Ana içeriğe atla

Obama’nın ziyaretine rağmen ABD ile Suudilerin arası açılıyor

ABD-Suudi ilişkileri, jeopolitik koşullarda, enerji alanında ve bölgede yaşanan değişikliklerle gerilirken iki ülkenin ittifakını yıllardır ayakta tutan ana direkler sallanıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
U.S. President Barack Obama (2nd L) is escorted from Marine One to Air Force One as he departs Saudi Arabia to return to Washington March 29, 2014. Obama sought to reassure Saudi King Abdullah on Friday that he would support moderate Syrian rebels and reject a bad nuclear deal with Iran, during a visit designed to allay the kingdom's concerns that its decades-old U.S. alliance had frayed.      REUTERS/Kevin Lamarque  (SAUDI ARABIA - Tags: POLITICS) - RTR3J2HK

ABD Başkanı Barack Obama’nın 28 Mart’ta Riyad’a gerçekleştirdiği ziyaretten yeni hiçbir şey çıkmadı. Liderler sadece yeni fotoğraflar çektirdi ve kimi pürüzleri bir nebze giderdi. Diğer meseleler ise emekli Suudi diplomat Abdullah El Şamari’nin Al-Monitor’a dediği gibi, başka bir bahara kaldı.

Obama’nın Suudi Arabistan’a geldiği gün El Riyad gazetesinde Yusuf Elkovaylit imzasıyla yayımlanan başyazının başlığı “ABD ile boşanma mı, yeni ilişkiler mi?” diye soruyordu. İki ülke arasındaki gerilimin nedenlerini irdeleyen makale, Washington’un Tahran’la görüşmelerine de değiniyordu. Obama’nın İran’a yönelik iyi niyet jestlerine atıf yapan yazar, ABD başkanına Suudilerin bölge tarihini çok iyi bildiğini hatırlatıyordu.

Şamari, bu konuda şu yorumu yapıyor: “Riyad, Obama gelmeden önce gönderdiği dolaylı mesajlarla, Suudi Arabistan’ın ABD başkanını sıcak bir şekilde karşılayacağını ancak fiilen uygulamaya dönüşmeyecek göz boyama amaçlı sözler ve boş vaatler duymak istemediğini ortaya koydu.”

Ne var ki Obama’nın ziyaretine rağmen ABD ile Suudi Arabistan, bir dizi bölgesel konuda farklı düşünmeye devam ediyor. Bu konuların arasında Suriye, Irak ve İran öne çıkıyor. Obama, İran’la kötü bir anlaşmayı kabul etmeyeceği konusunda Suudileri ziyareti sırasında temin etti. Ancak Suudiler, Washington tarafından iyi ve kötü olarak görülenlerin kendi bakış açısıyla örtüşemeyeceği kaygısını taşıyor.

Riyad-Washington ilişkisi yıllardır dört ana direğe dayanıyordu: petrol piyasasındaki Suudi tahakkümü, Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki dinsel konumu, Körfez’in güvenliği ve 11 Eylül sonrası terörle mücadele. Ne var ki bu dört dayanağın geleceğine dair bugün tereddütler oluşmuş durumda.

Suudi Arabistan’ın petrol piyasasındaki kontrolü, günde iki buçuk milyon varil olarak tahmin edilen fazla üretim kapasitesine dayanıyor. Bu kapasitenin sürüp sürmeyeceği şu an belirsiz. Citigroup, 2012’de yayımladığı raporda Suudi Arabistan’daki iç tüketimin bu kapasiteyi zaman içinde eriteceğini ve krallığın 2030 yılına kadar petrol ithal etmek zorunda kalacağını öngörüyor. Suudiler bu değerlendirmeyi kabul etmiyor. 25 Nisan 2013’te Harvard Üniversitesi’nde bir forumda konuşan Prens Türki El Faysal, fazla kapasiteyi etkilemeden iç tüketim sorununu aşmak için Suudi Arabistan’ın üretim kapasitesini günlük 15 milyon varile çıkaracağını belirtti.

Öte yandan, ABD’nin petrolde dışa bağımlılığı azalıyor. NGB Enerji Yatırım Yönetimi’nin önemli iktisatçılarından petrol uzmanı Ouns El Haci, El Riyad gazetesine verdiği demeçte, ABD’nin petrol ithalatının son yedi yıl içinde yüzde 50 azaldığını, 2006’da günde 12,4 milyon varil olan ithalat miktarının bugün günde 6 milyon olduğunu belirtiyor. ABD’nin petrol üretiminin ise 2014’ün ilk çeyreğinde günde 11 milyon varile çıktığına dikkat çekiyor.

Yani Suudi Arabistan’ın petrol pazarındaki fazla kapasitesi daralırken, ABD’nin petrolde bağımsızlığı artıyor ve dolayısıyla Suudi Arabistan’la stratejik ilişkilere ihtiyacı zayıflıyor. Enerjideki tablonun değişmesi, ABD-Suudi ilişkileri bakımından önemli sonuçlar doğuruyor. Riyad, 1970’lerde yaptığı gibi petrolü artık siyasi silah olarak kullanamayacak ve bölgesel tutumlarını Washington’a kabul ettirmede zorluk çekecek.

Mekke ve Medine’deki kutsal mabetler ise Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki dinsel nüfuzuna dayanak teşkil ediyor. Ancak bu unsur da birkaç nedenden dolayı değişiyor.

Birincisi, iletişim alanındaki devrim güç çözülmesine yol açtı ve İslam dünyasında birkaç dinsel merkezin ortaya çıkmasında etkili oldu. Örneğin Katar gibi küçük bir ülke, El Cezire televizyonu ve Yusuf El Karadavi gibi din adamları sayesinde önemli bir dini ve entelektüel nüfuza kavuştu. Bu durum, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye için de geçerli. Rakip dinsel odakların ortaya çıktığı Mısır da belki daha sonraki bir aşamada bu kapsamda görülebilir.

İkincisi, Suudi Arabistan, gerek İran’la gerek Müslüman Kardeşler’le olsun bölgenin diğer İslamcı güçleriyle çatışmaya girdi. Bunun bir sonucu olarak Suudi Arabistan’ın Müslümanlar üzerindeki etkisi zayıflıyor. Nitekim Pew araştırma şirketinin 2013 tarihli bir anketi, Suudi Arabistan’ın Orta Doğu’da gördüğü teveccühün azaldığını gösteriyor.

Oysa ABD, Müslümanların tutumlarını etkilemek için Suudi Arabistan’ın temsil ettiği dinsel nüfuza güveniyordu. Suudi Arabistan, komünizmi ve terörü engellemede merkezi bir rol oynamıştı. Ancak İslam dünyasında nüfuz merkezleri çoğalıp Suudilerin konumu gerileyince stratejik ilişkinin bir dayanağı daha sarsıldı.

Yine de Riyad’la Washington arasındaki gerilim veya fikir ayrılığı, Suudi Arabistan’ı terörle mücadelede dinsel konumunu kullanmaktan alıkoymaz. Zira Suudi Arabistan’ın çıkarları, ABD’nin mülahazalarından bağımsız olarak da bunu dayatıyor.

Öte yandan, son 10 yılda Riyad’la Washington’un başlıca ortak konularından biri olarak görülen terörle mücadele de Suriye ve Mısır bağlamında ihtilaflı bir konu hâline geldi. Suudi Arabistan, Suriye’deki cihatçı İslamcılara destek verirken ABD bu grupları El Kaide’ye yakın olarak görüyor. Suudi Arabistan Mısır’daki Müslüman Kardeşler’i terör örgütü sayarken, Washington Müslüman Kardeşler’i demokratik süreçte yeri olan siyasi bir güç olarak görüyor.

Bunun yanı sıra Suudi Arabistan, ABD’nin Körfez’in güvenliğine dair ne kadar kararlı olduğundan emin değil. Washington’un Körfez güvenliğine dair algısı, Suudi Arabistan’ın algısıyla örtüşmüyor. Bu algı farkı, Bahreyn’de kendini gösteriyor. Suudiler, Bahreyn hükümetinin muhalefete herhangi bir ödün vermesine karşı çıkarken, Washington aynı hükümete ödün vermesi ve ciddi siyasi reformlar yapması için baskı yapıyor.

Riyad’la Washington arasındaki stratejik ilişkinin temel taşı olan bu dört dayanağın değişmesi, Suudi Arabistan’ı yeni seçenekler aramaya itiyor. Obama’nın ziyaretinden iki hafta önce Veliaht Prens Salman, Çin’e üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Suudi Arabistan’ın yönetim çevrelerine yakınlığı ile bilinen tanınmış gazeteci Abdül Rahman El Raşit, bu ziyareti El Arabiya için yazdığı “Çin ve Suudi Arabistan’la Müstakbel İttifakı” başlıklı makalesinde ele alıyor. ABD etkisinin muhtemelen zayıflayacağını söyleyen Raşit, bölgedeki güvenliğin sağlanması için yeni bir bakış açısının gerekli olduğunu belirtiyor. ABD ile ilişkileri sürdürmek Suudi çıkarlarına daha iyi hizmet edecek olsa da Çin ziyareti, Washington’a Riyad’ın çıkarlarına ulaşmak için başka seçeneklere de sahip olduğu mesajını gönderiyor.

More from Abdulmajeed al-Buluwi

Recommended Articles