17 Aralık bir 'darbe' miydi?

17 Aralık operasyonunu “darbe girişimi” olarak yansıtan tutum, darbelere karşı cesurca çarpışan bir demokrasi kahramanlığı değil, siyasi hedefleri her türlü hukuki ilkenin üzerinde tutan bir Makyavelizm'dir.

al-monitor .
Mustafa Akyol

Mustafa Akyol

@AkyolinEnglish

İşlenmiş konular

turkey, sledgehammer, politics, justice and development party, gulen movement, ergenekon, corruption, conspiracy theories

Tem 14, 2014

Üzerinden altı aydan fazla zaman geçti. Ama "17 Aralık yolsuzluk operasyonu" Türkiye'nin siyasi gündemindeki merkeziyetini koruyor. Bir tarafta, bu soruşturmanın seçilmiş hükümete yönelik bir "darbe girişimi" olduğunu söyleyenler var. Bu teşhis, onlara göre, tartışmayı başlamadan kapatıyor. Ortada bir "darbe girişimi" olduğuna göre, her demokrata düşen iş, buna karşı çıkmak ve seçilmiş hükümetin yanında yer almak olmalı. Bu misyonu yerine getiremeyen, "darbecilerin yanında yer almış", en azından "yalpalamış" oluyor.

Diğer tarafta ise "darbe" söyleminin, sadece ve sadece "yolsuzlukların üstünü örtmek" için kullanıldığını söyleyenler var. Bunlar da, soruşturmayı yürüten savcı ve polislerin muhtemel siyasi niyet ve hedeflerine dair pek bir şey tartışmıyor, bu meseleyi önemsemiyorlar.

Ben ise, bu iki yaklaşımdan da ayrı durarak, "17 Aralık sahiden neydi" sorusunu serinkanlı düşünmek gerektiği kanısındayım ki, bu yazı bu yönde bir çaba.

Önce "darbe nedir"den başlayalım. Siyasi literatürün bu konudaki cevabı ile üç-aşağı-beş-yukarı bellidir: Darbe, siyasi iktidarı devirmek için anayasal düzeni ilga etmektir. Örneğin ordu veya ordu içindeki bir cunta, tankları sokağa sürer, meclisi kapatır, siyasetçileri tutuklar ve askeri yönetim ilan eder. 27 Mayıs 1961 ve 12 Eylül 1980'de olduğu gibi.

Bir de Türkiye'ye has "kitabına uydurulmuş" darbeler var ki, bunlar anayasal düzeni ilga etmeyen, fakat demokrasilerde yeri olmayan bazı mekanizmaları devreye sokarak seçilmiş iktidarı indiren eylemlerdir. MGK marifetiyle yürütülen 28 Şubat, bunun en tipik örneğidir. 2008'de AK Parti'ye açılan "kapatma davası" da "kitabına uydurulmuş" bir "yargısal darbe girişimi"ydi. (O yüzden cansiperane karşı çıkmıştım bu davaya.) Çünkü ideolojik gerekçelerle parti kapatmak, o zamanki TC yasalarında yeri olsa bile, normal liberal demokrasilerde yeri olmayan bir uygulama idi.

Peki ya 17 Aralık'ta karşımıza çıkan "yolsuzluk soruşturması"? Bu da, demokrasilerde yeri olmayan bir şey midir?

Hayır, hiç de öyle değildir. Demokrasilerde yeri vardır yani. Birazcık dış haber takip etmek bile size gösterir ki, Avrupa'dan Japonya'ya, ABD'den Fransa'ya dünyanın pek çok liberal demokratik toplumunda seçilmiş siyasilere dair yolsuzluk soruşturmaları açılmaktadır. Siyasetçiler bazen aklanmakta, bazen de aklanmayıp istifa etmekte, belki hapis cezaları almaktadırlar. Kimsenin de aklına bu sürece "darbe" demek gelmemektedir.

İşte bu yüzden, ben başından beri "17 Aralık süreci"ne "darbe" demedim, öyle diyen koroya da dâhil olmadım. Çünkü, düşündüm ki, yolsuzluk gerçekten var ise, bunun sorumluları tabii ki istifa da eder, yüce divana da gider, bundan da daha meşru bir şey olamaz. Fransa'da, Japonya'da, her yerde olduğu gibi...

Bu noktada bazı okurlar hemen sorabilir: "İyi de kardeşim Fransa'da, Japonya'da bizim gibi paralel devlet mi var, onların yargısını da cemaat mi ele geçirmiş?"

Bu itiraz önemli ve bu yüzden ele alacağım. Ama hemen bir nüansı belirteyim. Bu itiraz, 17 Aralık soruşturmasındaki delillerle ilgili bir itiraz değil. O delilleri bulan polis ve savcıların kimliği ve niyetiyle ilgili.

Yani?

Yanisi şu: Eğer ortada gerçekten bir "yolsuzluk" varsa, ama bunu soruşturanlar da bu işi sadece adalet aşkından değil, aynı zamanda ideolojik/dini/cemaatsel bir saikle yapmışlarsa, bu olaya yine de "darbe" denmez. Ama "arkasında siyasi motivasyonlar bulunan bir yolsuzluk soruşturması" denir.

Peki, hukuki süreçlerin ardında siyasi motivasyonlar bulunması bir problem midir?

Tabii ki problemdir. Çünkü "adil yargı" ilkesini zedeler. Hukukun siyasi sonuçlarına karşı "kör" olması gereken yargıyı bilakis fazla "gözü açık", hatta fanatik hale getirir.

Bu yüzden, 17 Aralık sürecinin başından itibaren, gidişatı ihtiyatla izledim. Bir taraftan ortaya saçılan yolsuzlukları ve diğer skandalları (mesela "basın özgürlüğü"ne dair çok şey söyleyen "Alo-Fatih sistemi"ni) ibretle izledim. Bunların ifşa olmasına bir vatandaş olarak memnun oldum. Bir taraftan da bu ifşaatları yapanların niyetini ve güvenilirliğini sorguladım. Soruşturmanın zamanlamasının, başsavcıdan habersiz yürütülmesinin, "Suriye'ye giden MİT Tırları" olayı ile çakışmasının ve nihayet internet üzerinde bir "sızdırma" kampanyasına dönüşmesinin "normal" olmadığını teslim ettim.

Bu ikinci bahsi biraz açayım. Neden bahsettiğimiz ortada: Yargı ve polis içinde var olduğu ileri sürülen "Cemaat dokusu." Ben, söz konusu Cemaat'in sivil alandaki hizmetlerini doğru ve değerli bulan biri olmakla beraber, ileri sürülen bu "doku"ya atfedilenlere hiç taraftar olmadım. Aksine, başta Hanefi Avcı'ya yapılan haksızlık ve Balyoz-Ergenekon davalarındaki hukuksuzluklar olmak üzere, bugün bu "doku"ya atfedilen her ne varsa, bunlara zamanında karşı çıktım.

Son dönemde bu "doku"nun (yahut "paralel yapı"nın) düşmanı kesilenlerin ezici çoğunluğu ise, 1-2 yıl öncesine dek hiç şikâyetçi değillerdi bugün bu yapıya atfettikleri hukuksuzluklardan. "Devlet içinde ayrı hiyerarşi mi olurmuş" diye de hiç sormuyorlardı o zaman. Savcıların kimliğine değil bulgularına bakıyor, "dokunulmazlara dokunuluyor" diye de adeta zil takıp oynuyorlardı. Bu "dokunma"yı fanatikçe de olsa başaran, yani askerleri tutuklayan yargı dokusunu siyaseten çok faydalı buluyorlardı çünkü. Son altı ayda ise siyaseten o kadar zararlı buldular ki, görülmemiş çaptaki bir medya linçinin hedefi haline getirdiler.

Açıkçası, bu tabloda benim gördüğüm şey, darbelere karşı cesurca çarpışan bir demokrasi kahramanlığı değil, siyasi hedefleri her türlü hukuki ilkenin üzerinde tutan bir Makyavelizm'dir.

Zaten bu Makyavelizm'in öncülüğünü üstlenenler de açıkça söylüyorlar, "biz siyaseti savunuyoruz" diye. Oysa bence Türkiye'de asıl savunmamız (ve aramamız) gereken şey siyaset değil, hukuk. Ne siyasi iktidarın, ne bir dini cemaatin, ne bir ideolojinin, ne de herhangi bir toplumsal kesimin aygıtı olmayacak, sadece evrensel ilkeleri ayakta tutacak bir hukuk.

Bu açıdan, 17 Aralık süreci için söylenmesi gereken şudur:

Bu soruşturmada ve önceki siyasi davalarda, yargıyı araçsallaştıran ve hukuku çiğneyen bir "paralel devlet" var ise, bu yine hukuk yoluyla ortaya çıkarılmalı ve cezalandırılmalıdır.  Ama bu, 17 Aralık'ta veya önceki davalarda ortaya çıkan somut delilleri göz ardı etmek için bir bahane olamaz.

İktidar, "paralel devlet" söyleminden yola çıkarak tüm bir sivil toplum hareketine karşı saldırıya geçemez. Bu, "hukuk devleti"nin sonu demektir. Aynı şekilde iktidar, "paralel devlet"i bitirmek iddiasıyla yargıyı kendisine bağlayamaz. Bu, "kuvvetler birliği"ne, yani diktatörlüğe geçiş demektir.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Deyrizor’da özerk Kürt yönetimine karşı protestolar
Khaled al-Khateb | Suriye çatışması | Mar 20, 2020
Bağdat ile Erbil arasındaki petrol anlaşmasının akıbeti ne olacak?
Dana Taib Menmy | Kurumsal gelişim | Ara 12, 2019
Yüzde 50’lik benzin zammı İran ekonomisine fayda sağlayacak mı?
Bijan Khajehpour | İran'da protestolar | Ara 1, 2019
Netanyahu’nun büyük pazarlığı: Dokunulmazlığa karşılık ilhak
Shlomi Eldar | Israeli elections | Eyl 4, 2019
Babacan’ın hedefi Türkiye’yi dünyayla barıştırmak
Kadri Gürsel | | Tem 16, 2019

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Zombi ekonominin zombi patronları
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Eyl 26, 2020
al-monitor
İdlib’deki zamansız gerilimden savaş çıkar mı?
Fehim Taştekin | Suriye çatışması | Eyl 25, 2020
al-monitor
BAE-İsrail anlaşması Türkiye’ye niçin olumsuz yansıyacak?
Amberin Zaman | Israeli-Gulf relations | Eyl 17, 2020
al-monitor
Türkiye Libya’da neden Mısır’ın rolünü kabulleniyor?
Fehim Taştekin | | Eyl 18, 2020