Ana içeriğe atla

İran-Irak-Suriye ekseni İD’e karşı ABD’ye kaldıraç gücü veriyor

Orta Doğu’daki yeni hizalanmalar, radikal gruplara karşı mücadelede atılım fırsatı sunuyor. Arap dünyası hasta değildir, kimlik ve demokrasi mücadelesi vermektedir. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
RTR46NT9.jpg

Geçtiğimiz hafta bu sütunda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 19 Eylül’de BM Güvenlik Konseyi’nde İran’ın İslam Devleti’ne (İD) karşı koalisyonda rol oynayabileceği şeklindeki sözlerine dikkat çekmiş ve şöyle demiştik: “Obama yönetimi, Suriye ile ittifak etme ihtimalini reddediyor. Ancak İran, İD’e karşı uluslararası koalisyonda ve Suriye’deki müteakip siyasi geçişte Şam’la köprü görevini üstlenebilir.”

Reuters haber ajansı, bu hafta isimsiz üst düzey İranlı ve ABD’li yetkililere dayanarak ABD’nin Suriye’deki İD mevzilerini bombalamadan önce İran’ı haberdar ettiğini ve Suriye hükümetine ait hedefleri vurmayacağına dair güvence verdiğini bildirdi.

Foreign Policy dergisinin The Cable bölümü ve Wall Street Journal gazetesinin haberlerine göre ise Suriye ve İran’la bir diğer köprü de Irak üzerinden kuruldu. Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Falih El Fayyad 16 Eylül’de Suriye’ye giderek Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı “konuyla ilgili son atılan adımlar” hakkında bilgilendirdi ve “bu çabaları başarılı kılmak, biçimi ne olursa olsun tüm terör örgütlerini ortadan kaldırmak için atılacak yeni adımları ve olası tedbirleri” görüştü.

Arash Karami’nin de aktardığı gibi İran Genelkurmay Başkanı Yardımcısı General Mesud Cezeyeri, İran’ın BM’deki nükleer müzakere ekibinin İD’le mücadele konusunu görüşmeye yetkili olmadığını söyledi. Ancak ABD’li ve İranlı yetkililerin nükleer görüşmelerin marjında bu konuyu da görüştüğü herkesçe bilinen bir sır.

Barbara Slavin ve Laura Rozen’in de bildirdiği gibi İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, BM’de yaptığı açıklamada nükleer anlaşmaya varılması hâlinde İD’e karşı daha da ileri bir iş birliğine kapı açtı. ABD ve İran, Suriye konusunda resmi olarak el ele veremez, bilhassa da nükleer müzakerelerin yerinde saydığı düşünülürse. Örneğin Daily Beast, İran’ın müttefik değil, hasım ve düşman olduğunu, teröristlere yardım ve yataklık etmeye devam ettiğini vurguluyor.

Yine de burada izlenmesi gereken trend, bölgede gerçek bir terörle mücadele koalisyonuna dönüşebilecek nüvelerin ortaya çıkıyor olmasıdır. Özenle yönetildiği takdirde bu, bölgesel güvenlikte bir dönüşüme yol açabilir.

Ocak ayında bu sütunda, Cenevre-2 sürecindeki “yeni nabzın” bölgesel terörle mücadeleye yöneleceği ve İran’ın burada esaslı bir rol oynayacağı öngörülmüştü. İran-Irak-Suriye ekseni bugün ABD hava saldırılarını destekleyen çoğunlukla Sünni Arap devletlere mezhepsel bir tamamlayıcı teşkil ediyor.

21 Eylül’de Suudi mevkidaşı Suud El Faysal’la görüşen İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cavad Zarif, İran-Suudi ilişkilerinde “yeni bir dönemin ilk sayfasının” açıldığını ve bunun bölgenin en yakıcı meselelerine yansıyacağını belirtti.

İran, ABD’ye yaranmak için değil, kendi menfaatleri gereğince İD’le mücadeleye katılıyor. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, İran’ın İD’in Erbil’e doğru ilerleyişini durdurmadaki çabalarını övmüştü. Barzani, 27 Ağustos’ta Zarif ile düzenlediği ortak basın toplantısında şöyle demişti: “Silah talebimiz oldu ve bize silah ve mühimmat sağlayan ilk ülke İran oldu.”

Zarif, İran’ın Irak’a kara gücü desteği sağladığını yalanlasa da Associated Press haber ajansına göre Devrim Muhafızları’nın havacılık ve uzay birimini yöneten General Emir Ali Hacızade, geçtiğimiz hafta Devrim Muhafızları kuvvetlerinin Erbil’in savunmasında doğrudan yer aldığını söyledi.

İran, Irak’ta başbakanlığın barışçıl şekilde Nuri El Maliki’den Haydar El Abadi’ye devredilmesinde ve ayrıca Afganistan’da devlet başkanlığının Hamid Karzai’den Eşref Gani’ye geçişinin yönetilmesinde etkili oldu. Afganistan’da son dönemde Taliban kaynaklı şiddetin artış gösterdiği düşünülürse bu ülkedeki iş birliği ihtiyacı da hiç olmadığı kadar ivedi olabilir.

İran’ın İD karşısındaki rolüne ilişkin farklı bakış açıları var. Kimi gözlemciler İran’la herhangi bir uzlaşı ihtimalinden o denli telaşlanıyor ki El Kaide’nin Suriye’deki kolu olan ve ılımlı İslamcı diye anılan kimi isyancı gruplarla ortaklık kuran Nusra Cephesi’ne bir nevi yeşil ışık yakılmasını öneriyor. Bu gözlemciler, Esad’ın devrilmesini daha önemli buluyor ve İran’ın Suriye’de avantaj elde etmesinin önlenmesi gerektiğini düşünüyor.

Burada hemen hafızamızı tazeleyelim: ABD’yi hedef alan 11 Eylül 2001 saldırılarından Esad veya İran değil, El Kaide sorumluydu ve daha geçen seneye kadar Nusra Cephesi İD’le kol kola çalışıyordu. ABD ve BM’nin terör listesinde yer alan bu iki grubun arası güç mücadelesi yüzünden açıldı. Nusra Cephesi’nin ne ABD’ye karşı nefreti ne de kontrol ettiği bölgelerde Şeriatı uygulama arzusu değişmedi.

Eğer ABD destekli kimi muhalif gruplar Nusra Cephesi ile birlikte hareket ediyorsa ABD bu “ılımlı” gruplara desteğini gözden geçirmeli. Bu sütunda aralık 2013’te yapılan uyarıda muhalefet saflarında İslami Cephe’nin yükselişinin “Suriye muhalefeti ve ülkenin geleceği açısından bir felaket” olacağı söylenmişti ve işte bugün Suriye muhalefetinde kimi çevreler El Kaide’nin bir kolunu ana akım hâline getirmeye çalışıyor. Bu durum, ABD yanlısı demokratların yerine Batı karşıtı cihatçıların ağırlık kazandığı muhalefet içi siyasi oyunların tehlikeleri konusunda büyük ve parlak bir uyarı ışığı olmalı.

İran’ın İD’e karşı bugüne dek yaptıkları ile Türkiye’nin yaptıkları – veya yapmadıkları – tezat oluşturuyor. İD’in Musul’da rehin aldığı 46 Türk’ü geçtiğimiz hafta serbest bırakmasıyla Türkiye farklı bir yaklaşıma yönelebilir. Mustafa Akyol, kamuoyu araştırmalarına dayanarak cihatçılığın Türk toplumunda “marjinal bir akım” olduğuna dikkat çekiyor.

Semih İdiz ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin radikal gruplara karşı bugüne dek izlediği politikada kimi kaygı verici çekincelerini aşarak İD’e yönelik tavrını sertleştirmesi gerektiğini yazıyor: “AKP tabanının Türkiye’nin İD ve türevi örgütlere karşı savaşa katılmasına nasıl yanıt vereceği ise henüz net değil. Ancak gelişmeler, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinin bir zamanlar düşünüldüğü kadar güçlü olmadığını gösteriyor. Bu da ulusal güvenliği tehdit eden konularda bölgesel ve küresel müttefiklerle hareket etmekten başka bir seçenek bırakmıyor.”

Bölgesel bir terörle mücadele stratejisine yönelik trend, ortaya yeni yeni çıkmaktadır ve henüz kırılgandır. Ancak dikkatli bir şekilde yönetilirse ve bilhassa Türkiye’nin tutumları değişirse bu trend, zaman içinde bölgesel siyasette yeni bir çığır açma potansiyeli taşımaktadır.

İran’daki sertlik yanlılarının Ruhani üzerindeki siyasi baskısına rağmen Ruhani yönetimi, bölgede radikallerle mücadelede inisiyatifi ele alıyor ve fazlasını yapmaya hazır olduğunu açıkça belli ediyor. Fareed Zakaria’nın bu hafta yazdığı gibi “1970’lerde Richard Nixon ve Henry Kissinger, ‘bölgedeki jandarmalarından’ biri olarak İran’ı belirlediklerinde sırf Şah’ı destekledikleri için değil, İran’ın jeostratejik önemini kavradıkları için bu kararı verdiler.”

İran, bir nükleer mutabakat ve terörle mücadelede eş güdümle başlayarak zaman içinde düşmandan müttefik hâline gelirse Hizbullah dâhil bölgenin en yakıcı sorunları da masaya gelebilir. Bu sütunda şubat ayında belirtildiği gibi “İran’la Suriye konusunda yapılacak görüşmeler, Hizbullah konulu daha geniş görüşmelerin girizgâhı niteliği taşıyacak. Hizbullah, ABD’nin İran’ı teröre destek veren devlet olarak sınıflandırmasının özünde yatıyor.” Bu geçiş döneminde konuşulması gereken konu işte budur. ABD-İran diyaloğunun ne kadar mesafe kat ettiği düşünülürse böyle bir trendin potansiyelinin değerlendirilmesi ihtimal dışı olamaz.

Arap dünyasının nabzı

İD’e karşı ABD önderliğinde bölgesel koalisyon trendi, ABD hükümetinin son tahminine göre 20 bin ila 31 bin 500 üyesi olan bu radikal örgüt için sonun başlangıcı olabilir.

İslamcı radikalizm tehdidi hiçbir zaman tam olarak yok edilemez. Ancak Arap dünyasında yeni siyaset tarzları, şeffaflık ve yönetenlerin denetimini talep eden bir toplumsal nabız atıyor. Orta Doğu’da sorunların çözümü ve iyi yönetişim yönündeki trend henüz kırılgandır ve sürüp sürmeyeceği garanti değildir. Fakat fırsat verildiği takdirde pekâlâ kök salabilir.

Lübnan’a bir bakın. Ülkedeki kanlı mezhepsel iç savaşın üzerinden 20 yılı aşkın bir zaman geçti ve Lübnan bugün o toplumsal ve kültürel çeşitliliğiyle capcanlı bir mozaik. Yıllarca birbiriyle savaşan liderler ve gruplar bugün bir arada var olabiliyor. Bu her zaman kolay olmasa da barışı koruma hedefi etrafında birleşerek bunu başarabiliyorlar. Barışın kırılgan olduğu şüphesiz, ama her şeye rağmen barış var. Lübnan üniversiteleri saygınlığını koruyor ve hem Lübnan’ın hem bölgenin en parlak ve üstün gençlerini çekiyor.

Yeni yeni yeşeren ama umut vadeden bu trendlere karşın, Arap dünyasının sorunlarını sözde “uygarlık hastalıklarına” bağlayan bir yaklaşım da hâlen sürüyor. Bu yaklaşımda Arapların aşiretçiliğe, yolsuzluğa ve dinsel şiddete kültürel olarak yatkın olduğu ima ediliyor. Oysa bu olgular, başka kültür ve toplumlarda da görülüyor. Bu tür kültür odaklı yazılar oldukça rağbet görüyor, hele de yazar bölgeden biriyse ve bolca “tarih” ve mecaz kullanıyorsa.

Arap bölgesinin krizde olduğu bir gerçek. Ancak bu konuyu daha faydalı, daha analitik ve daha tarihsel bir yaklaşımla ele almak için şu unsurların da değerlendirilmesi gerekir: sömürgeciliğin ve sömürgecilik sonrası dönemin Arap toplumlarına etkisi, bölgenin dış ilişkilerinde petrolün etkisi, Körfez’deki rant ekonomisinin sonuçları, ABD, Rusya, Avrupa, İsrail, İran ve Türkiye dahil Arap olmayan dış güçlerin bölge siyasetindeki rolü, İsrail’in kuruluşu ve Filistin ulusal hareketinin etkileri, Vahhabi geleneğinin bugünkü cihatçı gruplara tesiri, cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını ve yayılmasını desteklemiş olan bölge içi ve bölge dışı devletlerin, kurumların ve bireylerin rolü ve ileriki yıllarda Arap bölgesini şekillendirebilecek ekonomik ve demografik eğilimler.

Arap uygarlığı “hasta” değildir. Arap uygarlığının halkları, demokrasi ve kimlik mücadelesi vermektedir ve bu mücadeledeki radikal güçler önemli kaynaklara ve nüfuza sahiptir. Doğu Akdeniz halkları kültürlerini, kentlerini ve topraklarını severler ve iftihar edecek pek çok şeye sahipler. Eğer uluslararası toplum ve bölge birlikten değil, ayrışmadan güç alan o marjinal grupları ortadan kaldırma iradesi gösterip bu yönde desteğini sunarsa Doğu Akdeniz’deki Arap toplumların tıpkı Lübnan gibi dünyadaki yerlerini geri kazanmaması için hiçbir sebep yoktur.

More from Week in Review