Ana içeriğe atla

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu
Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoglu attends a foreign ministers meeting ahead of the Organisation of Islamic Cooperation (OIC) summit in Cairo February 4, 2013. The OIC summit will be held from February 6-7. REUTERS/Mohamed Abd El Ghany  (EGYPT - Tags: POLITICS) - RTR3DCET

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Yunanistan Dışişleri Bakanı Avramopulos ile ortak basın toplantısında Avrupa Birliği’ni, Birleşmiş Milletler’i ve uluslararası toplumu topa tuttu. Uluslararası toplumdan kasıt, ABD ile Avrupa. Topu tutma sebebi Suriye.

Davutoğlu, Suriye’de 70 bin kişinin hayatını kaybettiğini hatırlattı ve “harekete geçmek için bu sayının 700 bin kişiye mi çıkması gerekiyor?” diye ironik bir soru attı ortaya. Ve, bir çağrıda bulundu: “Baskıyı arttırın”.

Biraz umutsuz bir  çağrı bu. Kim harekete geçecek? Avrupa Birliği mi? Birleşmiş Milletler mi? Ne olduğu ve yaptırım mekanizmaları belirsiz “uluslararası toplum” mu? Bugüne kadar geçmediklerine göre, bundan sonra niçin geçecekler ya da niçin geçsinler?

Ahmet Davutoğlu, bu çağrısının karşılığının olmadığını bilmiyor mu? Tabii ki, biliyor. Dolayısıyla, bu çağrı, gerçekten bir sonuç alma amacına dayanmaktan ziyade, Türkiye kamuoyunun önünde Suriye politikası nedeniyle ağır eleştirilere muhatap olan Türkiye’nin Suriye konusundaki kanlı tablonun “sorumluluğu”nun adresini Batı’ya ve Birleşmiş Milletler’e yöneltmesi gibi anlaşılmalı.

Birleşmiş Milletler’in bugüne dek Suriye’de anlamlı hiçbir girişiminin olmamasının sebebi, Güvenlik Konseyi’ndeki Rusya ve Çin vetoları oldu. Bu iki ülkenin bugün itibarıyla tavır değiştirmeleri için hiçbir sebep gözükmezken, tam tersine, Rusya’nın izlediği politikayla Suriye’ye ilişkin gelişmelerde “kilit ülke” olmaya başladığı bile söylenebilir.

Suriye’de Başşar Esad’ın devrilebilmesi için AB, BM ve uluslararası toplumun yani ABD’nin “baskılarını arttırması” bir yana, “baskı”nın yönünün değişmesi ve rejimle muhalifleri müzakere masasına oturtmaya doğru yönelmesi bile söz konusu.

Türkiye’nin –bir başka deyimle Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin, yani hükümetin- duymak istemediği “rejimle görüşme” seçeneğinin bu kez gerçekleşme ihtimali yabana atılamayacak bir hale geldi. Önümüzdeki günlerde Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in Moskova’ya gideceği biliniyor. 2012 Kasım’ında Doha’da oluşan Suriye’nin yeni muhalefet çatı örgütü, “Suriye Ulusal Muhalefeti ve Devrimci Güçler Koalisyonu”nun başkanı Moaz al-Khatib’in de Moskova’ya gideceği ve Muallim’le görüşeceği spekülasyonları yapılıyor.

Moaz al-Khatib, bir süre önce bazı şartlar öne sürerek, “rejimle müzakere edebileceğini” söylemiş ve müzakere adresi olarak Tunus, Kahire ve İstanbul seçeneklerini ortaya atmıştı. Al-Khatib, bu önerisini yaptıktan kısa süre sonra Münih’teki güvenlik konferansında Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov ile biraraya gelmişti.

Moaz al-Khatib’in muhalefet saflarını dalgalandıran söz konusu çıkışının en çarpıcı yönü, rejimle müzakereye oturmak için Başşar Esad’ın görevinden ayrılmasına ön şart olarak koşmamış olmasıydı.

Bu önerinin Ankara tarafından hoş karşılandığı söylenemez. Nitekim, Moaz al-Khatib’in ismi ortaya çıkana ve Katar’da –ABD’nin o dönem dışişleri bakanı olan Hillary Clinton’un girişimi sonucu gerçekleştiği iddia edilen- yeni muhalefet çatı örgütünün kuruluşuna kadar, Suriye muhalefetinin çatı örgütü İstanbul’da Türkiye’nin kanatları altında oluşmuş olan Suriye Ulusal Konseyi idi. SUK (Syrian National Council-SNC) da, Başşar yıkılmadan rejimle müzakere masasına oturulabileceğinin telaffuz edilmesine sert bir tepki göstermişti.

En büyük tepki ise, Suriye muhalefeti içinde gücünü giderek “sahada” arttıran ve ne SUK’ta, ne de Suriye Ulusal Muhalefeti ve Devrimci Güçler Koalisyonu”nda yer almayan an-Nusra adını taşıyan ve al-Qaeda ile ilişkili olduğu öne sürülen örgütten geldi. An-Nusra’nın Halep’teki komutanı, rejimle müzakereyi düşünenlerin bertaraf edileceğini ima eden tehditte bulundu.

Bu yüzden olmalı, Türkiye’nin Suriye ile en bilinen sınır kapısı Cilvegözü’nde –Suriye kapısı Bab al-Hava’nın karşısı, Halep-Antakya arasında, Halep’e 60 kilometre uzaklıkta- meydana gelen ve çok sayıda insanın öldüğü ve yaralandığı bomba yüklü araba eyleminde parmaklar “olağan şüpheli” olarak Şam rejimin işaret etse de; bunun Suriye muhalefetinin fraksiyonları arasında bir hesaplaşma ve “mesaj gönderme” olduğunu ileri sürenler de oldu.

Bu iddiayı güçlendiren hususlardan biri, olayın hemen ertesi günü İstanbul’da bir basın toplantısı düzenleyen SUK Başkanı George Sabra’nın, kendisiyle birlikte en önde gelen SUK yöneticilerini içeren bir heyetin, olay anında olay yerinde olması gerektiğini, ancak sınıra yaklaşırken benzin almak için durduklarını, aralarından bazılarının namaza durduğunu, bu yüzden meydana gelen gecikme sayesinde mutlak bir ölümden kurtulduklarını, uzaktan kumanda ile patlatılan bomba yüklü aracın hedefinin kendileri olduğunu açıklamasıydı.

Sınır kapısından Halep’in 40 kilometre yakınına kadar olan Suriye toprakları, muhalefetin kontrolünde. Bu, oralara kadar, Suriye istihbaratının sızmasının mümkün olmadığı anlamına elbette gelmiyor. Suriye istihbaratının muhalefetin içine sızmış olması da muhtemel. Bununla birlikte, Türkiye-Suriye sınır kapısında meydana gelen ve Türkiye açısından hayli travmatik olan olayın ardında “olağan şüpheli” Şam rejimi kadar, muhalefetin iç çekişmeleriyle ilişkisi de akıllara geldi.

Ortadoğu siyasetinin inceliklerinden, özelliklerinden ve karmaşık yapısından haberdar olmayan Türkiye’deki yorumcuların bazıları olayı “Türkiye’nin baştan itibaren yanlış olan Suriye politikası” ile açıklama kolaycılığına saptılar. Suriye politikası, Ak Parti iktidarının “Aşil Topuğu” gibi gözüküyor ve Türkiye sınırlarının dibinde ya da hemen içinde ne zaman bir terör eylemi gerçekleşse, hükümeti eleştirmek için en ufak bir fırsatı kaçırmamak için pusuda bekleyenler, faturayı derhal “yanlış Suriye politikası”na çıkartmak için zaman kaybetmiyorlar ve bir takım klişeleri ardarda sıralıyorlar.

“Doğru Suriye politikası”nın ne olduğu sorulduğunda, basmakalıp cevap –genellikle ana muhalefet partisi CHP tarafından dile getiriliyor- “Suriye’nin içişlerine karışmamak” ve “Suriye bataklığından uzak durmak”.

Türkiye’nin Suriye ile 910 kilometre uzunluğunda, büyük çoğunluğu sadece bir demiryolu hattından ibaret sınırı göz önüne alınır, Suriye’deki gelişmeler nedeniyle Türkiye’nin içine akan Suriyeli mültecilerin sayısının 200 bine yaklaştığı hesap edilir ve sınırın her iki yanında akraba toplulukların yaşamakta olduğu düşünülürse, bu “içişlerine karışmama” ve “Suriye bataklığına saplanmama”nın nasıl olabileceği pek söylenemiyor.

Ak Parti iktidarına yönelik eleştiriler, büyük ölçüde ideolojik. Hükümetin “Sünni mezhebi karakteri”ne zımnen gönderme yapılarak, bu açıkça söylenmeden, yöneltilen bir eleştiri bu. Türkiye’nin, Katar ve S. Arabistan ile aynı hatta hareket ettiği görüntüsünden yola çıkılarak, hükümeti “ABD’nin Suriye’de taşeronluğu”nu yapmakla suçluyorlar.

Oysa, gerçek, ironik olarak bunun tam tersi. Türkiye ile ABD, Suriye politikasında pek uyuşmuyorlar. Ankara, Washington tarafından Suriye’de yalnız bırakıldığını düşünüyor.

Bu duygusunda pek de haksız sayılmaz. Başkan Obama, bu yılki “State of Union” konuşmasında geçen yıldan farklı olarak “Başşar Esad’ın günlerinin sayılı olduğu”ndan hiç söz etmedi. Oysa, Tayyip Erdoğan, Suriye’den söz ettiği her konuşmasında bunu özellikle vurguluyor. Başşar, koltuğunda kaldıkça, Türkiye bir yana, bölgede Tayyip Erdoğan’ın inandırıcılığı ve dolayısıyla Türkiye’nin “siyasi ağırlığı” tehlikeye giriyor.

Türkiye, kendisi savaşa doğrudan girmeden ve Obama’dan anlaşıldığı kadarıyla ABD’nin muhalefete esaslı bir katkı yapmayacağa belli olduğuna göre, Başşar Esad’ın iktidar süresini nasıl kısaltacağını düşünmek zorunda. Muhalefetin rejimle müzakereye oturması; Şam’ın kaderinin belirlenmesinde Moskova’nın İstanbul’un yerini alması Ak Parti hükümetinin tercih edeceği şeyler değil.

Bu yüzden, Suriye muhalefetinin “sahadaki” kazançlarına bel bağlamaya mecbur görünüyor. Suriye muhalefeti, bu konuda, Tayyip Erdoğan’ın “moralini yükseltecek” kazançlar sağlıyor. Suriye’nin kuzeyinde Raqqa yakınlarındaki al-Thawra barajı muhaliflerin eline geçti. Muhalifler, Halep yakınlarında bir hava üssünü ele geçirdikten gayrı, petrol ve doğal gazın bulunduğu al-Jazeera vilayetinde, vilayet merkezi Hasaka’ya 50 kilometre ötedeki Shehadeh kasabasına da girdiler, ayrıca Deir ez-Zor şehrini kuşatmaya başladılar.

Ne var ki, sahadaki bütün bu başarılar an-Nusra Cephesi’nin imzasını taşıyor. Bu örgüt, ABD tarafından “terörist” örgütler listesine alındı ve Obama’nın Suriye muhalefetine gerekli desteği göstermemesinin en önemli nedenleri arasında, silah ve diğer yardımın bu örgütün eline geçecek olmasından duyduğu kaygı olduğu biliniyor.

Türkiye’deki iktidar bugüne dek an-Nusra ve onunla birlikte davranan örgütlere karşı açıktan bir tavır almadı. Suriye’nin Türkiye’ye bitişik kuzey bölgelerinde bu örgütün etkisi arttıkça, Türkiye’nin, bu gelişmelere sırtını dönmesi, bir an önce düşmesine bel bağladığı Şam rejimine destek olmak gibi paradoksal bir duruma yol açacak.

Bu durumda, Başşar Esad rejimine karşı tavır almış olmakla ve onunla köprüleri atmakla, Türkiye, Suriye politikasında “en başından beri yanlış yapmış” mı oluyor?

Suriye’de olaylar 15 Mart 2011’de başladı. Türkiye, Ağustos 2011’e kadar, rejimle muhalefet arasında “interlocuteur valable” rolü oynayabileceği düşüncesiyle temasları ve Başşar’dan umudunu kesmemişti. İlişkiler tedricen zayıfladı. Kasım 2011’den itibaren kopmaya yüz tuttu.

Bir yanlış varsa, baştan beri değil, aralarda bir yerde var. Ama Suriye’nin “yanlış yaptırmadığı” hiçbir uluslararası aktör yok. Çünkü, “doğru”nun ne olduğu tarihin bir dönemi kapanmadan asla anlaşılmayacak.

Başşar Esad rejimi, Şam’ı kaybetmese bile, Kuzey Suriye’de ortadan kalkınca ve Türkiye, Kuzey Suriye’nin Kuzey komşusu olarak kaldıkça, Suriye ile ilgili her gelişmede bir “aktör” olarak yer alacaktır.

Washington ile Moskova, Suriye konusunda uzlaşsa bile, “jeopolitik”, Türkiye’ye her zaman Suriye üzerinde söz hakkı tanıyacak...