Ana içeriğe atla

İslam Devleti’yle mücadele Türkiye’nin önceliği değil

ABD Ulusal İstihbarat Başkanı James Clapper, İslam Devleti’ne karşı Türkiye’den “daha aktif” katılım konusunda umutsuz. El Kaide ve İslam Devleti, İsrail için Esad ve Hizbullah’tan daha büyük bir tehdit mi? İsrail Başbakanı, 17 Mart seçimlerinde İran konusunu “kazanca çevirmeyi” umuyor. Al-Monitor Orta Doğu kadınlarını anlatan yazı dizisine başlıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Director of U.S. National Intelligence James Clapper (R) and CIA Director John Brennan (L) listen to opening remarks at the House Intelligence Committee on "Worldwide Threats", in Washington February 4, 2014.        REUTERS/Gary Cameron  (UNITED STATES - Tags: CRIME LAW POLITICS MILITARY) - RTX187SF

Türkiye’nin ‘başka öncelikleri’ var

ABD Ulusal İstihbarat Başkanı James R. Clapper, 27 Şubat’ta Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’ne ifade verirken Türkiye’nin İslam Devleti (İD) ile mücadeleye “daha aktif” katılımı konusunda iyimser olup olmadığına ilişkin bir soruyu şöyle yanıtladı: “Hayır, değilim. Sanırım Türkiye’nin başka öncelikleri, başka menfaatleri var.”

Clapper’ın bu açık sözlülüğü, Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın 3 Ekim’de “dil sürçmesi” sonucunda Suriye’deki yabancı savaşçılarla ilgili “En büyük sorunumuz müttefiklerimiz.” demesini hatırlatırken Savunma ve Dışişleri Bakanlıkları sözcülerini savunma konumuna soktu. Sözcüler, Clapper’ın sözleri sorulduğunda basmakalıp laflarla Türkiye’nin “NATO müttefikive Orta Doğu’da önemli bir ortakolduğunu söyledi.

ABD ve Türkiye’nin farklı önceliklerini ortaya koyan son gelişme, Türkiye’nin 19 Şubat’ta olur verdiği seçilmiş Suriyeli isyancılara yönelik “Eğit Donat” Programı oldu. Anlaşmanın müzakeresi aylar sürdü. Bunun bir nedeni Türkiye’nin isyancıların İD’in yanı sıra Suriye hükümetine karşı savaşmak üzere eğitilmesinde ısrar etmesiydi. Nitekim Türkiye geçen haftaki anlaşmayla istediğini aldığına inanıyor. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 23 Şubat’ta söz konusu isyancı grupların Suriye hükümetine karşı da savaşacağı beklentisini dile getirdi.

Ne var ki Pentagon farklı görüşteydi. Pentagon Sözcüsü Tuğamiral John Kirby, 27 Şubat’ta muhalif güçlerin Suriye hükümetiyle çatışması hâlinde ABD’nin yükümlülüğünün ne olacağı sorulduğunda şöyle dedi: “Program onların (Suriyeli muhaliflerin) iki şeyi yapmasını amaçlıyor: kendi yerleşimlerini savunup komşularını korumak ve sonra IŞİD’e karşı taarruza geçmek. Bu girişimin Suriye unsuru, IŞİD karşıtı bir unsurdur. Odak noktası budur, Esad rejimi değil. Esad konusunda ABD’nin askeri bir çözümü olmayacağı politikasında (…) herhangi bir değişiklik yok.”

Türkiye’den yazan Semih İdiz’in yorumu ise şöyle: “Olumlu ve olumsuz yanları ne olursa olsun Suriye muhalefetinin ılımlı unsurlarını eğitip donatmayı öngören bir anlaşmayı imzalayıp sonra da ABD önderliğindeki koalisyonun böyle bir niyeti olmadığı hâlde anlaşmanın Suriye rejimini de hedeflediğini söylemek, diğer bölgesel konular bir yana hükümetin Suriye politikasının sersemlediği izlenimini güçlendiriyor.”

Fehim Taştekin, Al-Monitor’da geçtiğimiz ekimde yayımlanan özel haberinde ABD ve Türkiye arasında imzalanacak “Eğit Donat” anlaşmasının Suriye lideri Beşar Esad’ı devirmeye odaklanan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından yürütüleceğini ve MİT’in Suriyeli Türkmenleri eğitmeye öncelik verebileceğini bildirmişti.

Türkiye’nin Suriye politikasında “sersemlik” izlenimi veren bir diğer gelişme de 22 Şubat’ta yaşandı. Yüzlerce Türk askeri, onlarca zırhlı araçla birlikte Suriye’ye girerek Süleyman Şah Türbesi’ndeki 38 Türk askerini ve kabri tahliye etti. Türbe, Suriye içinde olsa da Türk toprağı olarak kabul ediliyor.

Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin hamasetine rağmen Cengiz Çandar şöyle yazıyor: “Türk ordusunun bu operasyonu, hükümetin umduğu gibi müthiş bir askeri başarı olarak değil, bir infial konusu veya askeri bir komedi olarak karşılandı.”

Operasyon sırasında Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) silahlı kanadı Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) Türk konvoyunun güvenli geçişine destek sağlaması da olaya ayrı bir ironi kattı. Zira daha dün İD Kobani’ye saldırırken Türkiye Suriyeli Kürtlere yardım etmemekte direndi.

Kadri Gürsel de bunun tarihin bir “şakası” olduğunu yazıyor: “Tarihin Erdoğan ve AKP’sine yaptığı şaka şu: IŞİD Kobani’den ABD ve onun bölgedeki yeni müttefiki PYD’nin ortak mücadelesi sonucu çıkarılmış olmasaydı türbenin tahliyesi için Türk tankları geçecek güvenli bir yol bulamayacaktı.”

Çandar, türbe operasyonunun PYD ve PKK’ye bir jest olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyor. Aksine Çandar’a göre türbeyi Türk sınırının hemen ötesinde Suriyeli Kürtlerin bölgesinde yer alan bir noktaya taşıma kararı, “Kürtlerin olası özerklik yolunda PYD yönetimindeki Kobani kantonu ile daha batıdaki Afrin kantonunu birbirine bağlayarak coğrafi bütünlük sağlamasını engellemeye dönük stratejik bir karar” olarak görülmeli.

İsrail Suriye konusunda “hayal kurmayı” bırakmalı

Jacky Hugi, İsrail’in Suriyeli isyancılara destek vererek kaygan zeminde dolaştığını, bu desteğin İsrail için Suriye yönetimi ve Hizbullah’tan daha büyük tehdit olan radikal cihatçıları güçlendirebileceğini yazıyor.

Hugi şu tespitleri yapıyor: “İsrail açısından bakıldığında tecrübe, Şii-Alevi kampının pragmatik kişiler tarafından yönetildiğini söylüyor. Bu kesim İsrail’e saldırıp kan dökme dürtüsüyle hareket ediyor olabilir. Ama bu muhtelif Sünni radikal örgütlerde olduğu gibi kana susamışlık ve mesih-vari, dinsel bir şevkten ileri gelmiyor. Evet, Şam Kudüs’ün geleneksel düşmanı ama 40 yıl boyunca da sınırı sakin tutmayı bildi. Öyle ki Beşar Esad, İsrail ile yeni bir cephe açmamak adına IDF’in rejime karşı düzenlediği iddia edilen sayısız saldırılara -- bunların bazıları yabancı basın tarafından iddia edildi -- yanıt vermekten bile kaçındı. Köktendinciliğin yükseldiği bir Orta Doğu’da laik bir düşman, dinci bir düşmandan iyidir.

“Hayal kurmayı bırakmalıyız. ‘Esad sonrası’ laik, liberal bir iktidar getirmeyecek. Suriye’de bugün en güçlü gruplar aşırılık yanlısı örgütlerdir. Suriye’de oluşan her boşluğu ılımlı isyancılar değil, bu örgütler dolduracak. Irak ve Libya’da böyle oldu. Bölgenin başka herhangi bir köşesinde de böyle olacak.

“İsrail’in Hizbullah’la görülecek acı bir hesabı var. Ama Hizbullah en azından sözü bir anlam taşıyan, tek yere bağlı olan, disiplinli bir hareket. Hizbullah’la aracılar vasıtasıyla da olsa konuşulabiliyor. Olağan dışı durumlar ve misillemeler hariç düşmanın sivillerine saldırmak Hizbullah’ın anlayışında yok. Hizbullah savaşçıları kimsenin kafasını kesmiyor, esirleri yakmıyor. İsrail, Suriye veya Hizbullah’a saldırmak istediğinde adres belli. Aynı şey radikal Sünni örgütler için söylenemez. Bu örgütlerin iplerinin bugün kimin elinde olduğunu, yarın kimin elinde olacağını kestirmek zor. Bunlara misilleme operasyonlar düzenlemek bazı durumlarda geçmişin hayaletlerini kovalamaya benzeyebilir. İsrail, tüm bunları aklında tutarak oynadığı atın gerçek kimliğini bilmek zorunda.”

Netanyahu İran meselesini kazanca çevirecek mi?

Kudüs’ten bildiren Akiva Eldar, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran’la olası nükleer anlaşma konusunda Barack Obama yönetimine kafa tutarak 17 Mart seçimlerinde “kazan-kazan” sonucu beklediğini aktarıyor.

Eldar şöyle yazıyor: “P5+1 Grubu ile İran bir anlaşmaya doğru yol alıyorsa – ki İsrail’de sağ, sol ve merkezdeki çoğu siyasetçi buna “kötü anlaşma” diyor –o zaman halkın Bibi gibi güçlü ve deneyimli bir lidere ihtiyacı var. Bir tek o, bön ABD Başkanı’nı pervasızca kenara itip İranlıları durdurabilir. Likud propagandacıları, olağanüstü bir durumda İsrail’in Araplara inanan ve Amerikalılardan korkan yeni bir başbakanı kaldıramayacağını söyleyecek.

“İran’la müzakereler çıkmaza girerse Netanyahu yine kazançlı çıkacak. Danışmanlar bu defa da Süper Bibi’nin Başkan’ın itirazına rağmen bir çırpıda Kongre’ye uçup kötü anlaşmayı engellediğini böbürlenerek anlatacak. Likud’un seçim afişleri, Netanyahu sayesinde İran’a yönelik yaptırımların artacağını ve İsrail’in düşmanın nükleer tesislerine karşı tek taraflı hareket etme yolunun açıldığını söyleyecek. Dünya güçlerinin bileğini bükebilen bir adam da iktidarda bir dönemi daha hak etmez mi?”

Orta Doğu’nun kadınları

Al-Monitor bu haftadan itibaren Orta Doğu’nun kadınlarına odaklanan özel bir yazı dizisi başlatıyor. Onca haber kadınların karşılaştığı zorlukları anlatırken Al-Monitor’un yazı dizisi öncü Orta Doğulu kadınların diplomasi, sanat ve gazetecilik gibi alanlarda gösterdiği başarı ve öncülüğü öne çıkaracak. Tüm bölgeden yazarların katkısıyla hazırlanan dizi ArapçaİngilizceİbraniceFarsça ve Türkçe yayımlanacak. Dizide Al-Monitor muhabirleri ve yorumcuları tanıtılacak, bölgeden haber ve analizler, ayrıca Katar’ın BM daimi temsilcisi Ekselansları Alya El Thani ve Ürdün’ün BM daimi temsilcisi Ekselansları Dina Kawar ile mülakatlar yer alacak.

More from Week in Review