyş ve Cebelitarık boğazları işlevsel açıdan birbirleriyle yakından bağlantılıdır. Bu boğazların birinde çıkacak gerginliğin diğerlerinde de seyrüseferi etkilemesi kuvvetle muhtemeldir. Hürmüz Boğazı da bugün başta İran-ABD gerginliği olmak üzere bir dizi sorundan etkileniyor. Terör eylemleri, korsanlık ve organize kaçakçılık faaliyetlerini ise saymaya gerek bile yok.

ABD, Körfez güvenliğine yaklaşımı kapsamında 1980’de açıklanan Carter Doktrini ile birlikte bölge sularında askeri varlığını artırmaya başladı ve böylece bölgedeki nüfuzunu doğrudan güçlendirdi.

Körfez’e doğrudan askeri müdahaleyi öngören Carter Doktrini’nin hedefinde dönemin Sovyetleri ve İran vardı. Bu doktrin, İran ve Suudi Arabistan’ın ikili iş birliğini bölgesel güvenliğin merkezine oturtan 1969 Nixon Doktrini ile tezat hâlindeydi. Nikson Doktrini İki Sütun politikası olarak da bilinirdi. Carter Doktrini kapsamında Körfez’de artan yakın tehditlere karşı Acil Müdahale Ortak Görev Gücü oluşturuldu.

1988’in sonuna gelindiğinde ABD’nin bölgesel stratejisi hâlen İran’da olası bir Sovyet işgali tehdidine odaklıydı. Ancak dönemin ABD Genelkurmay Başkanı merhum Horman Schwarzkopf değişen uluslararası koşullar nedeniyle Sovyet işgali ihtimalinin zayıfladığına inanıyordu ve dikkatini muhtemel yeni bir tehdide çevirdi: Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak. Schwarzkopf’un bu kaygıları doğrultusunda ABD Merkezi Komutası 1990 yazında İçeriden Bakış tatbikatını gerçekleştirdi.

ABD’nin bölgedeki askeri varlığı büyümeye devam etti ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ilk yeni deniz filosu olan Beşinci Filo ile 1995’te doruk noktasına ulaştı. ABD’nin Körfez’deki varlığı bugün özellikle İran’a karşı dengeleyici bir dış unsur işlevi görüyor.

ABD’nin bölgedeki askeri kabiliyetini güçlendirmesi sadece Hürmüz Boğazı’nın güvenliğiyle ilgili değildir, ABD’nin genel olarak Körfez güvenliğine bakışını yansıtır. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, seyrüsefer güvenliğinin yanı sıra bölgesel gerilimlerin azaltılmasına dönük uzun vadeli bir vizyonla da ilgilidir. Zira bu gerilimlerin tetikleyebileceği askeri bir çatışma boğazın güvenliğini tehlikeye atabilir.

2001’de oluşturulan Birleşik Görev Gücü 150 (CTF-150) bugün Cibuti’de konuşlu. ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya ve Pakistan da dâhil 20 devletin yer aldığı bu güç, Hindistan’ın doğusuna kadar Umman Denizi’nde seyrüsefer güvenliğini korumak amacıyla kuruldu. CTF-150, 2008’den itibaren korsanlık, organize suçlar, uyuşturucu ve silah kaçaklığıyla mücadele kapsamında faaliyetlerini yoğunlaştırdı. 2009’da da Tuğamiral Terry McKnight komutasında ITF-150 isminde yeni bir yapı tesis etti. Böylelikle faaliyetler ikiye ayrıldı: ITF-50 deniz korsanlığıyla mücadele sorumluluğunu üstlenirken CTF-150 güvenlikle ilgili diğer görevleri üstlendi.

Bugünlerde Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ihtimalinin ne kadar gerçekçi olduğu ve bunun ne şekilde yapılabileceğine ilişkin eski tartışmalar yeniden canlanıyor.

Savunma uzmanlarının 1970’lerde öne sürdüğü olasılıklardan biri boğazın doğal bir engelle kapatılmasıydı. Ancak boğazın coğrafi yapısı nedeniyle bu ihtimal ciddiye alınmadı.

Uzmanları korkutan ikinci ihtimal ise Hürmüz Boğazı’nın gemi batırma suretiyle kapatılmasıydı. Ancak bir ya da birkaç geminin batırılması Hürmüz’de seyrüseferi engelleyemeyeceği için bu ihtimal de dışlandı.

Üçüncü ihtimal ise İran’ın boğaza mayın döşeyerek seyrüseferi engellemesiydi. Teknik açıdan akla en yatkın olasılık da bu. Kimilerine göre böyle bir durum mayın temizleme gemilerinin devreye girmesiyle aşılabilir. Ancak bu yöntem durumun tamamen kontrol altına alınmasını garanti etmiyor.

Sonuç olarak Hürmüz Boğazı’nın güvenliği için en önemli unsurun siyasi boyut olduğu söylenebilir. Askeri yaklaşımlar, güç dengesi ABD lehine olsa da güvenliği sağlamak için tek başına yeterli değil.

Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, bölge devletleri arasında siyasi mutabakatlarla, ayrıca İran ile ABD arasındaki tarihi bağların yeniden tesis edilmesi ve iki devlet arasında yapılacak açılımlarla güçlendirilebilir.

ABD’nin yıllardır, özellikle de Nikson döneminden bu yana Körfez’de yaşadığı tecrübe bölge güvenliğini sağlamak için iki paralel kulvarda çalışması gerektiğini gösteriyor. ABD bir taraftan bölge devletleri arasında ikili ve çok taraflı mutabakatları teşvik etmeli, diğer taraftan kendisi de bölgedeki tüm devletlerle normal ve müreffeh ilişkiler tesis etmeli.

Orta Doğu’daki gerginliklere rağmen ABD’nin bu iki kulvarda ilerleme imkânı bugün her zamankinden fazla görünüyor. İran nükleer meselesinin çözümü ABD’nin Körfez güvenliğine ilişkin yeni bir yaklaşım geliştirmesine zemin hazırlayacak ve bu, bölge ülkeleri için de daha makul ve yararlı sonuçlar doğuracak. İlk bakışta görünenin aksine Orta Doğu’da giderek artan gerilim ve çatışmalar ABD-İran yakınlaşması için bir engel değil, önemli bir katalizör işlevi görüyor.