Ana içeriğe atla

Elif Şafak Al-Monitor’a anlattı: Yeni kitabı, sanat, Türkiye ve bölge siyaseti

Elif Şafak Al-Monitor'a özel açıklamalarında, yeni kitabı, edebiyat, siyaset ve Türkiye'deki kimlikler üzerine konuştu.
ElifShafak_CrediZeynelAbidin.jpg

Tanınmış romancı, köşe yazarı, konuşmacı ve akademisyen Elif Şafak’ın, Al-Monitor’a özel bu açıklamalarını büyük bir memnuniyetle paylaşıyorum. Şafak ile Türkçesi yeni yayımlanan, İngilizcesi de 2014’te Penguin yayın evi tarafından çıkarılacak olan yeni romanı, sanat ve Türkiye ile bölge siyaseti üzerine konuştuk. Dokuzu roman 13 kitabı 40’ı aşkın ülkede yayımlanan Eli Şafak Türkiye’nin dünyada en çok tanınan yazarlarından biridir. Şafak aynı zamanda da faal bir siyasi yorumcu, köşe yazarı ve konuşmacıdır.  

Al-Monitor: 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda geçen son romanınızda o zamanın İstanbul’unu kozmopolit, çok kültürlü bir yer olarak tanıtıyorsunuz ve orada yaşayan farklı farklı insanların hayatlarını anlatıyorsunuz. Sultanlardan kölelere kadar herkes var. Romanın ana karakterlerinden biri de Osmanlı mimarisinin büyük ustası Mimar Sinan. Romanda Mimar Sinan’ın hayatı, işi ve sanatsal üretim süreci hakkında daha önce bilmediğimiz neyi öğreniyoruz?

Elif Şafak: Yeni romanım Osmanlı Sultanına kraliyet hediyesi olarak gönderilen beyaz bir hint fili etrafında dönüyor. Bu müstesna hayvan Süleymaniye, Selimiye gibi günümüzün görkemli camilerinin inşaatlarında çalıştırılıyor. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük mimarı Sinan’la da tanışmış oluyoruz. Öykü ilerledikçe Romanlar, Sufiler, kadınlar, suçlular ve fahişelerle de tanışıyoruz.  Yani resmi Türk tarihinin görmezden gelmeye ya da marjinalleştirmeye meylettiği tüm karakterlerle… Mimar Sinan’ın ve onun en yakınındaki çıraklarının hikayesini anlatıyorum. Sinan sadece harika bir mimar ve zanaatkar değil aynı zamanda da harika bir şehir plancısıdır. Onun için bir inşaata başlamadan önce tarihi korumak ve çevreye saygı göstermek önemlidir. Sinan’ın romanda, Aya Sofya’nın etrafındaki harabeleri yasak olduğu halde yıktığı  ilginç bir bölüm var. Sinan bunun yüzünden fırça yer. Ona, “Gavurların tapınağını nasıl korursun?” diye sorarlar. Lakin Sinan tüm kiliselere, sinagoglara, camilere ve İstanbul’un ruhuna aynı ölçüde saygı duymaktadır.

Al-Monitor: Günümüze dönecek olursak, Türkiye’nin komşularında hep sorunlar olmuştur ve bölgesel istikrarsızlık doğal olarak Türkiye’yi de etkiliyor. Pekiyi sanatta durum nedir? Siyaset ve sanat birbirinden bağımsız olarak ele alınabilir mi? Alınmalı mı?

Elif Şafak: Eğer Türkiyeli bir roman yazarıysanız apolitik olma lüksünüz yoktur. Eğer ülkenizde ve dünyada olanlarla ilgileniyorsanız siyasete gözünüzü kapatamazsınız, durum budur.  Ben de apolitik değilim. Benim için çok önemli şeyler var: demokrasi, insan hakları, kadın hakları, azınlık hakları ve düşünce özgürlüğü… Bununla birlikte, siyaset roman yazmaya kılavuzluk eden bir güç de olamaz ve olmamalı. Bence bu çok önemli bir ayrımdır. Romanlarımın siyasi yansımaları vardır. Ermeni-Türk çatışması, ensest ya da tecavüz gibi benim ülkemde tabu olan temalar işliyorum. Lakin, böylesi temaları işlerken bile tek ve başlıca yol göstericim edebiyat oluyor.

Al-Monitor: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl yaptığı özelleştirme açıklamasının ardından hem devlet hem de şehir tiyatrolarının durumu muallakta kaldı. Pek çok sanatçı devlet tiyatrolarının bu sürecin sonunda kapanacak olmasını protesto etti. Hükümet ise sadece sanatta “devletin rolünün yeniden tanımlandığını” ve “kültürel üretim sürecinin de rekabete açık olması gerektiğini” savunuyor. Devletin “sanatsal üretimi yeniden yapılandırma ve modernize etmesi” konusunda ne düşünüyorsunuz?

Elif Şafak: Türkiye’de şu an çok gergin bir ortam var. Her kesimde bir güvensizlik söz konusu. Hükümet geçen yıllarda açıklama üzerine açıklama yaparak kutuplaşmayı körükledi ve bireylerin hayatlarının tehlike altında olabileceğine ilişkin korkuyu arttırdı. Başbakan kürtajın cinayet olduğunu ya da Türk kadınların kaç çocuk sahibi olması gerektiğini söyledi. Bir sürü siyasetçi gerçek sanatın ne olup ne olmadığını konuştu. Böyle bir ortamda kadınlar ve sanatçılar kendilerini tehdit altına hissederler. Hem sanatın hem de edebiyatın zenginleşmesi için özgürlüğe ihtiyaç vardır.  Özerkliğe ihtiyaçları var. Neyin sanat olduğunu neyin olmadığı söylemek siyasilerin işi değildir.

Al-Monitor: Türkiye’de dindar muhafazakarlar ile laik ulusalcılar arasında süre giden bir siyasi gerilim var. İkinci kesimi Kemalistler diye de niteleyebiliriz. Lakin son zamanlarda muhafazakar dindarların kendi arasında yeni bir gerginliğe de tanık oluyoruz. İslamcı bir aydın, tanınmış bir yazar olan Sibel Eraslan, Star gazetesindeki köşesinde Türkiye’de liakliğin yeniden güçlenmesinin yararlarında ilişkin farklı bir görüş ortaya koydu. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Elif Şafak: Laiklik olmazsa olmazdır. Eğer laiklik yoksa tam teşekküllü bir demokrasiden söz edilemez. Ben bu kargaşanın, herkesin laikliğin ne kadar önemli ve hayati olduğunu anlaması için bir fırsat olmasını umut ediyorum. Öte yandan, laikliğin Kemalist yorumu da sorunlu bir yorumdu. Yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaşma her zaman geri teper. Kemalizm elit bir projedir. Bu projenin kadın hakları gibi alkışlanması gereken tarafları da vardır, onunla el birliği eden ulusalcılık gibi eleştirilmesi gereken tarafları da vardır. Türkiye’de bir uçtan bir uca “o kamptan” “bu kampa” savrulmak çok kolaydır. Ben bunu çok sağlıksız buluyorum. Kollektif kimliklerden ve özdeşleştirmelerden hoşlanmıyorum. Hepimizin birey olmaya ve konuları sakince tartışmaya ihtiyacımız var. Türk siyasetinde çok fazla maskülenlik, çok fazla saldırganlık ve çok fazla öfke var. Acilen yeni bir söyleme ve zihniyete ihtiyacımız var.  

Al-Monitor: Bir makalemde Türkiye’ye ilişkin şöyle yazmıştım: “Bir topluluğa aidiyet ve dayanışma, birinin varoluşunu belirleyen temel unsurlardır. ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar’ atasözü de bu durumu mükemmel bir şekilde anlatmaktadır. Belirli bir kesime bu denli güçlü bir aidiyet beslemek, ülkede başkalarının acısından haz alma hissiyatını yaygınlaştırıyor ve endişe veriyor”  Dolayısıyla muhafazakarlar arasında son yaşanan çekişme Türkiye’deki bu aidiyet hissiyatının ne denli yoğun ve tehlikeli olduğunu gösteriyor. Bu siyasi bir konu ama herkes bundan etkileniyor. Bu kapsamda sanatçılara, yazarlara, aydınlara düşen kamusal sorumluluklar nedir?

Elif Şafak: Sanat ve futbol tuhaf bir şekilde farklı kesimlerden insanların halen bir araya gelip iletişim kurabildiği yegane alanlardır. Bunların dışında, Türkiye cam gettoların ve ön yargı duvarlarının toplumudur. Derinlemesine kutuplaşmış ve birbiriyle konuşamayan adalara bölünmüş durumdayız. Benim okurlarım arasında farklı kesimlerden insanlar var, muhafazakarlar, liberaller, Kemalistler, solcular, feministler, Sufiler… Bu çok değer verdiğim, fevkalade bir çeşitlilik. Bir ekmeği bölüşemeyen insanlar halen aynı kitabı okuyabiliyorlar. Ben kimlik siyasetini ve bunun getirdiği dar görüşlülüğü aşmak istiyorum. Günlük siyasetin bizi sürekli içine çektiği bu suni sınırların üstesinden gelmek istiyorum.  

Al-Monitor: Maalesef mevcut durum ya kendilerinden bir şey öğrenilmeyecek kadar kötü öğretmenler ya da geçmişten hiç ders çıkarmayan kötü öğrenciler olduğunu gösteriyor. Siz de bu tür bir usta-çırak ilişkisine değiniyorsunuz. Son kitabınızda işlediğiniz bu ilişki biçimini bize açar mısınız?

Elif Şafak: Demokrasi karnesi zayıf olan toplumların müşterek bir hafıza kaybına da meyilli olduğuna inanırım. Türkiye de müşterek hafıza kaybından müzdarip bir ülkedir. Tarihsel bilincimiz sınırlı olduğu için tarihten dersler çıkaramayız. Geçmiş önemlidir. Geçmişe saplanıp kalmamanız gerekir, ama aynı zamanda geçmişi görmezden de gelemezsiniz. Romanlarımda bellekle öyküyü harmanlamaya çalışırım. Bunu iki şekilde yaparım: Eski (ve yeni) sözcükler kullanarak, Osmanlıca sözcüklere, tasavvuf sözcüklerine düşkünümdür. Ve işlediğim temalarla yaparım. Edebiyat, belleği, sorumluluğu, anlayışı ve empatiyi geri kazandırma girişimidir.

Al-Monitor: Son tahlilde, ustalık, kenarda kalma, paylaşma ve güç kaybetme korkuları olmadan birikimin karşı tarafa aktarımı ve gelecek nesillere yatırım meselesidir.  Türkiye ve bölgedeki usta-çırak ilişkilerine dair ne düşünüyorsunuz?

Elif Şafak: Otoriterleşme gelişmekte olan demokrasilerin en büyük sorunudur. Bu, ideolojik konumları fark etmeksizin iktidardaki herkesi etkisi altına alan bir durumdur. Örneğin Kemalistler de bu nedenle otoriterleşmiştir. Onların yerine gelen muhafazakarlar da Kemalistlerle aynı derecede hatta belki onlardan daha fazla otoriterleşmişlerdir. Yarın aynısı sosyal demokratların başına da gelebilir. Zira, siyasetçilerimizin kolayca otoriterleşebildiği bu topraklarda çoğulcu bir demokrasiyi içselleştiremedik. Bu nedenle güvenilir bir denetim mekanizmasına, çok sesli ve özgür bir medyaya sahip olmak bizim için hayati bir önem taşıyor.

Al-Monitor: Hükümetin Ekim  2013’te getirdiği demokratikleşme paketinin yeterli olmadığını söylemiştiniz. The Guardian gazetesinde çıkan makalenize göre bu günümüzde sadece Türkiye için değil dünyadaki pek çok toplum için de geçerli bir durumdur. Şöyle yazmıştınız: “Toplumlar değişmektedir: Türkiye halkı siyasetçilerinden daha hızlı değişmektedir. Ve aradaki yarılma gittikçe görünür hale gelmektedir. Bu reformlar bütün toplumu kucaklamamaktadır ve toplumun bazı kesimlerine iltimas geçilirken, bazılarının unutulduğu hissiyatına yol açmaktadır.” Bu kapsamda 2014 Türkiye’sine ilişkin düşünceleriniz nelerdir? Eğer bu konuda kitabınızda verdiğiniz bir mesaj varsa onu da paylaşır mısınız?

Elif Şafak: Türkiye’nin büyük bir genç nüfusu var. Türkiye’deki kadınlar pasif değiller. Birbirinden farkı olmayan bireyler olduğumuzu ve Türkiye’de yaşayan herkesin otomatik olarak Türk olduğunu düşündüğümüz günler çok geride kaldı. İnsanlar şimdi söylemek istediklerini yüksek sesle dile getirebiliyorlar, ya da en azından bunu talep edebiliyorlar: “Ben Aleviyim, ben Kürdüm, ben Ermeniyim, ben Amerikalıyım, ben Yahudiyim, ben eşcinselim, ben pasifistim” vb… Birlik için halının altına süpürülen farklılıklar artık görünür durumda ve bastırılamaz bir halde. Bu ilk bakışta korkutucu gelebilir ama gerçek demokrasiye giden tek yol da budur. Farklılık güzeldir, farklılık kutlanması gereken bir şeydir. Yukarıdan aşağıya dayatılan bir türdeşleştirme ve yeknesaklık demokrasiye geçit vermez. Önemli olan hep birlikte var olmanın, demokrasinin ve empatinin ortak değerlerini üretebilmektir. Bunu yapmayı başarabilecek miyiz? Bu, şu an Türkiye’nin içinden geçtiği en büyük sınavdır. Ancak bu, aynı zamanda tüm dünyaya ilişkin de bir sınavdır.  

More from Riada Ašimović Akyol