Yaklaşık iki yıl önce, “Arap Devrimi”, henüz gerçekten “Arap Baharı” idi. “Arap Baharı”, Tunus’ta başlayan değişim dalgasının hemen ardından Mısır’da, nisbeten kan dökülmeden zafere ulaşması ve bir başka uzun süreli “otoriter rejimi” devirmiş olması sayesinde, tarihi gelişmeler için uygun görülen bir sıfattı.
Tunus ve Mısır, şiddetin pek öne çıkmadığı, kan-gövdeyi götürmeden ve çok hızlı bir zaman dilimine sığan gelişmeler sonucunda “otoriter rejimleri”nden kurtularak, Ortadoğu’da “demokrasi tomurcukları” gibi gözükmüşlerdi. “Arap Baharı”nın ilk sonuçları da, Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in oradaki versiyonu olan an-Nahda’nın, Mısır’da ise Müslüman Kardeşler’in partileşmiş hali olan Hürriyet ve Adalet Partisi’nin seçimleri kazanması oldu.
O günlerden itibaren Türkiye’deki Ak Parti iktidarı kendisi için, Batı dünyasında da “stamp of approval” ile damgalanan yeni bir “jeostratejik rol” edinmiş oldu. “Arap Baharı”na kadar, Batı’da Türkiye’ye ilişkin ana tartışma Türkiye’de bir “eksen kayması” (axis shift) olup olmadığı üzerinde cereyan ediyordu. Türkiye’nin Batı dünyasından demir taramaya başlayıp, Arap-İslam dünyasına doğru sürüklenmekte olan bir gemi görünümü vermesi, başta özellikle ABD’de İsrail lobisinin etkili olduğu kesimler olmak üzere, Batı dünyasının genelinde ateşli tartışmaları beraberinde getirmişti.
Önce Tunus ve Mısır, ardından Libya ve Suriye, Türkiye’yi, daha doğrusu Ak Parti hükümetini, “eksen kayması” ile eş anlamlı bir tartışma zemininden, “Arap Baharı” ile değişen Arap ülkeleri için bir “rol model”, en azından bir “source of emulation” olarak kendisine davranılan bir “bölgesel güç merkezi”ne dönüştürdü.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.