Ana içeriğe atla

Türkiye ile Mısır: “Otoriterleşme”de paralel eğilimler..

Türkiye ile Mısır: “Otoriterleşme”de paralel eğilimler..
Turkey's Prime Minister and leader of ruling Justice and Development Party (AKP) Tayyip Erdogan (R) and his guest Egypt's President Mohamed Mursi greet the audience during AK Party congress in Ankara September 30, 2012. Erdogan trumpeted Turkey's credentials as a rising democratic power on Sunday, saying his Islamist-rooted ruling party had become an example to the Muslim world after a decade in charge. Addressing thousands of party members and regional leaders at a congress of his Justice and Development (

Yaklaşık iki yıl önce, “Arap Devrimi”, henüz gerçekten “Arap Baharı” idi. “Arap Baharı”, Tunus’ta başlayan değişim dalgasının hemen ardından Mısır’da, nisbeten kan dökülmeden zafere ulaşması ve bir başka uzun süreli “otoriter rejimi” devirmiş olması sayesinde, tarihi gelişmeler için uygun görülen bir sıfattı.

Tunus ve Mısır, şiddetin pek öne çıkmadığı, kan-gövdeyi götürmeden ve çok hızlı bir zaman dilimine sığan gelişmeler sonucunda “otoriter rejimleri”nden kurtularak, Ortadoğu’da “demokrasi tomurcukları” gibi gözükmüşlerdi. “Arap Baharı”nın ilk sonuçları da, Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in oradaki versiyonu olan an-Nahda’nın, Mısır’da ise Müslüman Kardeşler’in partileşmiş hali olan Hürriyet ve Adalet Partisi’nin seçimleri kazanması oldu.

O günlerden itibaren Türkiye’deki Ak Parti iktidarı kendisi için, Batı dünyasında da “stamp of approval” ile damgalanan yeni bir “jeostratejik rol” edinmiş oldu. “Arap Baharı”na kadar, Batı’da Türkiye’ye ilişkin ana tartışma Türkiye’de bir “eksen kayması” (axis shift) olup olmadığı üzerinde cereyan ediyordu. Türkiye’nin Batı dünyasından demir taramaya başlayıp, Arap-İslam dünyasına doğru sürüklenmekte olan bir gemi görünümü vermesi, başta özellikle ABD’de İsrail lobisinin etkili olduğu kesimler olmak üzere, Batı dünyasının genelinde ateşli tartışmaları beraberinde getirmişti.

Önce Tunus ve Mısır, ardından Libya ve Suriye, Türkiye’yi, daha doğrusu Ak Parti hükümetini, “eksen kayması” ile eş anlamlı bir tartışma zemininden, “Arap Baharı” ile değişen Arap ülkeleri için bir “rol model”, en azından bir “source of emulation” olarak kendisine davranılan bir “bölgesel güç merkezi”ne dönüştürdü.

İlki, yani ekseni Ortadoğu’ya doğru kaymış bir Türkiye, olumsuzluk yüklü bir çağrışımla Batı’da algılanırken, ikincisi yani “Arap Baharı” ile değişen Ortadoğu Arap ülkelerine örnek ve onları Batı’ya doğru yöneltecek bir İslami yönetim altındaki Türkiye, tam da bulunduğu yer ve konumu itibarıyla övgüye layık biçimde sunuldu.

“Arap Baharı” ile “bölge gücü” konumunun takviye edildiği algısının yanısıra, bölgede meydana gelen değişiklikler Türkiye’nin Ortadoğu politikasının baş mimarı Dışişleri Ahmet Davutoğlu’na yeni ilham kaynağı oldu. Davutoğlu, Türkiye-Mısır stratejik ekseninin oluşmasını tasarlamaya başladı.

Telif hakkı Davutoğlu’na ait olan “komşularla sıfır sorun” politikasınının imkansız hale gelmesinden sonra, Türkiye-Mısır stratejik ekseninin oluşması, hem o politikanın kaybını karşılayabilecek çaptaki en heyecan verici “jeostratejik hedef” olabilirdi.

Tarihte bir türlü gerçekleşmemiş olan ama olması halinde, etkisini tüm uluslararası sisteme yayacak çapta, gerçekten heyecan verici bir vizyonu ifade ediyor Türkiye-Mısır ekseni.

Firavunlar Mısır’ı ile Hititler’in elindeki Küçük Asya (bugünkü Türkiye), İlkçağların iki rakip jeopolitik alanını oluşturmuşlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının içine katıldığı 1517 yılından sonra bile, iki jeopolitik merkez arasındaki izdivaç tam sağlanmış sayılmazdı. Nitekim, Arabistan Yarımadası’ndaki Vahhabi isyanını bastırmak üzere bölgeye gönderilen ve Mısır Valisi olan Mehmet Ali Paşa, Mısır tarihine Mısır’ın modernleşmesinin babası olarak ve “Muhammed Ali” namıyla bir ulusal figür olarak girdi ve Kahire’yi daha 19. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinin hemen ardından İstanbul karşısında özerkleştirdi.

Dolayısıyla, bir Türkiye-Mısır ekseni Ortadoğu’da 21.Yüzyıl’ın ilk yarısında gerçekleşirse, bu, tarihin en cüretkar stratejik eksenleri arasında yerini alacaktır. Ama daha şimdiden, Türkiye ile Mısır isimleri birlikte anılmaya zaten başlamış durumdalar.

Aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (Ak Parti) lideri olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın seçim kampanyalarındaki görev alan ekip, Müslüman Kardeşler’in partisi Hürriyet ve Adalet Partisi’nin seçim kampanyasında yardım gitti ve özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Müslüman Kardeşler’e katkıda bulundu. Ak Partililer, Tayyip Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler replikası gibi gördükleri Khairat al-Shater’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına veto konduktan sonra, desteklerini Muhammed Morsi üzerinde topladılar.

Muhammed Morsi’nin,30 Eylül’de yapılan Ak Parti Kongresi’ne katılan tek konuk devlet başkanı olması ve orada yaptığı konuşma, Türkiye-Mısır ya da Ak Parti-Müslüman Kardeşler ilişkilerinin nereye ulaştığını yansıtan önemli bir simgeydi.

İşin en ilginç yanı, Muhammed Morsi’ye karşı, ikinci tur oylaması yapılacak Mısır’ın yeni anayasa taslağının içeriği nedeniyle tetiklenen “otoriter rejim”e kayma, bir başka deyimle “Mübareksiz Mübarek rejimi” iddialarıyla, Tayyip Erdoğan’a yöneltilen “tek adam” olma hevesiyle Türkiye’de rejimin giderek “otoriterleşme” iddialarının birbirine paralel zaman dilimlerinde hareket etmesi.

İki jeopolitik güç merkezinin, aralarında jeostratejik bir eksen oluşturma çabası içindeyken, birbirlerine “kötü örnek” oluşturma ihtimalinin öne çıktığı günlere denk geldik.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir yıl önce Kahire ziyaretinde “laikliğin erdemleri”ni övmesi, Mısır’lı Müslüman Kardeşler ve Selefi çevrelerinde tepki çekmişti. Türkiye, laiklik üzerinden Mısır için bir “ilham kaynağı” ya da “izlenecek örnek” olamamışsa da, “otoriterliğe kayış” bakımından Tayyip Erdoğan yönetiminin Muhammed Morsi’ye ve Müslüman Kardeşler’e pek de itiraz edilecek bir tarafı olmayacağı söylenebilir

Tanınmış İslamolog Olivier Roy, The New Statesman’daki “The Myth of the Islamic Winter” başlıklı yazısında, Müslüman Kardeşler için, “In order to have their hands free domestically, the Islamists must make themselves indispensable to the west- which explains the mediating role that Egypt played in the recent crisis in Gaza. Morsi has performed brilliantly on the international stage, gaining the approval of the Americans in the process... Morsi’s success on the international stage has encouraged him to flex his muscles at home... But Morsi has gone too far too fast in his attempt to reinforce the power of presidency” değerlendirmesinde bulunduktan sonra geleceğin Morsi için pek parlak olmayabileceğine şu cümlelerle değiniyor:

“Time is against Morsi, because the economic measures that he wants to introduce will make the government increasingly unpopular. And, on the other hand, continued political protest will require him to call on the army, which will support him but at a price – the political and economic autonomy that the military is asking for runs counter to the Brotherhood’s programme of economic liberalisation. In short, the new regime is politically isolated.”

Türkiye’deki Tayyip Erdoğan ve Ak Parti fotoğrafı, Morsi ve Müslüman Kardeşler’le benzerlik gösteren özelliklere sahipse de, bir o kadar ve hatta daha fazlasıyla farklı özellikler de taşıyor.

Bir kere Tayyip Erdoğan ve partisi 10 yıllık ve birçok başarıya imza atmış oldukları bir iktidar siciline ve tecrübesine sahipler. Ayrıca, Türkiye ekonomisi, hem görece olarak iyi sayılabilecek durumda, hem de Mısır’da Morsi’yi sıkıntıya sokacak türden ekonomik sorunlar, gelecek açısından, Tayyip Erdogan için söz konusu gözükmüyor.

Olivier Roy, Morsi’nin ekonomik sorunların iktidarına yüklediği vartoyu atlatabilmesi için “Türkiye örneği”ne gönderme yaparak şu tavsiyede bulunmuştu:

“To get through the period of austerity and the economic difficulties that go with it, they should have done more to secure a ‘historic compromise’ with the liberals... In this respect, the model is the Justice and Development Party (AKP) in Turkey, which has learned to work with existing institutions and civil society. This has allowed it to reconcile a strong state with a liberal economy, a conservative Islamic party with an open society.”

Olivier Roy’nın ve bir çok Türkiye gözlemcisini update edilmeye ihtiyaç gösterdikleri, Türkiye’nin “negatif sinyal” veren yönü tam da burada. Mısır’da liberallerle “tarihi uzlaşma” için daha fazla gayret gösterme uyarısı Müslüman Kardeşler için yapılırken, Türkiye’de zaten yapılmış olan ve Ak Parti’nin başarısında önemli rolü olan o “tarihi uzlaşma”, Tayyip Erdogan tarafından büyük ölçüde sonlandırılmış durumda.

Ayrıca, Tayyip Erdogan, mevcut kurumlar ve sivil toplumdan giderek şikayetçi bir hale bürünüyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin “açık toplum” yapısından yasakçı ve çatışmalı bir topluma doğru yol almakta olduğunun işaretlerini veriyor.

Tayyip Erdogan, bir yandan yetkileri güçlendirilmiş bir Cumhurbaşkanı’na dayalı Başkanlık sistemi ister ve bu yönde anayasa değişikliği yapılmasını arzularken, son olarak, demokrasinin temel ilkesi sayılan “kuvvetler ayrılığı”ndan da yürütmenin elini kolunu bağladığını ileri sürerek, şikayetçi oldu.

Ardarda gelen açıklamaları ona yönelik “Tek Adam” ya da “yeni Osmanlı Sultanı” olmak istiyor ve “Türkiye’de rejim otoriterleşmeye kayıyor” gibi iddiaları besliyor.

2013’le birlikte Türkiye, 2014 ve 2015 seçim yıllarına göre yaşamaya başlayacak. İnsanların sokaklarda daha çok protestoya yöneleceği bir atmosferde polis gücünün bugünlerde kullanılması gibi örnekler yaşanırsa, “otoriterleşme” tescil edilmiş demek olacak.

Türkiye, Mısır için iyi örnek olmayacak; şu ara Mısır’ın Türkiye için olmadığı gibi.

Elbette, asıl soru; Türkiye ve Mısır’daki “otoriterleşme eğilimi”nin Washington’u herhangi bir kaygıya sevketip sevketmediğine dair.

Bu sorunun doğru cevabı, bölgenin yakın geleceğini daha iyi tasavvur edebilmeyi mümkün kılacaktır...

More from Cengiz Candar

Recommended Articles